Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (6. Cild)
Molla Muhammed el-Kersî
-
Keşfü’l-Envâr Külliyyâtı
- Tesettür Risalesi'nin Şerhi
- Yirmi Altıncı Söz'ün Zeyli ve Hàtimesi'nin Şerhi ile Beşinci Mektûb'un Şerhi
- On Birinci Söz'ün Şerhi
- Dokuzuncu Söz'ün Şerhi
- Ene Risâlesi'nin Şerhi
- İkinci İşâret’in Şerhi
- Kader Risâlesi Şerhi (Genişletilmiş Yeni Baskı)
- Yirmi Üçüncü Lem‘a, Tabîat Risâlesi’nin Şerhi
- On Dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makámı’nın Şerhi
- Münâzarât'ın Şerhi
- Haşir Risâlesi’nin Şerhi
- Hüve Nüktesi ve Şerhi
- Yirmi Dokuzuncu Söz ve Şerhi
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (1. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (2. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (3. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (4. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (5. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (6. Cild)
- Yirmi Yedinci Mektûb (Bir Kısım)
- İkinci Şuá‘ın Şerhi
- Yirmi Dördüncü Mektûb ve Şerhi
- Telvîhát-ı Tis’a Risâlesi Şerhi
-
Rumûzu’l-Kur’ân Külliyyâtı
- Rumûzu’l-Kur’ân (1-5)
- Mir’âtü'l-Cihâd
- İ‘câzu’l-Kur’ân
- Dokuzuncu Şuá‘ın Dokuz Álî Makámı
- Kitâbu’z-Zekât
- Rahmân Sûresi’nin Tefsîri
- Nüzûl-i Ísâ (as)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (1. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (2. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (3. Cild)
- Külliyyât-ı Hulûsıyye
-
Muhtelif Eserler
8. Cennetü’l-Vesîledir.
Demek amellerin mertebesine, derecesine göre; Cennet’in
mertebeleri de tenevvü’ eder; ayrı ayrı derecelere inkısâm eder. Fakat kimse, kendinden üstün olanı anlayamaz; farkı bilemez. Onun için Cennet’te; “Keşke,
benim de makámım böyle
yüksek olsaydı!
Ben de bunun gibi yüksek mertebelere sáhib olsaydım!” diye böyle bir temennîde bulunmaz. Herkes, kendi makámından, derecesinden son derece memnûndur. Onun
için orada, “Keşke!” demek yoktur. Müellif (ra), “Sözler” adlı eserinde bu konuyu şöyle îzáh etmiştir:
“Suâl:اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ sırrınca: “Dost, dostuyla berâber
Cennet’te bulunacaktır.”
Halbuki basît bir bedevî, bir dakíkada sohbet-i Nebeviyyede Lillâh için
bir muhabbet peydâ eder; o muhabbetle, Cennet’te Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm’ın
yanında bulunması lâzım gelir. Halbuki gayr-ı mütenâhî
feyze mazhar Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm’ın
feyzi, bir basît bedevî feyziyle nasıl birleşir?
Elcevâb: Bir temsîl ile, şu ulvî hakíkata şöyle bir işâret ederiz ki, meselâ: Gáyet güzel ve şaşaalı bir bağda muhteşem bir zât gáyet büyük bir ziyâfet, gáyet müzeyyen bir seyrângâh öyle bir súrette ihzâr etmiş ki: Kuvve-i zâikanın hissedecek bütün lezâiz-i mat'úmâtı câmi', kuvve-i bâsıranın hôşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve-i hayâliyyeyi keyiflendirecek bütün garâibi müştemil ve hâkezâ.. bütün havâss-ı záhire ve bâtınayı okşayacak ve memnûn edecek herşeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var. Berâber o ziyâfete giderler. Bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve-i zâikası pek az olduğundan cüz’î zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve-i şámmesi yok. Sanayi-i garîbeden anlamaz. Hârika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın, binden ve belki milyondan birisini, kábiliyyeti nisbetinde ancak zevkederek istifâde eder. Diğeri ise bütün záhirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalb ve his ve lâtífeleri, o derece mükemmel ve o mertebe inkişâf etmiştir ki; o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letáifi ve garâibi ayrı ayrı hissedip zevkederek, ayrı ayrı lezzet aldığı hâlde o dost ile omuz omuzadır.
Mâdem bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyâda böyle oluyor. En küçük ile en büyük berâber iken, serâdan süreyyâya kadar fark oluyor. Elbette dâr-ı saádet ve ebediyyet olan Cennet’te bi’t-tarîkı’l-evlâ dost dostu ile berâber iken, herbirisi isti‘dâdına göre sofra-i Rahmânürrahîm’den, isti‘dâdları derecesinde hisselerini alır-