Yirmi Altıncı Söz'ün Zeyli ve Hàtimesi'nin Şerhi ile Beşinci Mektûb'un Şerhi
Müellif: Bedîuzzaman Saîd Nursî Şârih: Muhammed Doğan (Molla Muhammed el-Kersî)
-
Keşfü’l-Envâr Külliyyâtı
- Tesettür Risalesi'nin Şerhi
- Yirmi Altıncı Söz'ün Zeyli ve Hàtimesi'nin Şerhi ile Beşinci Mektûb'un Şerhi
- On Birinci Söz'ün Şerhi
- Dokuzuncu Söz'ün Şerhi
- Ene Risâlesi'nin Şerhi
- İkinci İşâret’in Şerhi
- Kader Risâlesi Şerhi (Genişletilmiş Yeni Baskı)
- Yirmi Üçüncü Lem‘a, Tabîat Risâlesi’nin Şerhi
- On Dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makámı’nın Şerhi
- Münâzarât'ın Şerhi
- Haşir Risâlesi’nin Şerhi
- Hüve Nüktesi ve Şerhi
- Yirmi Dokuzuncu Söz ve Şerhi
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (1. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (2. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (3. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (4. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (5. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (6. Cild)
- Yirmi Yedinci Mektûb (Bir Kısım)
- İkinci Şuá‘ın Şerhi
- Yirmi Dördüncü Mektûb ve Şerhi
- Telvîhát-ı Tis’a Risâlesi Şerhi
-
Rumûzu’l-Kur’ân Külliyyâtı
- Rumûzu’l-Kur’ân (1-5)
- Mir’âtü'l-Cihâd
- İ‘câzu’l-Kur’ân
- Dokuzuncu Şuá‘ın Dokuz Álî Makámı
- Kitâbu’z-Zekât
- Rahmân Sûresi’nin Tefsîri
- Nüzûl-i Ísâ (as)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (1. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (2. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (3. Cild)
- Külliyyât-ı Hulûsıyye
-
Muhtelif Eserler
gibi
hâzır görmektir. Çünkü,
rûh zamânla mukayyed değil.
Hissiyyât-ı
insâniyye rûh derecesine çıktığı vakit, o hâzır zamân genişlenir; başkalarına nisbeten mâzí ve
müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hâzır hükmündedir.
“İşte bu temsîle göre, dün
geceki Leyle-i Kadre geçmek için, mertebe-i rûha çıkıp mâzíyi hâzır derecesinde görmektir. Şu sırr-ı gámızın esâsı, akrebiyyet-i İlâhiyyenin
inkişâfıdır. Meselâ, Güneş bize yakındır. Çünkü,
ziyâsı,
harâreti ve misâli aynamızda
ve elimizdedir. Fakat, biz ondan uzağız. Eğer
biz nûrâniyyet noktasında
onun akrebiyyetini hissetsek, aynamızdaki
misâlî olan timsâline münâsebetimizi anlasak, o vâsıtayla onu tanısak; ziyâsı, harâreti, hey’eti ne olduğunu bilsek, onun akrebiyyeti
bize inkişâf eder ve yakınımızda onu tanıyıp münâsebetdâr oluruz. Eğer biz bu’diyyetimiz nokta-i
nazarından
ona yakınlaşmak ve tanımak istesek, pek çok
seyr-i fikrîye ve sülûk-i akliyye mecbûr oluruz ki, kavânin-i fenniyye ile fikren
semâvâta çıkıp semâdaki
Güneşi tasavvur ederek, sonra
mâhiyyetindeki ziyâ ve harâreti ve ziyâsındaki elvân-ı
seb’ayı
uzun uzadıya
tedkíkát-ı
fenniyye ile anladıktan
sonra, birinci adamın
kendi aynasında
az bir tefekkürle elde ettiği
kurbiyyet-i ma’neviyyeyi ancak elde edebiliriz.
“Güneş’in,
emr-i İlâhî
ile cevv-i havayı ve
denizlerin yüzlerini birer ayna ederek, sáfî ve küllî ve gölgesiz bir in’ıkâsı var. Sonra o Güneş, denizin kabarcıklarına ve suyun katrelerine ve
havanın
reşhalarına ve kar’ın şişeciklerine, herbirine birer
cüz’î aksi, birer küçük timsâlini veriyor.
“İşte,
Güneş’in, herbir çiçeğe ve Kamer’e mukábil herbir
katreye, herbir reşhaya,
mezkûr üç cihette, ikişer
tarîkle teveccüh ve ifâzası
var:
“Birinci tarîk: Bi’l-asále, doğrudan doğruya, berzahsız, hicâbsızdır. Şu yol, nübüvvetin tarîkını temsîl eder.