(Demek o eserler, onların değilmiş; belki zevâlsiz birinin eserleri imiş.) Çünkü tecellînin devâm etmesi, hakíkí te’sîr sáhibinin vücûdunun devâm ettiğini gösterir. Müellif (ra), bunu bir misâlle açıklıyor. (Nasıl ki; bir ırmağın kabarcıkları gidiyor; arkasından gelen kabarcıklar, gidenler gibi parladığından anlaşılıyor ki; onları parlattıran, dâimî ve yüksek bir ışık sáhibidir.) O nehrin üstündeki Güneş’in aksine uzaktan baksan, dâimî olarak parladığını görürsün. Hâlbuki yakından baksan, o aksi gösteren kabarcıkların parlayıp, sonra derakab söndüğünü görürsün. Ya‘nî, kabarcıkların zâtı cihetinden baksan, hadsiz bir zevâl ve fenâ görünür. Fakat tecellî cihetinden baksan, hiçbir zevâl yoktur. Zîrâ Güneş’in aksi, devâmlı bir súrette nehrin üzerinde görünür. Bu hâl, gösterir ki; bu dâimî tecellî, dâimî bir Güneş’e âiddir. O kabarcıklar, sâdece birer mazhardır. Masdar ve menba’ değildir.

İşte küllî ve geniş bir nazarla zamân nehrinin üzerinde parlayan tecelliyyâta baksan, Şems-i Ezelî’nin cilve-i cemâlinin pür-şa’şaa devâm ettiğini görürsün. Bir kısım hayâtlılar gelir. Sonra onlar gider; yerlerine emsâlleri gelir. Ezelî ve ebedî bir hayâtın tecellîsi, o zîhayâtların üzerinden akıl ve kalbin gözüne görünür. Amma mevcûdâtın zâtına hasr-ı nazar eden, cüz’iyyetten çıkamayan insânlar ise, zamân nehrinin üzerinde sâdece binlerce cenaze görür.

(Yeni baskıya hazırlanan Yirmi İkinci Söz’ün Şerhi)

Giriş Yap

Giriş Yapın ve Hesabınızı Yönetin

Bir Hesabınız Yok mu? Üye Ol