Dokuzuncu Şuá‘ın Dokuz Álî Makámı
El-Hâc Molla Muhammed Ali Doğan (Muhammed el-Kersî)
-
Keşfü’l-Envâr Külliyyâtı
- Tesettür Risalesi'nin Şerhi
- Yirmi Altıncı Söz'ün Zeyli ve Hàtimesi'nin Şerhi ile Beşinci Mektûb'un Şerhi
- On Birinci Söz'ün Şerhi
- Dokuzuncu Söz'ün Şerhi
- Ene Risâlesi'nin Şerhi
- İkinci İşâret’in Şerhi
- Kader Risâlesi Şerhi (Genişletilmiş Yeni Baskı)
- Yirmi Üçüncü Lem‘a, Tabîat Risâlesi’nin Şerhi
- On Dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makámı’nın Şerhi
- Münâzarât'ın Şerhi
- Haşir Risâlesi’nin Şerhi
- Hüve Nüktesi ve Şerhi
- Yirmi Dokuzuncu Söz ve Şerhi
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (1. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (2. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (3. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (4. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (5. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (6. Cild)
- Yirmi Yedinci Mektûb (Bir Kısım)
- İkinci Şuá‘ın Şerhi
- Yirmi Dördüncü Mektûb ve Şerhi
- Telvîhát-ı Tis’a Risâlesi Şerhi
-
Rumûzu’l-Kur’ân Külliyyâtı
- Rumûzu’l-Kur’ân (1-5)
- Mir’âtü'l-Cihâd
- İ‘câzu’l-Kur’ân
- Dokuzuncu Şuá‘ın Dokuz Álî Makámı
- Kitâbu’z-Zekât
- Rahmân Sûresi’nin Tefsîri
- Nüzûl-i Ísâ (as)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (1. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (2. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (3. Cild)
- Külliyyât-ı Hulûsıyye
-
Muhtelif Eserler
meselâ, bir gözün o yüksek san‘atıyla nasıl tevfîk edilebilir? Bu i‘tibârla, gözün kıymeti ne kadar olabilir? Düşünün! Hâlbuki, göz öyle
muazzam bir san‘at-ı İlâhiyyedir ki, bir ânda Neptün’ü görür. Kezâ, kulak, gelen bütün
sesleri duyuyor. Dil konuşuyor. A‘sáb damarlarının vazífesinin hadd ü hesâbı yoktur. Hepsi çok mükemmel çalışıyor. Gáyet yüksek bir
san‘atta halk edilmişlerdir.
Demek, hîç bir uzv-i insânî fâidesiz değildir, bu uzuvlar durmadan izn-i İlâhî ile çalışıp görev yapıyorlar. Altmış-yetmiş sene sonunda bu insânın kulağı duymamaya, gözü görmemeye, dili tat almamaya, dizi tutmamaya başlar, beli bükülür, çok kısa bir süre sonra da o vücûd harâbe olur, nihâyet ölümü tatmak súretiyle bu hayâttan göçüp gider. Peki, eğer bu insân sâdece dünyâ için yaratılıp, uhrevî bir hayâta namzed değilse; insânın Sáni-ı Hakîm’i, bu insânı niçin o kadar san‘atlı yapsın, kısa bir süre sonra da onu yok etsin? Her akl-ı selîm sáhibi, dikkatlice düşünüp muhâsebe yaptığı zamân, bir hads-ı kat‘í ile şu netîceye varacaktır: Böyle hárika yaratılan ve her uzvuna pek çok hikmetler takılan bu insân, ebede namzeddir, ebedî bir áleme intikál edecektir, kendisine verilen bu maddî ve ma‘nevî cihâzât, binlerce derece inkişâf ederek bir saádet-i ebediyyede mes‘úd olacaktır.
Acabâ, hîç mümkün müdür ki; o Sáni-ı Hakem, sudan, topraktan, yediğimiz maddelerden yarattığı bir göze bir ânda Neptün’ü görebilecek bir kábiliyyet versin, bu kadar vazífe ona yaptırsın, sonra o gözü ölümle yok etsin. Hâşâ ve kellâ! O Zât-ı Zü’l-Celâl, böyle dehşetli bir çirkinliği işlemekten münezzehtir. Zîrâ, göz, bu dünyâda o yüksek san‘atiyyetine lâyık bir lezzet almamıştır. Bu kadar vazífe gördüğü hâlde, kendisine muvâfık bir mükâfât almadan gidiyor. Hâlbuki, yer, gök ve bunların içinde bulunan Güneş, Ay, yıldızlar, maádin, nebâtât ve hayvânât çalışmış, sonra bu göz meydâna gelip görmeye başlamıştır. Bütün beşer toplansa, bu san‘atın benzerini yapamaz. Şâyet bu göz yok olup gitse, bu san‘atın mükâfâtı ve netîcesi ne kadar abes olur? Artık sair a'za-yı insaniyyeyi göze kıyâs et. Şâyet bunların netîcesi, yalnız dünyevî menfaat olsa; bu durumda onlardaki san‘atiyyet ve onların yaptığı görev boşu boşuna olur. Bir insân akşâma kadar çalışır, yorulur, zahmet çeker. Bütün bu sıkıntılara bir lokma ekmek için katlanır. Sonunda o lokma ekmek de fuzúliyyât olup dışarı atılır. Peki, şâyet âhiret hayâtı olmazsa, bütün bu sa‘y ü gayret ve zahmet boşuna gitmez mi? Böyle bir hayât abes olmaz mı? Senin vücûdunda damarlarını çalıştıran, onlara
Lügat: dehş(e), dünyevî, menfaat, muazzam, atiyye, dehşet, dikkat, ediyye, hikmet, rebile, uhrevî, âhiret, çirkin, fâide, sinin, âhire