Ellah'ın varlığını ve birliğini idrâk etmede, taklîdî ve tahkîkî olmak üzere iki tevhîd yolu bulunduğu anlatılan eserde, âsâr-ef'ál-esmâ ve sıfât silsilesi takip edilerek hakîkî tevhîde ulaşmanın mümkün olduğu kaydediliyor.

Üstâd Bediüzzaman Hazretlerinin, diğer bütün risalelerinde olduğu gibi, bu risalede de doğrudan doğruya Kur’ân-ı Azímüşşân’ı rehber ettiği, bu eserin ve diğer risâlelerin, onun karîha-i fikrinden çıkmadığı; belki Kur’ân’ın usûl ve üslûbundan, esrâr ve meánîsinden tereşşüh edip nebeán eden dersler olduğu vurgulanırken, kitabın Takdîm yazısında insanın bu dünyadaki asıl vazifesine de şöyle işaret ediliyor:

"Áciz, zaíf, fakír, nâkıs, kusûrlu, perîşân bir vaz‘ıyyette, şu meşhere, ordugâha ve meydân-ı imtihâna atılan insânın vazífe-i asliyyesi ve farîza-i hılkati, onu, şu meydâna gönderen Zât-ı Zülcelâl’i ve Ma‘bûd-u Bilhakk’ı bulmak ve tanımaktır. Bu da ancak hakíkí tevhídi, bulmakla mümkündür. Hakíkí tevhídi bulmak ise, ancak ve ancak Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân ve Resûl-i Ekrem (asm)’ın nev-i beşere ta‘lîm ettikleri delîller ve hüccetleri, anlamak ve kavramak ve bilmekle mümkündür. İşte şu risâle, tevhíd-i hakíkí dersini veren ve bu husûstaki delîl ve hüccetleri, akıl ve kalbin önüne serdeden; hakkı taharrî eden insânı, iknâ edip doyuran; tevhíde dâir yazılan bir şâheserdir."

İmanın mertebeleri

Kitapta imanın mertebeleri ile ilgili olarak şöyle bir bölüm de yer alıyor:

“Îmânın merâtibi üçtür:

1. İlme’l-yakín, 2. Ayne’l-yakín, 3. Hakka’l-yakíndir.

Bunu şöyle bir misâl ile îzáh edebiliriz: Meselâ, bir yerden duman çıktığını gördüğümüzde, orada ateşin var olduğunu biliriz. Zîrâ duman, ateşin bulunduğu yerden çıkar. Dumanın ateşe delâleti, ilme’l-yakíndir. Biz, ateşi görmediğimiz hâlde onun varlığını çıkan duman sâyesinde anlıyoruz. Görmediğimiz ateşin delîli, dumandır. Gittik baktık ki; gerçekten orada bir ateş yanıyor, gözümüzle gördük. Bu da ayne’l-yakíndir. Acabâ bu yanan kırmızı şey, ateş midir, değil midir? Yakıcı mıdır, değil midir? Bunu anlamak için, parmağımızı yaklaştırıp yakıcı olduğunu hissedersek, bu da hakka’l-yakíndir.

Aynen bu misâl gibi; masnûáta bakıp Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-i vücûd ve tevhídinin delîllerini aklen anlamak îmânın birinci mertebesi olan ilme’l-yakíndir. Ya‘nî esere bakıp Müessir-i hakíkíyi bulmaktır. Müessiri bulduktan sonra, esmâ ve sıfat-ı İlâhiyyeyi kalb şuhûdu ile seyretmek, îmânın ikinci mertebesi olan ayne’l-yakíndir. Kalb şuhûdu ile esmâ ve sıfât-ı İlâhîyi müşâhede ettikten sonra,  Zât-ı Akdes-i İlâhiyyeye intikal etmek, tecelliyyat-ı zâtiyyeye, tecelliyyât-ı ehadiyyete mazhar olmak ise, îmânın üçüncü mertebesi olan hakka’l-yakíndir.

Hulâsa: Kâinâta bakıp âsâr üzerinde tefekkür ile Müessir-i Hakíkí olan Elláhu Teâlâ’nın varlığını ve birliğini aklen anlamak; îmânın ilme’l-yakín mertebesidir. Âsâr üzerinde tecellî eden esmâ ve sıfât-ı İlâhiyyeyi kalben keşfetmek, o esmâ ve sıfât ile Elláhu Teálâ’yı tanımak, îmânın   ayne’l-yakín mertebesidir. Esmâ ve sıfâtın arkasında tecelliyyât-ı zâtiyeyi tam hissedip anlamak da îmânın hakka’l-yakín mertebesidir.

Bunları dil ile söylemek kolay; ancak tatbîki gáyet zordur. Záhiren basît, fakat en çetin bir mes’eledir. Bu konuda ne kadar mesâfe kat’ ettik? Herkes bu suâli kendisine mutlaka sormalıdır. En azından Risâle-i Nûr vasıtasıyla îmânın ilme’l-yakín mertebesini elde etmeye çalışmalıyız. Zîrâ Risâle-i Nûr’un ilme’l-yakín súretinde verdiği ders, ayne’l-yakín, belki hakka’l-yakín derecesindedir.” 09.07.2019

Giriş Yap

Giriş Yapın ve Hesabınızı Yönetin

Bir Hesabınız Yok mu? Üye Ol