Yirmi Dördüncü Mektûb ve Şerhi
Molla Muhammed El-Kersî
-
Keşfü’l-Envâr Külliyyâtı
- Tesettür Risalesi'nin Şerhi
- Yirmi Altıncı Söz'ün Zeyli ve Hàtimesi'nin Şerhi ile Beşinci Mektûb'un Şerhi
- On Birinci Söz'ün Şerhi
- Dokuzuncu Söz'ün Şerhi
- Ene Risâlesi'nin Şerhi
- İkinci İşâret’in Şerhi
- Kader Risâlesi Şerhi (Genişletilmiş Yeni Baskı)
- Yirmi Üçüncü Lem‘a, Tabîat Risâlesi’nin Şerhi
- On Dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makámı’nın Şerhi
- Münâzarât'ın Şerhi
- Haşir Risâlesi’nin Şerhi
- Hüve Nüktesi ve Şerhi
- Yirmi Dokuzuncu Söz ve Şerhi
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (1. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (2. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (3. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (4. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (5. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (6. Cild)
- Yirmi Yedinci Mektûb (Bir Kısım)
- İkinci Şuá‘ın Şerhi
- Yirmi Dördüncü Mektûb ve Şerhi
- Telvîhát-ı Tis’a Risâlesi Şerhi
-
Rumûzu’l-Kur’ân Külliyyâtı
- Rumûzu’l-Kur’ân (1-5)
- Mir’âtü'l-Cihâd
- İ‘câzu’l-Kur’ân
- Dokuzuncu Şuá‘ın Dokuz Álî Makámı
- Kitâbu’z-Zekât
- Rahmân Sûresi’nin Tefsîri
- Nüzûl-i Ísâ (as)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (1. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (2. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (3. Cild)
- Külliyyât-ı Hulûsıyye
-
Muhtelif Eserler
Çam Dağı’nın tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nûr arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç dört gurbeti birbiri içinde ihtiyârlık bana ihtâr etti. Altıncı Mektûb’da îzâh edildiği gibi; o gece ıssız, sessiz, yalnız ağaçların hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses rikkatime, ihtiyârlığıma, gurbetime ziyâde dokundu. İhtiyârlık bana ihtâr etti ki; gündüz nasıl şu siyâh bir kabre tebeddül etti, dünyâ siyâh kefenini giydi, öyle de; senin ömrünün gündüzü de geceye ve dünyâ gündüzü de berzâh gecesine ve hayâtın yazı da ölümün kış gecesine inkılâb edeceğini kalbimin kulağına söyledi. Nefsim bilmecbûriye dedi: Evet, ben vatanımdan garîb olduğum gibi, bu elli sene zarfındaki ömrümde zevâl bulan sevdiklerimden ayrı düştüğümden ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbettir. Ve bu gece ve dağın garîbâne vaz’ıyyetindeki hazîn gurbetten daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbete yakınlaşıyorum ki, bütün dünyâdan birden müfârakàt zamânı yakınlaştığını ihtiyârlık bana haber veriyor. Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün hüzün içindeki vaz’ıyyetten bir ricâ, bir nûr aradım. Birden îmân-ı billâh imdâda yetişti. Öyle bir ünsiyyet verdi ki; bulunduğum muzâaf vahşet bin def’a tezâuf etse idi, yine o tesellî kâfî gelirdi.
Evet, ey
ihtiyâr ve ihtiyâreler! Mâdem Rahîm bir Hâlıkımız var; bizim için gurbet olamaz.
Mâdem o var, bizim için her şey var. Mâdem o var, melâikeleri de var. Öyle ise
bu dünyâ boş değil, hâlî dağlar, boş sahrâlar Cenâb-ı Hakk’ın ibâdıyla doludur.
Zîşuùr ibâdından başka, onun nûruyla, onun hesâbıyla taşı da ağacı da birer
mûnis arkadaş hükmüne geçer; lisân-ı hâl ile bizim ile konuşabilirler ve
eğlendirirler. Evet, bu kâinâtın mevcûdâtı adedince ve bu büyük kitâb-ı âlemin
harfleri sayısınca vücûduna şehâdet eden ve zîrûhların medâr-ı şefkat ve rahmet
ve inâyet olabilen cihâzâtı ve mat’umâtı ve ni’metleri adedince rahmetini
gösteren delîller, şâhidler, bize Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hâlıkımızın,
Sâni’ımizin, Hâmimizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbûl bir
şefâatçı, acz ve za’ftır. Ve acz ve za’fın tam zamânı da, ihtiyârlıktır. Böyle
bir dergâha makbûl bir şefâatçı olan ihtiyârlıktan küsmek değil, sevmek
lâzımdır.[
Demek bütün âlem, envâr-ı vücûdla doludur. Zîşuùrlar, bu âlemin her tarafını şenlendirmişlerdir.
Lügat: tebeddül, atim(e), hemheme, dergâh, rikkat, vahşet, şefkat