Anasayfa > Makale > ‘Hüsn-i zanla me’mûruz’ ne demek?
‘Hüsn-i zanla me’mûruz’ ne demek?
Ma‘lûm ecnebî komitesi tarafından sû-i isti‘mâl edilen Üstâd Bedîuzzamân’ın “Hüsn-i zanla me’mûruz”[1] cümlesinin îzáhı hakkındadır.
O zındıka komitesi şöyle der: “Müslümân, herkese hüsn-i zan sáhibi olmalıdır. Zîrâ, Müslümânın kalbi sáfî ve temizdir. Herkesi kendi âyinesinde temiz görmelidir. Bu sebeble, záhiren Müslümân görünen ve bilhassa ba‘zı zamânlarda müttakí görünen kişilere i‘timâd etmeli ve İslâmiyyet’e ters düşen bütün hâl ve hareketlerini hóş görmelidir ve bu İslâmiyyetin bir şiárıdır.”
Cevâben deriz ki: İslâm dîninde mü’minler hakkında hüsn-i zanda bulunmak, sû-i zandan sakınmak esâstır. Ancak, ulemâ-i İslâm, ba‘zı durumlarda sû-i zanda bulunmanın harâm olmayıp câiz olduğunu, gelecek âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflere dayanarak beyân etmişlerdir. Cenâb-ı Hak, Hucurât Sûresi’nin 12. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır:
يَآ اَيُّهَا
الَّذينَ امَنُوا اجْتَنِبُوا كَثيرًا مِنَ الظَّنّ اِنَّ بَعْضَ الظَّنّ اِثْمٌ
“Ey îmân edenler! Zannın çoğundan sakınınız. (Mü’minler hakkında záhir delîle mukárin olmaksızın kötü zanlarda bulunmayınız. Zîrâ, bu, harâmdır, câiz değildir.) Çünkü, şübhe yok ki, zannın ba‘zısı günâhı mûcibdir. (Bir dîn kardeşi hakkında hılâf-ı hakíkat bir zanda, bir fenâlık isnâdında bulunmak büyük bir ma‘siyyettir, uhuvvet-i dîniyye esâsına muháliftir. Fakat, ba‘zı zanlar câizdir. Onlar günâh değildir. Kendisinde salâh-ı hâl, emânete riáyet, âdâb-ı şer‘ıyye ile ittisâl görülmeyip, gayr-ı meşrû‘ şeyleri alenen yaptığı görülen bir şahıs hakkındaki sû-i zan gibi.”[2]
“el-Bahru’l-Muhît” adlı tefsîrde bu âyet şöyle îzáh edilir:
“Siz, zannınıza göre amel etmeyiniz. Elláh (cc) size
zandan sakınmayı emreder. Tâ ki, birileri, düşünmeden ve mes’eleye tam vâkıf
olmadan, hangi zan hak, hangi zan bâtıl olduğunu tam temyîz etmeden zanna
cür’et etmesin.
“Âyet-i kerîmede yasaklanan zan, ba‘zı zanlardır ki, onun günâh olduğuna kesin hükmedilmiştir. Evet, bir çok zan vardır ki, ba‘zı emâreler ona kuvvet verdiğinden günâh sayılmaz. Meselâ; bir adam şübheli işlerle meşgúl oluyor, açık bir şekilde habîs şeyleri irtikáb ediyorsa; onun hakkında sû-i zan edilebilir. İçki satılan dükkânlara girip çıkmak, şarkı söyleyen kadınlarla sohbet etmek, tüysüz gençlere bakmak vb. Bu emâreler, o adam hakkındaki zannın iyi olmadığını kuvvetlendirir. İşte, bu kişiler hakkında sû-i zanda bulunmak günâh değildir. Biz bu adamı, içki içerken, zinâ ederken, parlak gençlerle oynarken görmesek dahi, yine hakkında sû-i zan câizdir. Fakat, záhiren sálih olan bir insân hakkında (delîlsiz) sû-i zanda bulunmak câiz değildir.”[3]
Kurtubî, bu âyetin tefsîrinde şöyle der:
“Bu âyette nehyedilen zan, mü’minler hakkında töhmette bulunmaktır. Dînde sakıncalı ve nehyedilen zan, onu gerektiren bir sebeb bulunmayandır. Meselâ, bir adamın zinâ ettiğini veyâ şarap içtiğini gerektiren bir hâl ve emâre bulunmadığı hâlde, onun hakkında zinâ yaptığını ve şarap içtiğini düşünmek gibi. Dînde sakınılması gereken zanlar, hakkında onu doğrulayan bir emâre ve şübhe bulunmayan zanlardır. Fakat, hakkında onu doğrulayan emâre ve şübheler bulunan zanlar harâm değildir.”
Hasan-i Basrî der ki:
“Biz öyle bir asırda yaşadık ki; insânlar hakkında
sû-i zan harâm idi. Şimdi sen öyle bir zamânda yaşıyorsun ki; amelini işle ve
sükût et. İnsânlar hakkında istediğini düşün.”[4]
“Rûhu’l-Meánî”
adlı tefsîrde bu âyet-i kerîme hakkında şöyle denilmektedir:
“Günâhları
açıktan işlemeyen ve záhiren ehl-i salâh görünüp, dîn ve diyânette emînlik
vasfı kendisinde görülen kimse hakkında sû-i zan beslemek harâmdır. Ammâ, bir
kimse, onun hakkında insânların şübhelerini uyandıracak işlerle meşgúl olursa
ve kötülükleri açıktan işlerse; meselâ şarabın satıldığı dükkânlara girip
çıkarsa, şarkı söyleyen fâcire kadınlarla sohbette bulunursa, tüysüz ve parlak
gençlere devâmlı nazar ederse; işte bu kimsenin şarap içtiği, zinâ ettiği ve
gençlerle oynadığı görülmese bile bu kimse hakkında sû-i zan edilebilir ve bu nev‘í
zanlar günâh değildir.
“Kişinin, insânların
şübhelerini uyandıracak işlerle meşgúl olmayan ve kötülükleri açıktan işlemeyen
mü’minler hakkında irâde ve ihtiyârıyla sû-i zanda bulunması ve mûcibince amel
etmesi harâmdır. Eğer bu zan, kişinin ihtiyâr ve irâdesiyle olmazsa, fiiliyyâta
geçirmediği, ya‘nî ihtiyârı olmadan hakkında sû-i zan beslediği kimseyi hakír
görmediği ve onun hakkında zannettiği şeyleri halka söylemediği sürece bir
vebâli yoktur.
“Bir kimsenin, insânların
şübhelerini uyandıracak işlerle meşgúl olmayan ve kötülükleri açıktan işlemeyen
kişi hakkında kendi nefsini korumak için ihtiyârıyla sû-i zanda bulunması; onu
başkalarına anlatmamak şartıyla câizdir. Meselâ; bir mü’minin, bir kimse
hakkında, ‘Her an bundan bana zarar gelebilir, bu adam bana kötülük
yapabilir’ endîşesini taşıması ve bundan dolayı ona karşı tedbîrli
davranması câizdir. Nitekim, haberde vârid olmuş ki: ‘Emniyyet ve tedbîrin bir bölümü de sû-i zandır.’
“Ya‘nî, kişi, kendisini
güvenceye almak için -başkalarına anlatmamak şartıyla-, ‘İnsânlardan her an
bana kötülük gelebilir’ düşüncesiyle onlardan gelebilecek zararlara karşı
tedbîrli davranabilir.”
Taberânî’nin rivâyet
ettiği haberde ise, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
“Sû-i zan ile, insânlardan gelebilecek zararlardan
korununuz.”[5]
Müfessir ve
müctehidlerin Kur’ân ve hadîslerden istifâde ettiği bu beyândan anlaşılıyor ki;
sû-i zan, her zamân ve her yerde harâm değildir. Kişinin dünyâ ve âhiretini
muhâfaza etmesi için ba‘zan sû-i zanda bulunması câizdir ve hattâ bu dînimizin
emridir.
Evet, İslâm dîni, her
şeye bir mîzân ve bir kıstás getirdiği gibi, bu mes’eleye de bir ölçü
getirmiştir. Çünkü, şerîat-ı İslâmiyye sırât-ı müstekímdir. İnsânın bütün ef‘ál,
akvâl ve ahvâlini ifrât ve tefrîtten muhâfaza edip hadd-i vasat üzere istikámete
sevk etmiştir. Her şeyin ifrât ve tefrîti muzırdır.
Meselâ, kişi dâimâ
havf ve recâ, ya‘nî korku ve ümîd ortasında bulunmalı. İkisinden herhangi
birisi ifrât veyâ tefrît mertebesinde olsa, sırât-ı müstekímden çıkar ve ákıbeti
zarardır. Eğer bir kişide korku ifrât mertebesinde, ümîd ise tefrît
mertebesinde olsa, o kişi ye’se düşüp rahmet-i İlâhiyyeden ümîd keserek
rahmetten mahrûm kalır. Eğer korku tefrît mertebesinde, ümîd ise ifrât
mertebesinde olsa, o kişi, rahmet-i İlâhiyye ile mağrûr olup azâb-ı İlâhîye ma‘rûz kalır.
Aynen bunun gibi; záhiren
Müslümân görünen insânlar, gizli kötü ahlâk sáhibi olabilir. Hattâ, nîfâk ve
hıyânet gibi en kötü ahlâkları da taşıyabilir. Bundan dolayı, mü’min, Müslümânlara
karşı hüsn-i zan ve sû-i zan ortasında bulunmalıdır ki, gizli kötü ahlâk sáhibi
olan kimselerden gelebilecek zararlardan kendisini koruyabilsin. Eğer bu
dengeyi sağlamayıp bunlardan ifrât veyâ tefrît mertebesinde bulunsa, sırat-ı müstekímden
çıkar ve ákıbeti zarardır. Şöyle ki:
Eğer bir kişide insânlara karşı hüsn-i zan
ifrât mertebede ve sû-i zan tefrît mertebede olursa, herkese inanıp i‘timâd
eder; onun malı, canı, ırzı, nâmûsu ve hattâ en tehlikelisi, dîni ve âhireti záyi‘
olur.
İşte, bu düstûra
binâen, eğer bir kişi, husúsan ulemâ-i sû’, meşâyih-i sû’ ve ümerâ-i sûün
kesretle bulunduğu bu âhirzamânda, i‘timâd ve intisâb ettiği kişilere karşı
ifrât mertebede hüsn-i zan beslese; onlardan zarar görebilir. O hâlde, bu husúsa
çok dikkat edip tâbi‘ olduğu eşhásın ef‘ál, akvâl ve ahvâlini mutlak doğru
olarak kabûl etmemeli, edille-i şer‘ıyye ile ölçmelidir. Eğer onların ef‘ál, akvâl
ve ahvâli, edille-i şer‘ıyyeye muvâfık ise kabûl etmeli, muhálif ise reddetmeli
ve onları rehber edinmemelidir.
Evet, hîç bir asır, içinde
bulunduğumuz asır kadar fitnekâr olmamıştır. Zîrâ, bu asırda bâtıl, hak súretinde
kendini gösteriyor. Kişi, îmân ile küfrü, hak ile bâtılı biribirinden tefrîk
edemiyor, küfre ve dalâlete tarafdâr oluyor. Düşmânını dost bilerek onunla
berâber bulunuyor. İşte, Bedîuzzamân Hazretleri bu asır insânlarının bu
yarasını fark etmiş ve en büyük ıztırâbı bundan dolayı çektiğini gelecek
ifâdeleriyle bildirmiştir:
“Bana
ıztırâb veren, yalnız İslâm’ın ma‘rûz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler
háricden gelirdi; onun için mukávemet kolaydı. Şimdi, tehlike içeriden geliyor.
Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukávemet güçleşti. Korkarım ki, cem‘ıyyetin
bünyesi buna dayanamaz. Çünkü, düşmânı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen
en büyük hasmını dost zanneder. Cem‘ıyyetin basíret gözü böyle körleşirse, îmân
kalesi tehlikededir. İşte, benim ıztırâbım, yegâne ıztırâbım budur. Yoksa, şahsımın
ma‘rûz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeğe bile vaktim yoktur. Keşke bunun
bin misli meşakkate ma‘rûz kalsam da, îmân kalesinin istikbâli selâmette olsa!”[6]
Eğer insânlara karşı
hüsn-i zannı tefrît mertebede ve sû-i zannı ifrât mertebede olursa, herkese tenkídle
bakar, bed nazarlı, ayıb araştırıcı ve i‘timâdsız olur; bu sebeble insânlar vâsıtasıyla
ona gelecek hayır ve menfaatten mahrûm kalır.
Husúsan bu sû-i
zannın ifrât mertebesinin en tehlikeli netîcesi, selef-i sálihîn ve ulemâ-i
İslâm hakkında sû-i zan ederek onlara karşı i‘timâdını kaybedip onların cadde-i
kübrâsından ayrılarak evhâm ve dalâlete düşmektir. Selef-i sálihîne karşı i‘timâdını
kaybeden bu kimseler, bu asırda edille-i şer‘ıyyeyi mihenk edinen ve
hizmetlerini buna binâ eden hakíkí álimleri de dinlemezler ve onlara karşı da
sû-i zanda bulunurlar, bu sebeble hak ve hakíkati de öğrenemezler.
Üstâd Bedüzzamân da
bu mes’eleyi “Münâzarât” isimli eserinde şarktaki aşîretlerle
yaptığı bir muhâverede şöyle îzáh etmektedir.
“(S - Neden
bunların umûmuna fenâ diyorsun; hâlbuki, bizim hayr-háhımız) hayrımızı
ister (gibi görünüyorlar?) Kullanılan “bunların” kelimesi
sâdece o günküleri değil, son asrın bütün zálim idârecilerini kasdediyor.
“(C - Hîç bir müfsid) bozguncu
(“Ben müfsidim” demez, dâimâ súret-i haktan görünür) haktan yana imiş
gibi davranır. (Yâhúd) samîmîdir, ama câhil olduğu için (bâtılı hak
görür. Evet, kimse demez “Ayranım turşdur”) ekşidir. (Fakat, siz mehakke)
galât ta‘bîrle mehenge, ya‘nî Kitâb ve Sünnete (vurmadan almayınız!) “Mehakk”
kelimesi Arabca “sürtüşme” meâlindeki “hakk”den
alınmadır. Deve uyuz olunca bedevîler bir ağaç koyarlar, uyuz hayvân da ona
sürtünür. İşte, devenin sürtündüğü o ağaç parçasına “mehakk”
denir. Sonradan bu kelime yerine galât-ı meşhûr olarak “mehenk”
kullanılır olmuştur. Örf-i nâsta ise “mehakk”, maddenin altın
olup olmadığını anlama áletine denmektedir.
“(Zîrâ, çok silik
söz) geçersiz paranın (ticârette) gezmesi gibi, gûyâ hak nâmına
ortalıkta (geziyor. Hattâ, benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-i zan
edip tamâmını) körü körüne (kabûl etmeyiniz. Belki, ben de müfsidim, veyâ
bilmediğim hâlde ifsâd ediyorum?) Niye her gördüğünüze veyâ duyduğunuza
delîlsiz inanıyorsunuz? (Öyle ise, her söylenen sözün kalbe girmesine yol
vermeyiniz!
“İşte, size söylediğim sözler hayâlin elinde kalsın;) biraz
üzerinde düşünün; (mehakke) ya‘nî mehenge (vurunuz;) sözlerimi Kitâb
ve Sünnet ölçüleri ile değerlendiriniz; (eğer altın çıktıysa) şerîata
muvâfık ise (kalbde saklayınız), o sözlere sâhip çıkınız. (Bakır
çıktıysa, ) Kitâb ve Sünnete uygun değilse, (çok gıybeti üstüne ve bedduáyı
arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz!..) Sâdece benim sözlerim
için değil, duyduğunuz her söz için bu yolu ta’kîb ediniz ki, müfsidler veyâ
müfsidlere aldanmış zavallılar sizi de kandırmasınlar…
“(S - Nasıl
anlayacağız, biz câhiliz, sizin gibi ehl-i ilmi taklîd ederiz?) Kabahat
sizde sayılır!..
“(C – Çendân) gerçi
(câhilsiniz, ) ilim tahsíl etmemişsiniz, (fakat ákılsınız) zekânız
gáyet yerinde. (Hanginizle “zebîb”, ya‘nî üzümü paylaşsam, (zekâvetiyle) bana
hîle edebilir.) Paylaştığımız üzümün çoğunu ve güzellerini kendinize
alabilirsiniz. (Demek, cehliniz) câhilliğiniz (özür değil)dir! (İşte,
müştebeh) biribirine benzeyen (ağaçları)n aralarındaki farkı (gösteren,
semereleridir) meyveleridir. Görünüşte biribirine benzeyen insânları ayıran
unsur ise amelleridir. Kimin dediği ve yaptığı şerîata uygunsa ona bakınız. (Öyle
ise,) bu ölçülere göre (benim ve onların fikirlerimizin netîcelerine
bakınız. İşte, birisinde) benim söylediklerimin tatbîk edilmesi hâlinde
ortaya çıkacak olan (istirâhat ve itáattir,) ben Müslümânların Kur’ân
etrâfında toplanarak mü’minlerin istirâhatinin te’mîn edilmesini ve insânların
şûrâ-yı şer‘íye itáat etmelerini istiyorum; Kitâb ve Sünnete dayanmayan (ötekisinde)
ise, ağzı ne kadar güzel lâf yaparsa yapsın, söylediklerinin netîcesinde bu
Müslümân millet için (ihtilâf ve zarar saklanmıştır.) Şûrâ-yı şer‘í
sistemi Kitâb ve Sünnete dayanarak istibdâdı kırdığı için, zálimler durur, mazlûmlar
râhat eder. Üstâd, küçük dâirede ve diyânet áleminde Risâle-i Nûr’un geleceğini,
siyâset álemindeki büyük dâirede de yüz sene sonraki şerîatın tatbîk edileceği
zamânı hissederek söylemiş. Ferdî istibdâdlar ve sonra gelen cem‘ıyyet istibdâdları
ise ihtilâf ve zarardan başka bir güzel netîceye sebeb olmamışlardır.”[7]
Hulâsa: İslâm dîninde mü’minlere
karşı hüsn-i zanda bulunmak esâstır. Bununla berâber, kişinin canını, malını, ırz
ve nâmûsunu, dîn, dünyâ ve âhiretini muhâfaza için insânlara karşı sû-i zanda
bulunması da câizdir ve bu Peygamberimizin emridir. Resûl-i Ekrem (asm) bu
konuda şöyle buyurur:
“Sû-i zan ile, insânlardan
gelebilecek zararlardan korununuz.”[8]
O hâlde, hüsn-i zanla me’mûr olduğumuz gibi; ba‘zan sû-i zan ile de me’mûruz. İslâm dîni bütün ef‘ál, akvâl ve ahvâlimizde vasat mertebede bulunup ifrât ve tefrîtten sakınmayı emrettiği gibi; hüsn-i zan ve sû-i zan mes’elesinde dahi vasat mertebede bulunmayı, ifrât ve tefrîtten sakınmayı bizlere emretmektedir. Şerîat bir ölçüdür. Dünyâ ve âhiret saádetimiz için bütün ef‘ál, akvâl ve ahvâlimizin şerîat ölçüsüne muvâfık olması şart olduğu gibi, mü’minlere karşı hüsn-i zan veyâ sû-i zanda bulunmamız da o şerîat ölçüsüne muvâfık olması, hüsn-i zan ile sû-i zannın dengede bulunması şarttır. Evvel emirde mü’min, bir Müslümânla karşılaştığı zamân hemen tam ma‘nâsıyla ona i‘timâd etmez. Yüzde elli “Beni aldatabilir, bana zararı dokunabilir”; yüzde elli ise “Güvenilir biridir, bana menfaati dokunabilir” nazarıyla bakmalı. Şerîat ölçüsüyle o adamı tartmalı. Tecrübeler netîcesinde o kimsenin ehl-i salâh ve güvenilir biri olduğu husúsunda tam kanâat getirirse, o zamân ona i‘timâd etmeli. Husúsan dîn nâmına herkese i‘timâd etmemelidir. Çünkü, ba‘zan sálih zannettiği kimse, tálih çıkabilir.
[1]
Sünûhât, Tulûát, İşârât, s. 25.
[2]
Hucurât Sûresi, 49:12, Ömer Nasûhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Álîsi
Ve Tefsîri.
[3]
El-Bahru’l-Muhît.
[4]
Tefsîr-i Kurtubî.
[5]
Rûhu’l-Meánî (Âlûsî) .
[6]
Târîhçe-i Hayât, Tahlîller, s. 603.
[7]
Münâzarât ve Şerhi, s. 120-121.
[8]
Ahmed b. Hanbel, Beyhekí.