İnsan gibi akıl, şuur ve idrâk sahibi varlıkların ebediyyen var olma arzusu inkâr edilemiyor. Ama fânîlik cellâdı da bu arzunun gerçekleşmesine imkân vermiyor. "Dâr-ı Saádet Cennet" kitabı, ebediyyen var olma arzusunun ne zaman, nerede ve nasıl gerçek olacağını anlatıyor.
"Üç Bâb" halinde cismânî ve ruhânî saádetten bahseden eser, âyet ve hadislere dayanarak Cennet'in nasıl bir yer olduğunu tarif ediyor. Dünyadan intikal edecek sekenesini hâl-i hâzırda bekleyen Cennet'in, göze ürkütücü gelen kabrin arkasında bütün güzellikleriyle yer aldığı; ırmakları, sarayları, köşkleri, bahçeleri, hurileri, bitmez-tükenmez yiyecek ve içecekleriyle ebedî saádete lâyık mü'minlerin kalıcı yurdu olduğu kaydedilirken, kitabın 283. sayfasında en aşağı derecedeki Cennet ehlinin hangi nimetlere kavuşacağı şöyle naklediliyor:
Abdulláh bin Ömer (ra)’den rivâyet edildiğine göre, Resûlulláh (sav) şöyle buyurmuştur:
“Size Cennet ehlinin en aşağı derecede olanını haber vereyim mi?” Ashâb, “Buyur yâ Resûlelláh” dediler. Resûlulláh (sav) şöyle anlattı:
“En aşağı derecede olan kimse, Cennet’in kapısından girince; hizmetçi gençler onu karşılayarak: ‘Hóş geldin, safâ geldin efendimiz! Bizi ziyâret etme zamânın geldi’ derler. O sırada kırk yıllık mesâfeye halılar döşenir. Sonra o kimse sağına ve soluna bakar, Cennetleri görür. ‘Bunlar kimindir?’ deyince; ‘Senindir’ denir. Biraz ilerleyince ona áid yetmiş koridorlu kırmızı yâkúttan yâhúd yeşil zümrüd taşından yapılmış bir binâ yükselir. Her koridorda yetmiş salon, her salonda yetmiş kapı vardır. Ona, ‘İçeri gir’ denilir. Sarâya çıkar. Biraz yürüyünce, saltanatının genişliği bir mil kare olan tahta ulaşır. Orada ona áid köşkler vardır. Oturunca, kendisine yetmiş altın tabakla yemek gelir. Yemekler biribirine benzemez. O kadar lezzetlidir ki; ilk lokmadan aldığı tadı, son lokmasından da alır. Sonra çeşitli içecekler gelir, cânının istediğinden içer. Daha sonra hizmetçiler, ‘Onu hánımlar ile başbaşa bırakın’ derler ve yanından çıkarlar. 
“Onlar gidince, tahtının üzerine oturmuş, üzerinde ayrı ayrı renklerden yetmiş kat ipek elbise giyinmiş, ceylân gözlü hûrîlerden nâdîde bir hánım görür. O kadar güzel ve teni beyâzdır ki, yetmiş kat elbisenin altından et, kan ve kemiklerinin de altından bacak kemiklerindeki ilikleri gözükür. Ona, ‘Sen kimsin?’ der. O da, ‘Ben, senin için hâzırlanmış olan hûrîlerdenim’ diye cevâb verir. Ona bir bakar, kırk yıl gözünü ondan ayıramaz. Sonra başını kaldırıp odaya bakınca, ondan daha güzel birini görür. Kendisine, ‘Seninle berâber olma, başbaşa kalma zamânı gelmedi mi?’ der. Yanına varır, ona da kırk yıl baka kalır. 
“Bütün ni‘metlere kavuşup, daha üstün ni‘met kalmadığını sandıktan sonra, yüce Elláh onlara bir tecellî eder. O esnâda Rahmân olan Rabbin yüzüne bakarlar. O sırada O Zât-ı Akdes, ‘Ey Cennet ehli! Beni tesbîh ve tevhîd edin!’ deyince, yaptıkları tesbîh ve tevhîd seslerinin yankıları duyulur. Daha sonra Elláh, ‘Ey Dâvûd! Güzel sesinle -dünyâda yaptığın gibi- Beni ta‘zím ve tesbîh et’ buyurur. Dâvûd (as) da Yüce Rabbini tesbîh, tekbîr ve tevhîd eder.” (et-Tergíb ve’t-Terhîb, c. 7, s. 310-311.) 
Ehl-i Cennet’in hamd ve tesbîh ve tekbîrleri ve Kur’ân’ı kırâat eylemeleri teklîf ve ilzâmdan dolayı değildir. Çünkü, Cennet, dâr-ı cezâ ve mükâfâttır, dâr-ı teklîf değildir. Cenâb-ı Hak, ilhâm súretinde ehl-i Cennet’e bildirir. Onlar da tesbîh, tahmîd, tekbîr ve kırâat eylerler.

İletişim Formu

Giriş Yap

Giriş Yapın ve Hesabınızı Yönetin

Bir Hesabınız Yok mu? Üye Ol