Dokuzuncu Şuá‘ın Dokuz Álî Makámı
El-Hâc Molla Muhammed Ali Doğan (Muhammed el-Kersî)
-
Keşfü’l-Envâr Külliyyâtı
- Tesettür Risalesi'nin Şerhi
- Yirmi Altıncı Söz'ün Zeyli ve Hàtimesi'nin Şerhi ile Beşinci Mektûb'un Şerhi
- On Birinci Söz'ün Şerhi
- Dokuzuncu Söz'ün Şerhi
- Ene Risâlesi'nin Şerhi
- İkinci İşâret’in Şerhi
- Kader Risâlesi Şerhi (Genişletilmiş Yeni Baskı)
- Yirmi Üçüncü Lem‘a, Tabîat Risâlesi’nin Şerhi
- On Dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makámı’nın Şerhi
- Münâzarât'ın Şerhi
- Haşir Risâlesi’nin Şerhi
- Hüve Nüktesi ve Şerhi
- Yirmi Dokuzuncu Söz ve Şerhi
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (1. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (2. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (3. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (4. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (5. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (6. Cild)
- Yirmi Yedinci Mektûb (Bir Kısım)
- İkinci Şuá‘ın Şerhi
- Yirmi Dördüncü Mektûb ve Şerhi
- Telvîhát-ı Tis’a Risâlesi Şerhi
-
Rumûzu’l-Kur’ân Külliyyâtı
- Rumûzu’l-Kur’ân (1-5)
- Mir’âtü'l-Cihâd
- İ‘câzu’l-Kur’ân
- Dokuzuncu Şuá‘ın Dokuz Álî Makámı
- Kitâbu’z-Zekât
- Rahmân Sûresi’nin Tefsîri
- Nüzûl-i Ísâ (as)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (1. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (2. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (3. Cild)
- Külliyyât-ı Hulûsıyye
-
Muhtelif Eserler
hâle geçiriyor, tavırdan tavra çeviriyor. Bu ise
dört safhada oluyor.
Birincisi: Mevcûdât-ı álem, dâire-i ilm-i İlâhî’de mevcûd idi. O Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd, kudretiyle
onlara vücûd-i háricî giydirip onları Álem-i Şehâdet’e, ya‘nî kudret dâiresine gönderiyor.
İkincisi: Mevcûdâtı, ölüm vâsıtasıyla bir daha kudret
dâiresinden ilim dâiresine geçiriyor.
Üçüncüsü: Kıyâmet’ten sonra, mevcûdât-ı álemi, bütün bütün dâire-i kudretten dâire-i ilme alıyor.
Dördüncü: Haşir sabâhında mevcûdâtı tekrâr diriltmek súretiyle
ilim dâiresinden kudret dâiresine çıkarıp haşir meydânında topluyor. Artık bundan sonra hîç bir şey, mevt ve fenâya, zevâl ve firâka, tebeddül ve tegayyüre ma‘rûz
kalmayacaktır. Her şey, ebedî olarak kudret dâiresinde bulunacaktır. Ya‘nî, mevcûdât ya Cennet’e, ya da Cehennem’e gitmek súretiyle
bu iki karârgahta bekáya mazhar olacaktır.
Mâdem şu álemde her şey tebeddül ve tegayyür
etmektedir. Öyle ise, tebeddül ve tegayyüre tâbi‘ olmayan bir Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd olmalı ki; álemdeki bu hadsiz
tebeddül ve tegayyürü tahakkuk ettirsin. Öyle ise, mevcûdât-ı álem, tebeddül ve tegayyürleriyle, tebeddül ve tegayyürden
münezzeh olan bir Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a delâlet
etmektedir. O hâlde, vücûdu sâbit ve dâimî olan biri var ki, bu álemi böyle
çeviriyor.
Vâcibü’l-Vücûd unvânı, mahlûkátın “mümkin, hâdis ve
fânî” olduğuna delâlet eder. O Zât-ı Akdes’in de “kadîm ve
bâkí, ezelî ve ebedî” olduğuna delâlet eder. Mevcûdât-ı álem, mümkin, hâdis ve fânî olmalarıyla Cenâb-ı Hakk’ın “vücûb-i vücûd, kıdem ve beká” sıfatlarına zıddiyyet noktasında âyinedârlık ederler.
Mâdem o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd vardır ve bâkídir. Elbette, o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd, vücûd sıfatının tecellîsine âyine ettiği mevcûdât-ı álemi, dâr-ı bekáda “Bâkí” ismine mazhar edecek, onları ölüm ile yokluğa mahkûm etmeyecektir. Zîrâ, o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd, böyle bir çirkinlikten, abesiyyetten, kusúrâttan,
gadrdan ve merhametsizlikten münezzehtir. Bütün mevcûdât, tekvînî olarak سُبْحَانَ اللّٰهِ deyip, o Zât-ı Akdes’in böyle bir çirkinlikten, abesiyyetten ve merhametsizlikten
münezzeh olduğunu i‘lân etmektedir. Öyle ise, haşir vardır ve vukú‘ bulacaktır. Zîrâ, haşrin gelmemesi ile mevcûdât-ı álemin yokluğa