Anasayfa > Makale > Hz. İsâ (as) cism-i beşerîsiyle bizzât gelecek mi?
Hz. İsâ (as) cism-i beşerîsiyle bizzât gelecek mi?
Şu mes’ele,
Hz. Ísâ (as)’ın âhirzamânda nüzûl edeceğine dâir Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretlerinin
bir kısım beyânâtının şerh ve îzáhı hakkındadır. Evvelâ bir mukaddime
zikredilecektir.
MUKADDİME
Mukaddime
üç kısımdan ibârettir.
BİRİNCİ
KISIM: Âhirzamânda Hz. Ísâ (as)’ın cism-i beşerîsiyle semâdan nüzûl
edeceğine dâir âyet-i kerîmeler pek çoktur. Bunlardan bir kaçını nümûne olarak
zikredeceğiz:
Birinci âyet:
وَاِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ
Âyetin
bir kavle göre ma‘nâsı: Bu kavle göre; âyet-i kerîmede geçen zamîr, Hazret-i Ísâ (as)’a râci‘dir. Âyet-i
kerîmede geçen لَعِلْمٌ kelimesi hakkında iki kırâet
mevcûddur:
1) Eğer لَعِلْمٌ okunsa ma‘nâsı şöyle olur: “Ísâ (as)’ın nüzûlüyle kıyâmetin yaklaştığı
bilinir.”
2) Eğer لَعَلَمٌ okunsa ma‘nâsı şöyle olur: “Hz. Ísâ (as)’ın nüzûlü, kıyâmetin alâmetidir.”[1]
İkinci
âyet:
وَاِنْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اِلَّا
لَيُؤْمِنَنَّ بِه۪ قَبْلَ مَوْتِه۪ۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ
شَه۪يدًاۚ
Âyetin
bir te’vîle göre ma‘nâsı: “Ehl-i
kitâbdan (ya‘nî Tevrât ve İncîl ehlinden) hîç biri yoktur ki, illâ
Hz. Ísâ (as) ölmeden evvel kendisine îmân edecektir ve kıyâmet gününde Hz. Ísâ
(as) onlara şâhidlik edecektir.”[2]
Müfessirîn-i izám, bu âyeti şöyle
açıklamışlardır: Âhirzamânda Hazret-i Ísâ (as) gelecek, Şerîat-ı Muhammediyye (asm) ile
amel edecek, cizye kabûl etmeyecek ve ehl-i edyân ona tâbi‘ olup Müslümân
olacak.
Üçüncü
âyet:
وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِى الْمَهْدِ
وَكَهْلًا وَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
Âyetin bir te’vîle göre ma‘nâsı: “O
(Hz. Ísâ ), sálihlerden olarak beşikte iken ve semâdan
nüzûl ettikten sonra insânlarla konuşacak.”[3]
Dördüncü
âyet:
وَجَاعِلُ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ
الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۚ
Âyetin
bir te’vîle göre ma‘nâsı: “Ey
Ísâ! Âhirzamânda semâdan nüzûl edip şerîat-ı Muhammediyye ile amel ettiğin
zamân, sana tâbi‘ olanları (ya‘nî Müslümânları), kıyâmete kadar
kâfirlere üstün kılacağım.”[4]
Hulâsa:
Bu âyet-i kerîmeler gösteriyor ki, Hz. Ísâ (as) kıyâmetten önce nüzûl edecektir.
Bunda şek ve şübhe yoktur. Hem Hz. Ísâ (as) âhirzamânda maddî cesediyle nüzûl
ettiğinde, ehl-i Kitâbın kısm-ı a‘zámı ona îmân edecektir. Ya‘nî, nüzûlünden
sonra Hz. Ísâ (as)’ın tâbi‘ olduğu şerîat-ı Muhammediyye (asm)’a tâbi‘ olacaklardır.
İKİNCİ
KISIM: Hz. Ísâ (as)’ın nüzûlü hakkındaki hadîsler ise mütevâtir hükmündedir
ve gáyet kesretlidir. Ezcümle:
1) Ebû
Hüreyre (ra)’den rivâyet edildiğine göre Peygamber (asm) şöyle buyurdu:
والذى نفسى بيده ليوشكن
ان ينزل فيكم ابن مريم حكما عدلا، فيكسر الصليب و يقتل الخنزير و يضع الجزية و
يفيض المال حتى لا يقبله احد حتى تكون السجدة خيرا من الدنيا و ما فيها ثم يقول
ابو هريرة واقرؤوا ان شئتم: وَاِنْ
مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِه۪ قَبْلَ مَوْتِه۪ۚ وَيَوْمَ
الْقِيٰمَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَه۪يدًاۚ
Meâli:
“Nefsimi kudret elinde tutan
Zât’a yemîn ederim ki; Meryem’in oğlu Ísâ (as)’ın ádil bir hâkim olarak aranıza
inmesi yaklaşmıştır. İnecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldırıp
İslâmdan başka bir şeyi kabûl etmeyecektir. Mal kimsenin kabûl etmeyeceği kadar
bollaşacak; bir tek secde, dünyâ ve dünyâdaki bütün şeylerden daha hayırlı
olacaktır.”
Bunu rivâyet ettikten sonra Ebû Hüreyre (ra) şöyle dedi:
“İsterseniz;
وَاِنْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ
بِه۪ قَبْلَ مَوْتِه۪ۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَه۪يدًاۚ
‘Ehl-i kitâbdan
(ya‘nî Tevrât ve İncîl ehlinden) hîç biri yoktur ki, illâ Hz. Ísâ (as) ölmeden
evvel kendisine îmân edecektir ve kıyâmet gününde Hz. Ísâ (as) onlara şâhidlik
edecektir’[5]
âyetini okuyun.”[6]
ÎZÁH:
Hadîsdeki,
“Meryem’in oğlu Ísâ (as)’ın ádil bir
hâkim olarak aranıza inmesi yaklaşmıştır” cümlesi üç hakíkate işâret
etmektedir:
Birincisi:
Hz. Ísâ (as)’ın cism-i beşerîsiyle nüzûl edeceğini bedâhetle ifâde
etmektedir. Çünkü, “ádil bir hâkim” olarak nüzûl etmesi, insânların onu maddeten
göreceğine ve o zâtın insânlar arasında hükmedeceğine işâret etmektedir. Bu ise,
cesediyle nüzûl edeceğini iktizá eder. Yoksa, Hz. Ísâ (as) çok def‘a rûhen
temessül etmiştir. Evet, İmâm-ı Ali, Selman-ı Fârisî, Şeyh Abdülkádir-i Geylânî
gibi bir çok zevât-ı áliyye, Hz. Ísâ (as) ile rûhen görüşmüşlerdir. Fakat, hadîsde
bahsedilen nüzûl, onun cism-i beşerîsiyle olan nüzûlüdür.
İkincisi:
Bahsi geçen hadîs, Hz. Ísâ (as)’ın ádil bir hâkim olarak ineceğini ifâde
etmekle, onun peygamberlik vazífesi ile değil; bir hâkim-i ádil olarak Şerîat-ı
Muhammediyye (asm) ile hükmetmek üzere nüzûl edeceğine işâret eder. Ya‘nî, Hz. Ísâ
(as) hâkim-i ádil olarak inecektir. Yoksa, risâlet vazífesiyle gelmeyecektir. Çünkü,
Resûl-i Ekrem (asm) Hátemü’l-Enbiyâdır.
مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ
وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۜ
Evet, “Muhammed (asm) sizin erkeklerinizden
birinin babası değildir. Velâkin o, Elláh’ın resûlü ve peygamberlerin
sonuncusudur”[7]
âyetinin sarâhatiyle bu hüküm kesin olduğu gibi, şu hadîs-i şerîfler de aynı
noktaya işâret buyurmaktadır:
1) “İsrâîloğullarına nebîleri rehberlik ederdi. Bir peygamber vefât
ettiğinde onu bir başkası izlerdi. Ancak, benden sonra nebî yok, yalnızca
halîfeler olacaktır.”[8]
2) “Benim, benden önce gelmiş peygamberlere nisbetle durumum
şu misâlle anlaşılabilir: Bir adam büyük bir binâ yaptırıp onu güzelce dayayıp
döşedi, fakat bir köşede bir tuğlalık boş yer bıraktı. Âhâlî binânın etrâfında
dolaşıyor, güzelliğine hayran kalıyor, fakat şunu söylemeden edemiyordu: ‘Niçin
bu tuğlanın yeri boş?’ İşte, ben o tuğla mesâbesindeyim ve peygamberlerin
sonuncusuyum.”[9]
(Ya‘nî, peygamberlik binâsı benim gelişimle tamâmlanmıştır.
Artık bir başka peygamberin doldurabileceği herhangi bir boşluk kalmamıştır.) Bu
hadîsin meâli aynen İncîl-i Metta’da mevcûddur.
3) “Ben, diğer
peygamberlere karşı altı şeyle tafdîl edildim:
“a) Bana, az kelâmla çok ma‘nâyı
fesâhatli bir súrette ifâde edebilme kábiliyyeti bahşedildi.
“ b) Düşmânlarımın kalbine Elláh
tarafından bir korku atılmakla yardım olundum.
“ c) Ganîmet bana helâl
kılındı.
“d) Arz, bana mescid ve
temizlenme vâsıtası kılındı. (Ya‘nî, benim şerîatıma göre namâz
kılan bir kimse, sâdece özel bir ibâdetháne değil, yeryüzünün herhangi bir
yerinde namâzını edâ edebilir. Ve abdest için su bulamazsa teyemmüm edebilir, ya‘nî
toprakla temizlenebilir.)
“ e) Ben, bütün insânlara peygamber ta‘yîn
edildim.
“ f) Benimle peygamberlik vazífesi son buldu.”[10]
4) “Risâlet
ve nübüvvet son bulmuştur. Benden sonra ne bir resûl, ne de bir nebî gelecektir.”[11]
5) “Ben
Muhammed’im, ben Ahmed’im, ben Mahvediciyim; küfür benimle mahvedilmektedir. Ben
toplayıcıyım; benden sonra insânlar Mahşer‘de toplanacaklar. (Ya‘nî,
benden sonra gelecek olan yalnızca kıyâmettir.) Ve ben Ákıb’im; ya‘nî, benden sonra peygamber gelmeyecektir.”[12]
6) “Elláh’ın
gönderdiği hîç bir peygamber yoktur ki, kavmini Deccâl’ın gelişi konusunda uyarmamış
olsun. Ancak Deccâl, o peygamberlerin zamânında gelmemiştir. Şimdi ben, peygamberlerin sonuncusuyum ve
siz de son ümmetsiniz. Dolayısıyla Deccâl, sizin aranızdan zuhûr edecektir.”[13]
7) “Ümmetim
içinden zuhûr edecek otuz yalancıdan her biri peygamber olduğunu iddiá edecek; oysa ben, son peygamberim. Benden sonra
peygamber yok.”[14]
Ehâdîs-i
Nebeviyyenin sarîh ifâdeleriyle; Muhammed-i Arabî (asm) “Hátemü’l-Enbiyâ”dır; ya‘nî
peygamberlerin sonuncusudur. Kendisinden sonra peygamber gelmeyecektir. Buna
binâen, Fahr-i Álem ve Sultán-ı Levlâk (asm)’ın Hátemü’l-Enbiyâ olduğunu kabûl
etmeyen ehl-i necât olamaz.
Hz. Ísâ (as), âhirzamânda cism-i beşerîsiyle semâdan nüzûl ettiğinde
peygamberlik vazífesiyle
değil, ádil bir idâreci olarak gelecektir. Ayrı bir şerîat ve vahiy ile
gelmeyecek, belki Şerîat-ı Muhammediyye (asm) ile amel edecektir.
Üçüncüsü:
Hadîsdeki, “Meryem’in oğlu Ísâ
(as)’ın ádil bir hâkim olarak aranıza inmesi yaklaşmıştır”cümlesinden
anlaşılan diğer bir ma‘nâ da; Hz. Ísâ (as)’ın Hıristiyanlar arasına değil; Müslümânlar
arasına nüzûl edeceğidir. Demek, Hz. Ísâ (as) Hıristiyanlar arasına nüzûl
etmeyecektir. Bu da gösteriyor ki; Hz. Ísâ (as)’ın dîn-i hakíkísi İslâmiyyettir,
Hıristiyanlık değildir. Bu sebeble, Hz. Ísâ (as)’ın âhirzamânda peygamber
olarak geleceğini ve Hıristiyanlığı álemde yayacağını düşünmek dalâlettir. Çünkü,
şu âyetlerin hükmü kat‘ídir:
اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ Meâli:
“Elláh
ındinde tek dîn İslâmdır.”[15]
وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪ينًا
فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُۚ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
Meâli:
“Her kim, İslâmın gayrı bir dîn ararsa, o aradığı dîn o kimseden
kabûl olunmaz ve İslâmın gayrı dîn arayan kimse âhirette zarar edenlerdendir.”[16]
وَاِذْ
اَوْحَيْتُ اِلَى الْحَوَارِيّ۪نَ اَنْ اٰمِنُوا ب۪ي وَبِرَسُول۪يۚ قَالُٓوا
اٰمَنَّا وَاشْهَدْ بِاَنَّنَا مُسْلِمُونَ
Meâli: “Hátırla o vakti ki; Havârîlere, ‘Bana
ve peygamberim Ísâ’ya îmân edin’ diye ilhâm etmiştim. Onlar da, ‘Biz Elláh’a
ve Ísâ’ya îmân ettik. Bizim Müslümân olduğumuza Sen şâhid ol!’
demişlerdi.”[17]
Demek, Hz.
Ísâ (as) ve Havârîleri Müslümândılar, Hıristiyan değildiler… Daha bunlar gibi
pek çok âyât-i Kur’âniyye ve ehâdîs-i şerîfenin hükmünce, Elláh ındinde tek dîn
İslâm’dır. Hz. Ísâ (as) da bütün peygamberler gibi Müslümândır. Hıristiyanlık
ve Yahûdîlik ise, Hz. Ísâ ve Hz. Mûsâ aleyhimüsselâmın vâsıtasıyla gelen dînler
değil, ahbâr ve ruhbânın ihdâs ettiği bâtıl dînlerdir. O hâlde, âhirzamânda Hz.
Ísâ (as) gelecek ve dîn-i hakíkísi olan İslâmiyyeti insânlara kabûl ettirecek
ve Kur’ân’ın nassıyla tahrîf edilmiş olan Hıristiyanlığı kaldırıp, dîn-i İslâm’ı
cihâna hâkim edecektir. Hem ayrı bir şerîat getirmeyecek, Şerîat-ı Muhammediyye
(asm) ile amel edecektir. Çünkü, Resûl-i Ekrem (asm) son peygamberdir ve onun
şerîatı kıyâmete kadar devâm edecek ve nesh olmayacak son şerîattır.
Hadîsde
geçen “haçı kıracak” ifâdesinden murâd; haça karşı yapılan takdîsi
ve ta‘zími kaldıracak demektir.
Yine hadîsde
geçen “domuzu öldürecek” ifâdesinden murâd; Hıristiyanlar, domuzu
zebh ediyorlar; ya‘nî eti helâl olan hayvanları kestikleri gibi, domuzu da
helâl kabûl edip öyle kesiyorlar. Böylelikle domuzun helâl olduğunu i‘tikád
ediyorlar ve domuzu en‘ám (koyun, keçi, deve, sığır) gibi besliyorlar. Hâlbuki,
domuz etinin harâm olması İncîl’de dahi mevcûd idi. Hz. Ísâ (as) ise; nüzûl
ettiği vakit, Hıristiyanların bu bâtıl i‘tikádını ortadan kaldıracak ve asıl
hükm-i İlâhî olan domuzun harâmiyyetine hükmedecektir.
Hem yine
hadîsde geçen “cizyeyi kaldıracak” ifâdesinden murâd; İslâmdan başka
bir şeyi kabûl etmeyecek demektir. Ya‘nî, Yahûdî ve Hıristiyanların, cizye
vermek mukábilinde kendi dînleri olan Yahûdîlik ve Hıristiyanlık dînlerinde
kalma taleblerini kabûl etmeyecek; Müslümân oluncaya kadar onlarla harb edecektir.
2) Ebû
Hüreyre (ra)’dan gelen bir başka rivâyette de Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:
“Benimle Ísâ (as) arasında başka bir
peygamber yoktur. O inecektir. Ísâ (as) yeryüzünde 40 yıl yaşayacak, sonra
vefât edecek, cenâze namâzını da Müslümânlar kılacaktır.”[18]
3) Abdulláh
ibn-i Selâm (ra)’dan:
“Tevrât’ta Muhammed (asm)’ın sıfatı yazılıdır.
Ísâ (as)’ın sıfatı da yazılıdır ve Ísâ (as) Muhammed (asm)’ın yanına
defnedilecektir.”[19]
4) Hz. Ebû Hüreyre (ra)’dan gelen bir başka rivâyet
şöyledir:
“Meryem oğlu Ísâ nüzûl
etmedikçe kıyâmet kopmayacaktır...”[20]
5) Hz. Ebû Hüreyre (ra)’ın rivâyetine göre Resûlulláh (asm)
şöyle buyurdu:
“Meryem oğlu Ísâ aranıza
nüzûl ettiğinde ne durumda olacaksınız? O zamân imâmınız da kendi içinizde
olacak...”[21]
6) Hz. Ebû Hüreyre (ra)’ın bir başka rivâyetine göre Resûlulláh (asm)
şöyle buyurmuştur:
“Meryem
oğlu Ísâ nüzûl edecek, haçı parçalayacak, domuzu öldürecek, onun için cemâatler
namâz kılmak üzere bir araya gelecek ve halka öyle çok servet dağıtacak ki, halk
artık doyup almayacak, haracı kaldıracak, Ravha mevkıınde konaklayacak ve
buradan haccı yâhúd umreyi ya da her ikisini birden (Râvî, Resûlulláh (asm)’ın
hangisini dediği konusunda mütereddiddir) îfâ etmek üzere harekete geçecektir.”[22]
7) Hz. Ebû Hüreyre, Resûlulláh (asm)’ın, (Deccâl’ın
zuhûruyla ilgili haberleri zikrettikten sonra) şöyle dediğini rivâyet
etmektedir:
“Hazret-i Ísâ, Müslümânların
onunla (Deccâl’la) savaşmak üzere hâzırlık yapıp, saf bağlayıp
ikámede bulunulduğu sırada nüzûl edecek ve onlara namâz kıldıracaktır. Ve Elláh’ın
düşmânı (ya‘nî, Deccâl) onu görür görmez tuzun suda eridiği gibi erimeye
başlayacaktır. Eğer Ísâ, onu kendi hâline bırakırsa, öyle eriyip ölecektir. Fakat,
Elláh, onu Ísâ (as)’ın eliyle öldürecek ve Ísâ (as) mızrağı üzerindeki kanını Müslümânlara
gösterecektir.”[23]
8) Ebû
Hüreyre (ra)’den bir başka rivâyete göre Resûlulláh (sav) şöyle buyurmuştur:
“Onunla (ya‘nî,
Ísâ (as) ile) benim aramda peygamber yoktur ve o nüzûl edecektir. Şu hâlde
onu gördüğünüzde tanıyın. Orta boylu, açık tenlidir. İki parçalı sarı bir
elbise giymiş olacaktır. Saçları ádetâ üzerinden su damlıyor gibi olacaktır. Ama,
ıslak olmayacaktır. İslâm uğruna hasımlarla savaşacak, haçı kıracak, domuzu
öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır. Elláh, İslâmın dışındaki bütün ümmetlere
son vererek Ísâ (as), Deccâl’ı katledecek ve dünyâda 40 yıl kalıp vefât edecek
ve cenâze namâzını Müslümânlar kılacaktır.”[24]
9) Câbir bin Abdulláh (ra), Resûlulláh (sav)’den şöyle
işittiğini söylüyor:
“Sonra
Meryem oğlu Ísâ nüzûl edecek, Müslümânların İmâmı kendisine, ‘Gel
bize namâzda imâm ol’ diyecek. Fakat, o: ‘Hayır,
siz kendiniz biribirinize imâm olursunuz.’ O, Elláh’ın bu ümmete bahşettiği
şerefi göz önüne alarak böyle diyecektir.”[25]
10) Câbir bin Abdulláh (İbn Sayyâd'ın hadîsiyle ilgili
olarak) şöyle rivâyet ediyor:
“Sonra, Ömer ibn
el-Hattâb şunları söyledi: ‘Ey Elláh’ın Resûlü, izin ver onu öldüreyim.’
Resûlulláh (sav) cevâben şöyle buyurdu: ‘Eğer o, Deccâl ise, onu öldüremezsin. Çünkü, o, Meryem oğlu Ísâ
tarafından öldürülecektir. Eğer o, Deccâl değilse, zimmîlerden birini öldürmeye
hakkın yoktur.’ ”[26]
11) Câbir bin Abdulláh (ra), Resûlulláh (asm)’ın (Deccâl’dan
söz ederken) şöyle dediğini rivâyet ediyor:
“İşte tam o sıralarda Müslümânlar
arasında Meryem oğlu Ísâ aleyhisselâm zuhûr edecektir. Sonra insânlar namâz
için kalktıklarında kendisine sorularak, ‘Öne
geç ey Elláh’ın Rûhu ve bize namâz kıldır’ denilecek.
Fakat, o, ‘Hayır, sizin kendi imâmınız geçip namâzı
kıldırmalıdır’ diyecektir. Sabah namâzını edâ
ettikten sonra, Müslümânlar Deccâl ile savaşmaya çıkacaklardır. O yalancı, Ísâ’yı
görünce tuzun suda eridiği gibi eriyecektir. Sonra Ísâ (as) ona doğru
ilerleyecek ve onu katledecektir. Ve öyle bir durum olacaktır ki, ağaçlar ve
taşlar, ‘Ey Rûhulláh! Arkamda bir Yahûdî
gizleniyor’ diye bağıracaklardır. Ísâ (as) Deccâl’a
tâbi‘ olan herkesi öldürür.”[27]
12) Abdulláh bin Amr bin Ás (ra), Resûlulláh (sav)’in şöyle
dediğini rivâyet ediyor:
“Deccâl, ümmetimin içinde
zuhûr edecek ve kırk şu kadar yaşayacak.” Râvî
diyor ki: “Kırk gün mü, kırk ay mı, kırk yıl mı demişti, hátırlamıyorum.”
“Sonra Elláh, Meryem oğlu Ísâ (as)’ı
gönderecek. O, Urve bin Mes‘úd’a (bir sahâbi’dir) çok benzer. Deccâl’ı
ta‘kíb edip öldürecek. Sonra yedi yıl boyunca insânlar, o durumda yaşayacak ki,
iki kişi arasında ne kötü niyyet, ne de düşmânlık mevcûd olacak.”[28]
13) Huzeyfe bin Esîd el-Gıfârî (ra) anlatıyor:
“Bir def‘asında Resûlulláh
(asm) meclisimize teşrîf etti. Biz o esnâda aramızda konuşuyorduk. ‘Ne
hakkında konuşuyorsunuz?’ diye sordu. ‘Kıyâmet hakkında konuşuyorduk’ dediler. Resûlulláh (asm) : ‘On alâmet belirmedikçe kıyâmet kopmaz’ buyurdu ve sonra on âlameti saydı:
“‘1) Duman,
“‘2) Deccâl,
“‘3) Dâbbetü’l-Arz,
“ ‘4)
Güneşin batıdan doğması,
“‘5) Meryem
oğlu Ísâ’nın nüzûlü,
“‘6) Ye’cûc
ve Me’cûc,
“‘7) Üç büyük yerin batması:
Birincisi doğuda,
“‘8) İkincisi
batıda,
“‘9) Üçüncüsü
Arab Yarımadasında,
“‘10)
Aden’de çıkacak ve insânları mahşere sürükleyecek bir yangın.’ ”[29]
14) Resûlulláh (asm)’ın âzâdlısı
Sevbân şöyle rivâyet ediyor:
“Resûlulláh
(sav) şöyle buyurdu: ‘Elláh, ümmetimden
iki orduyu Cehennem azâbından korumuştur. Hindistan’ı fethedecek ordu ile
Meryem oğlu Ísâ (as)’la birlikte olacak ordu.’ ”[30]
15) Mücemmi bin Cârîye el-Ensárî (ra) diyor ki: “Resûlulláh (sav)’in şöyle dediğini işittim:
‘Meryem'in oğlu Ísâ (as), Lud
kapısında Deccâl’ı öldürecek.’
”[31]
16) Ebû Umâme el-Bâhilî (Deccâl’ı uzun bir hadîs içinde
zikrederken) şöyle rivâyet ediyor:
“Müslümânların İmâmının
tam sabah namâzı için öne çıkacağı sırada Meryem oğlu Ísâ (as) aralarına
girecek. İmâm, o öne geçsin (namâzı kıldırsın) diye adımını geri
atacak, fakat Ísâ (as), onun omuzları arasına elini koyup şöyle diyecek: ‘Hayır,
siz kıldırmalısınız. Çünkü, cemâat size uymak için toplandı.’
“Bunun üzerine İmâm namâzı
kıldıracak. Selâm verildikten sonra Ísâ (as) şöyle diyecek: ‘Kapıyı
açın.’
“Kapı açılacak, karşılarına
70.000 silâhlı Yahûdîyle Deccâl çıkacak. O, Ísâ (as)’a bakar bakmaz tuzun suda
eridiği gibi erimeye başlayacak ve kaçacaktır. Ísâ (as) şöyle diyecek:
‘Sana öyle bir nefes edeceğim ki, seni öldürecek.’
“Sonra onu Lud kapısının
doğu yakasında mağlûb edecek ve Elláh, Yahûdîleri yenilgiye uğratacak... Ve
yeryüzü tıpkı kabın suyla dolması gibi Müslümânlarla dolacak. Bütün dünyâ aynı
kelimeyi zikredecek, ona uyacak ve Elláh’dan başkasına ibâdet edilmeyecektir.”[32]
17) Osmân bin Ebi el-Ás (ra) şöyle diyor: Resûlulláh (asm)’ın
şöyle dediğini işittim:
“... ve Meryem oğlu Ísâ
sabah namâzı vaktinde inecek. Müslümânların İmâmı şöyle diyecek: ‘Ey
Rûhulláh! Namâzı kıldır!’
“ Ísâ
(as) şöyle cevâblayacak: ‘Bu ümmetin ferdleri biribirine imâm
olur.’
“Sonra imâm öne geçip namâzı
kıldıracak. Namâzdan sonra Ísâ (as) silâhını alıp Deccâl’e doğru yola çıkacak. Deccâl,
Ísâ (as)’ı görünce kurşun gibi eriyecek. Ísâ (as), silâhıyla onu öldürecek ve Deccâl’ın
arkasındakiler panik içinde kaçacak, fakat gizlenecek yer, kaçacak delik
bulamayacaklardır. Hattâ, ağaçlar seslenecek: ‘Ey
mü’min! İşte arkamda bir Yahûdî var.’ ”[33]
18) Semüre bin Cündüb (ra) (uzun bir hadîsde) rivâyet
etmiştir ki, Resûlulláh (asm) şöyle dedi:
“Sonra o sabah Meryem oğlu
Ísâ (as), Müslümânlarla bir olacak ve Elláh, Deccâl ile ordusunu hezîmete
uğratacaktır. Hattâ, duvarlar ve ağaç kökleri haykıracaktır: ‘Ey
mü’min, bir kâfir arkamda saklanıyor, gel onu öldür!’
”[34]
19) Imrân bin Husayn (ra), Resûlulláh (asm)’ın şöyle
dediğini rivâyet ediyor:
“Elláh’ın hükmü gelip
Meryem oğlu Ísâ (as) nüzûl edinceye kadar, dâimâ hak üzere sebât eden ve düşmânları
mağlûb eden ümmetimden bir grup olacaktır.”[35]
20) Hz. Áişe (ra), (Deccâl haberi ile ilgili olarak) şöyle
rivâyet etmiştir:
“Sonra Ísâ inecek ve Deccâl’ı
öldürecek. Bundan sonra Ísâ yeryüzünde ádil bir imâm ve hak tanır bir idâreci
olarak kırk yıl kalacaktır.”[36]
21) Hz. Huzeyfe bin Yemân
(ra), (Deccâl’den bahsederken) diyor ki:
“Sonra Müslümânlar namâz
için kalktıklarında Meryem oğlu Ísâ (as) tam önlerine inecek ve Müslümânlara
kendisiyle Elláh düşmânı arasından çekilmelerini söyleyecek... Ve Elláh, Müslümânları
Deccâl’ın safındakilere karşı musallat edecek ve Müslümânlar da onlara ağır
kayıplar verdireceklerdir. Hattâ, iş o noktaya varacak ki, ağaçlar ve taşlar
şöyle haykıracaklar: ‘Ey Abdulláh! Ey Abdurrahmân! Ey Müslümân!
Burada bir Yahûdî saklanıyor, öldür onu!’
“Böylece Elláh onları
helâk edecek, Müslümânları da muzaffer edecektir. Onlar da haçı kıracaklar, domuzu
öldürecekler ve cizyeyi kaldıracaklardır.”[37]
Hulâsa:
Bu 21
hadîsin tamâmı, Resûlulláh (asm)’ın ashâbından 14’üne dayandırılmış
ve en mu‘teber ve sahîh hadîs mecmûalarında sahîh isnâdlarla zikredilmiştir. Gerçi
bunlardan başka aynı mevzú‘ ile alâkalı bir çok hadîs vardır. Ancak biz, yalnızca
râvî zinciri yönünden en sahîh olan yirmi bir tânesini zikretmekle yetindik.
Evet, Hz.
Ísâ (as)’ın cism-i beşerîsiyle semâvâttan nüzûlü hakkında yüzden fazla hadîs-i
şerîf mevcûddur. Bu hadîsler sarâhaten ifâde ediyor ki; Âhirzamânda Hazret-i Ísâ (as)’ın
şahs-ı ma‘nevîsi değil; bi’z-zât şahs-ı maddîsi nâzil olacaktır. Bu
sebeble, Hz. Ísâ (as)’ın cism-i beşerîsiyle semâvâttan nüzûlünü inkâr etmek, yüzer
Ehâdîs-i Nebeviyyeyi inkâr etmek demektir.
ÜÇÜNCÜ
KISIM: Ulemâ-i İslâm’ın bu mevzú‘ hakkındaki beyânâtına dâirdir. Ehl-i
Sünnetin en mu‘teber akíde kitâblarından “Şerhü’l-Akídeti’t-Tahaviyye”de şöyle
denilmektedir:
نؤمن باشراط الساعة: من
خروج الدجال و نزول عيسى ابن مريم عليه السلام من السماء و نؤمن بطلوع الشمس من
مغربها و خروج من دابة الارض من موضعها
“Biz (Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat) kıyâmet
alâmetlerine îmân ederiz. Bunlar: Deccâl’ın hurûcu, Meryem oğlu Ísâ (as)’ın
semâdan nüzûlü, güneşin batıdan doğması ve Dâbbetü’l-Arz’ın çıkması...”[38]
İmâm
Nesefî de şöyle demektedir:
و ما اخبره النبى عليه
السلام من اشراط الساعة من خروج الدجال و دابة الارض و ياجوج و ماجوج و نزول عيسى
عليه السلام من السماء و طلوع الشمس من مغربها فهو حق
“Resûl-i Ekrem (asm)’ın haber verdiği
eşrât-ı kıyâmetten (kıyâmet alâmetlerinden) Deccâl’ın, Dâbbetü’l-Arz’ın, Ye’cûc
ve Me’cûc’ün hurûcu, Hz. Ísâ (as)’ın semâdan nüzûlü ve güneşin batıdan doğuşu
haktır.”[39]
Üstâd Bedîuzzamân Saíd Nursî Hazretleri de bütün muhakkık ulemâ-i İslâm gibi, âhirzamânda Hazret-i Ísâ (as)’ın cism-i beşerîsiyle nâzil olacağını ve bi’z-zât kendisi, şahs-ı Deccâl’ı öldüreceğini Risâle-i Nûr’un müteaddid yerlerinde haber vermiştir. Şöyle ki:
“Hadîs-i sahîhte rivâyet edilen, ‘Hazret-i Ísâ aleyhisselâmın geleceğini ve Şerîat-ı İslâmiyye ile amel edeceğini, Deccâl’ı öldüreceğini’, îmânı zaíf olanlar istib‘ád ediyorlar. Onun hakíkatı îzáh edilse, hîç istib‘ád yeri kalmaz. Şöyle ki:
“O hadîsin ve Süfyân ve Mehdî hakkındaki hadîslerin ifâde ettikleri ma‘nâ budur ki: Âhirzamânda dînsizliğin iki cereyânı kuvvet bulacak:
“Birisi: Nifâk perdesi altında, Risâlet-i Ahmediyye (asm)’ı inkâr edecek Süfyân nâmında müdhiş bir şahıs, ehl-i nifâkın başına geçecek, şerîat-ı İslâmiyyenin tahrîbine çalışacaktır. Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nûrânîsine bağlanan, ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beytten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı nûrânî, o Süfyân’ın şahs-ı ma‘nevîsi olan cereyân-ı münâfıkáneyi öldürüp dağıtacaktır.
“İkinci cereyân ise: Tabiıyyûn, maddiyyûn felsefesinden tevellüd eden bir cereyân-ı nemrûdâne, gittikçe âhirzamânda felsefe-i maddiyye vâsıtasıyla intişâr ederek kuvvet bulup, Ulûhiyyeti inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir pâdişâhı tanımayan ve ordudaki zábitán ve efrâd onun askerleri olduğunu kabûl etmeyen vahşî bir adam, herkese, her askere bir nev‘í pâdişâhlık ve bir gûnâ hâkimiyyet verir. Öyle de: Elláh’ı inkâr eden o cereyân efrâdları, birer küçük Nemrûd hükmünde nefislerine birer rubûbiyyet verir. Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma ve manyetizmanın hâdisâtı nev‘ınden müdhiş hárikalara mazhar olan Deccâl ise; daha ileri gidip, cebbârâne súrî hükûmetini bir nev‘í rubûbiyyet tasavvur edip Ulûhiyyetini i‘lân eder. Bir sineğe mağlûb olan ve bir sineğin kanadını bile îcâd edemeyen áciz bir insânın Ulûhiyyet da‘vâ etmesi, ne derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu ma‘lûmdur.
“İşte, böyle bir sırada, o cereyân pek
kuvvetli göründüğü bir zamânda, Hazret-i Ísâ aleyhisselâmın şahsıyyet-i ma‘neviyyesinden ibâret olan hakíkí Ísevîlik
dînî zuhûr edecek, ya‘nî rahmet-i İlâhiyyenin semâsından nüzûl edecek; hâl-i hâzır
Hıristiyanlık dîni o hakíkata karşı tasaffî edecek, hurâfâttan ve tahrîfâttan
sıyrılacak, hakáik-ı İslâmiyye ile birleşecek; ma‘nen Hıristiyanlık bir nev‘í
İslâmiyyete inkılâb edecektir. Ve Kur’ân’a iktidâ ederek, o Ísevîlik şahs-ı ma‘nevîsi
tâbi‘ ve İslâmiyyet metbû‘ makámında kalacak; dîn-i hak bu iltihâk netîcesinde azím bir kuvvet bulacaktır. Dînsizlik
cereyânına karşı ayrı ayrı iken mağlûb olan Ísevîlik ve İslâmiyyet, ittihâd netîcesinde, dînsizlik cereyânına galebe
edip dağıtacak isti‘dâdında iken; álem-i
semâvâtta cism-i beşerîsiyle bulunan
şahs-ı Ísâ aleyhisselâm, o dîn-i hak cereyânının başına geçeceğini, bir
Muhbir-i Sádık, bir Kádir-i Külli Şey’in va‘dine istinâd ederek haber vermiştir.
Mâdem haber vermiş, haktır; mâdem Kádir-i Külli Şey va‘d etmiş, elbette
yapacaktır.
“Evet, her vakit semâvâttan melâikeleri yere gönderen ve ba‘zı vakitte insân súretine vaz‘ eden (Hazret-i Cibrîl'in ‘Dıhye’ súretine girmesi gibi) ve rûhânîleri Álem-i Ervâh’tan gönderip beşer súretine temessül ettiren; hattâ ölmüş evliyâların çoklarının ervâhlarını cesed-i misâliyle dünyâya gönderen bir Hakîm-i Zü’l-Celâl, Hazret-i Ísâ aleyhisselâmı, Ísâ dînine áid en mühim bir hüsn-i hátimesi için, değil semâ-i dünyâda cesediyle bulunan ve hayâtta olan Hazret-i Ísâ, belki álem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakíkaten ölseydi, yine şöyle bir netîce-i azíme için ona yeniden cesed giydirip dünyâya göndermek, o Hakîm’in hikmetinden uzak değil… Belki onun hikmeti öyle iktizá ettiği için va‘d etmiş ve va‘d ettiği için elbette gönderecek.
“Hazret-i Ísâ aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakíkí Ísâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havâssı, nûr-i îmân ile onu tanır. Yoksa, bedâhet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.”[40]
“Hem álem-i insâniyyette inkâr-ı Ulûhiyyet niyyetiyle medeniyyet ve mukaddesât-ı beşeriyyeyi zîr u zeber eden Deccâl komitesini, Hazret-i Ísâ aleyhisselâmın dîn-i hakíkísini İslâmiyyetin hakíkatıyla birleştirmeye çalışan hamiyyetkâr ve fedâkâr bir Ísevî cemâatı nâmı altında ve ‘Müslümân Ísevîleri’ ünvânına lâyık bir cem‘ıyyet, o Deccâl komitesini, Hazret-i Ísâ aleyhisselâmın riyâseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı Ulûhiyyetten kurtaracak.”[41]
“Kat‘í ve sahîh rivâyette var ki: ‘Ísâ aleyhisselâm büyük Deccâl’ı öldürür.’ Ve’l-ilmü ındelláh, bunun da iki vechi var:
“Bir vechi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidrâcî hárikalarıyla kendini muhâfaza eden ve herkesi teshír eden o dehşetli Deccâl’ı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hárika ve mu‘cizâtlı ve umûmun makbûlü bir zât olabilir ki: O zât, en ziyâde alâkadâr ve ekser insânların peygamberi olan Hazret-i Ísâ aleyhisselâmdır.
“İkinci vechi şudur ki:
Şahs-ı Ísâ aleyhisselâmın kılıncı ile maktûl olan şahs-ı Deccâl’ın teşkîl
ettiği dehşetli maddiyyûnluk ve dînsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı ma‘nevîsini
öldürecek ve inkâr-ı Ulûhiyyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak Ísevî rûhânîleridir
ki; o rûhânîler, dîn-i Ísevî’nin hakíkatını hakíkat-ı İslâmiyye ile mezc ederek
o kuvvetle onu dağıtacak, ma‘nen öldürecek. Hattâ, ‘Hazret-i
Ísâ aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdî’ye namâzda iktidâ eder, tâbi‘ olur’ diye
rivâyeti bu ittifâka ve hakíkat-ı Kur’âniyyenin metbûıyyetine ve hâkimiyyetine
işâret eder.”[42]
“Âhirzamânda Hazret-i Ísâ (as)
nüzûlüne ve Deccâl’ı öldürmesine áid ehâdîs-i sahîhanın ma‘nâ-yı hakíkíleri
anlaşılmadığından, bir kısım záhir ulemâlar, o rivâyet ve hadîslerin záhirine
bakıp şübheye düşmüşler; veyâ sıhhatini inkâr edip veyâ hurâfevârî bir ma‘nâ
verip ádetâ muhâl bir súreti bekler bir tarzda, avâm-ı müslimîne zarar verirler.
Mülhidler ise, bu gibi záhirce akıldan çok uzak hadîsleri serrişte ederek, hakáik-ı
İslâmiyyeye tezyîfkârâne bakıp taarruz ediyorlar. Risâle-i Nûr, bu gibi
ehâdîs-i müteşâbihenin hakíkí te’vîllerini Kur’ân feyziyle göstermiş. Şimdilik nümûne
olarak bir tek misâl beyân ederiz. Şöyle ki:
“ ‘Hazret-i Ísâ (as) Deccâl ile mücâdelesi zamânında, Hazret-i Ísâ onu öldüreceği vakitte, on arşın yukarıya atlayıp sonra kılıncı onun dizine yetiştirebilir derecesinde, vücûdca o derece Deccâl’ın heykeli Hazret-i Ísâ’dan büyüktür’ diye meâlinde rivâyet var. Demek, Deccâl, Hazret-i Ísâ aleyhisselâmdan on, belki yirmi misli yüksek kámetli olmak lâzım gelir. Bu rivâyetin záhir ifâdesi sırr-ı teklîfe ve sırr-ı imtihâna münâfî olduğu gibi, nev-ı beşerde cârî olan ádetulláha muvâfık düşmüyor.
“Hâlbuki, bu rivâyeti, bu hadîsi, -hâşâ- muhâl ve hurâfe zanneden zındıkları iskát ve o záhiri ayn-ı hakikat i‘tikád eden ve o hadîsin bir kısım hakíkatlarını gözleri gördükleri hâlde daha intizár eden záhirî hocaları dahi îkáz etmek için, o hadîsin bu zamânda da ayn-ı hakíkat ve tam muvâfık ve mahz-ı hak müteaddid ma‘nâlarından bir ma‘nâsı çıkmıştır. Şöyle ki:
“Îsevîlik dînî ve o dînden gelen ádât-ı müstemirresini muhâfaza hesâbına çalışan bir hükûmet ile, resmî i‘lânıyla, zulmetli pis menfaati için dînsizliğe ve bolşevizme yardım edip tervîc eden diğer bir hükûmet ki, yine hasîs menfaati için İslâmlarda ve Asya’da dînsizliğin intişârına tarafdâr olan fitnekâr ve cebbâr hükûmetlerle muhârebe eden evvelki hükûmetin şahs-ı ma‘nevîsi temessül etse ve dînsizlik cereyânının bütün tarafdârları da bir şahs-ı ma‘nevîsi tecessüm eylese, üç cihetle, bu müteaddid ma‘nâları bulunan hadîsin, bu zamân aynen bir ma‘nâsını gösteriyor. Eğer o gálib hükûmet netîce-i harbi kazansa, bu işârî ma‘nâ dahi bir ma‘nâ-yı sarîh derecesine çıkar. Eğer tam kazanmasa da, yine muvâfık bir ma‘nâ-yı işârîdir.
“Birinci Cihet: Dîn-i Ísevînin hakíkísini esâs tutan Ísevî rûhânîlerin cemâati ve onlara karşı dînsizliği tervîce başlayan cemâat tecessüm etseler, bir minâre yüksekliğinde bir insânın yanında bir çocuk kadar da olamaz.
“İkinci Cihet: Resmî i‘lânıyla, ‘Elláh’a istinâd edip dînsizliği kaldıracağım, İslâmiyyeti ve İslâmları himâye edeceğim’ diyen bir hükûmet yüz milyon küsûr iken, dört yüz milyona yakın nüfûsa hükmeden bir diğer devlete ve dört yüz milyon nüfûsa yakın ve onun müttefikı olan Çin’e ve Amerika’ya ve onlar ise záhir ve müttefik oldukları olan bolşeviklere gálibâne, öldürücü darbe vuran o hükûmetteki muhârib cemâatin şahs-ı ma‘nevîsi ile, mücâdele ettiği dînsizlerin ve tarafdârlarının şahs-ı ma‘nevîleri tecessüm etse, yine minâre boyunda bir insâna nisbeten küçük bir insânın nisbeti gibi olur. Bir rivâyette, ‘Deccâl dünyâyı zabteder’ ma‘nâsı; ekseriyyet-i mutlaka ona tarafdâr olur demektir. Şimdi de öyle oldu.
“Üçüncü Cihet: Eğer küre-i Arz’ın dört kıt‘aları içinde en küçüğü olan Avrupa’nın ve bu kıt‘anın da dörtte biri olmayan bir hükûmetin memleketi; ekser Asya, Afrika, Amerika, Avustralya’ya karşı gálibâne harb ederek Hazret-i Ísâ’nın vekâletini da‘vâ eden bir devletle berâber dîne istinâd edip çok müstebidâne olan dînsizlik cereyânlarına karşı semâvî paraşütlerle muhârebe ve mücâdele eden o hükûmet ile ötekilerin şahs-ı ma‘nevîleri insân súretine girse; cerîdelerin eskiden beri yaptıkları gibi, devletlerin kuvvetlerini ve hükûmetlerin derecelerini göstermek nev‘ınden o ma‘nevî şahıslar dahi rû-yi zemîn cerîdesinde, bu asır sahîfesinde birer insân súretinde tersîm ve tasvîrleri gibi temessül etseler; aynen ve tam tamına hadîs-i şerîfin mu‘cizâne ihbâr-ı gaybî nev‘ınden beyân ettiği hâdise-i âhirzamânın tam bir ma‘nâsı çıkıyor.
“Hattâ, şahs-ı Ísâ (as)’ın semâvâttan nüzûlü işâretiyle bir ma‘nâ-yı işârîsi olarak, Hazret-i Ísâ (as)’ı temsîl ederek ve nâmına hareket eden bir táife dahi, şimdiye kadar işitilmemiş ve görülmemiş bir tarzda tayyârelerle, paraşütlerle semâdan bir belâ-yı semâvî gibi nüzûl ettiriyor; düşmânların arkasına indiriyor. Hazret-i Ísâ’nın nüzûlünün maddeten bir misâlini gösteriyor.
“Evet, o hadîs-i şerîfin ifâdesiyle,
Hazret-i Ísâ’nın semâvî nüzûlü kat‘í olmakla berâber; ma‘nâ-yı işârîsiyle, bu
hakíkata da mu‘cizâne işâret ediyor.”[43]
Merhûm
el-Hâc İbrâhîm Hulûsí Bey (rh)’dan bu husústa sorulan bir suâle vermiş olduğu
cevâbı da aynen naklediyoruz:
“Hz.
Ísâ (as)’ın gelmesi, Muhbir-i Sádık (asm)’ın haber vermesine binâen vukú‘
bulacaktır. Fakat: ‘Hz. Ísâ (as) peygamber olduğu hâlde tekrâr
peygamberlik yapmak için mi indirilecek?’ Bu suâle verilecek en ma‘kúl
cevâb: Bütün peygamberlerin velâyetleri, nübüvvetlerinden evveldir. Hz. Ísâ (as)’ın
nübüvveti velâyetinden evveldir. Âyet ile bu hakíkat sâbittir. Velâyetini itmâm
için gelecektir. Onun için Mehdî’ye iktidâ edecek, Şerîat-ı Muhammediyye (asm) ile
amel edecek, bi’z-zât gelecek. Hz. Ísâ
(as)’ın gelmesi, Ísevîliğin tasaffîsine bakıyor. Ísevîliğin tasaffîsi var, ama
tam değil.”
Görülüyor
ki, Hz. Ísâ (as)’ın semâdan cism-i beşerîsiyle nüzûlü hakkında bütün muhakkık Ehl-i
Sünnet ulemâsı icmâ‘ ve ittifâk etmiştir. Bu sebeble, bu hakikati inkâr etmek veyâ
fâsid te’vîllerle Hz. Ísâ (as)’ın cismen gelmeyeceğini söylemek ise İbn-i Hacer
gibi bir kısım ulemâ-i İslâmca “küfür ve dalâlet” kabûl edilmiştir. Çünkü,
âyetler ve hadîsler ve ulemânın kavilleri sarîhtir, te’vîle kábil değildir. Ancak,
bu sarâhati aynen kabûl etmekle berâber, hadîslerin işârî ma‘nâlarını söylemek
de câizdir. Yoksa, sarâhati inciterek bâtıl te’vîlâta sapmak, Ehl-i Sünnet’in
cadde-i kübrâsından ayrılmak demektir. İşte, Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri de bu
noktayı ifâde için “Kastamonu Lâhikası”nın 64. sahîfesinde, bu
hadîslerin bir işârî ma‘nâsını beyân ettikten sonra, “Evet, hadîs-i şerîfin
ifâdesiyle, Hz. Ísâ’nın semâvî nüzûlü kat‘í olmakla berâber; ma‘nâ-yı
işârîsiyle başka hakíkatleri ifâde ettiği gibi, bu hakíkate de mu‘cizâne işâret
ediyor” buyurmuştur.
Netîce-i
Kelâm: Hz. Ísâ (as)’ın âhirzamânda cism-i beşerîsiyle nüzûlü ve
Şerîat-ı Garrâ-i Muhammediyye (asm) ile amel etmesi ve Deccâl ile harb edip bi’z-zât
onu öldürmesi hem Kur’ân’la, hem nev‘ i‘tibâriyle ma‘nen mütevâtir hadîslerle, hem
de Ehl-i Sünnetin muhakkık ulemâsının icmâı ile sâbit olduğu gibi; İncîl ve İncîl’e
dayanan kitâblarda dahi Ísâ (as)’ın nüzûlü sâbittir. Bundan dolayı, “Hz. Ísâ
(as)’ın maddeten nüzûlünü inkâr etmek”, İbn-i Hacer gibi bir kısım
muhakkık ulemâca “küfür ve dalâlet” kabûl edilmiştir. Bu yüzden, bu mes’elede söz
sarf ederken çok dikkatli olmak gerektir.
Mukaddime
burada nihâyet buldu. Şimdi, Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretlerinin âhirzamânda
Hz. Ísâ (as)’ın nüzûl edeceğine dâir bir kısım beyânâtının şerh ve îzáhına
geçiyoruz.
Bedîuzzamân Hazretleri bir eserinde diyor ki:
METİN:
“Kat‘í ve sahîh rivâyette var ki: ‘Ísâ
aleyhisselâm büyük Deccâl’ı öldürür.’
“Ve‘l-ilmü
ındelláh, bunun da iki vechi var:
“Bir vechi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi
istidrâcî hárikalarıyla kendini muhâfaza eden ve herkesi teshír eden o
dehşetli Deccâl’ı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hárika ve mu‘cizâtlı
ve umûmun makbûlü bir zât olabilir ki: O zât, en ziyâde alâkadâr ve ekser
insânların peygamberi olan Hazret-i Ísâ aleyhisselâmdır.
“İkinci vechi
şudur ki: Şahs-ı Ísâ aleyhisselâmın kılıncı ile maktûl olan
şahs-ı Deccâl’ın
teşkîl ettiği dehşetli maddiyyûnluk ve dînsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı ma‘nevîsini
öldürecek ve inkâr-ı Ulûhiyyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak Ísevî
rûhânîleridir ki; o rûhânîler, dîn-i Ísevî’nin hakíkatını hakíkat-ı İslâmiyye
ile mezc ederek o kuvvetle onu dağıtacak, ma‘nen öldürecek. Hattâ, ‘Hazret-i
Ísâ aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdî’ye namâzda iktidâ eder, tâbi‘ olur’
diye rivâyeti, bu ittifâka ve hakíkat-ı
Kur’âniyyenin metbûıyyetine ve hâkimiyyetine işâret eder.”[44]
ŞERH VE ÎZÁHI:
Müellif
(ra) bu cümlelerinde; “Kat‘í ve
sahîh rivâyette var ki: ‘Ísâ aleyhisselâm büyük Deccâl’ı öldürür’ ”demektedir. Bu cümlesi ile, Hz. Ísâ (as)’ın
maddeten nüzûlünün hem kat‘í, hem de sahîh rivâyetlerle sâbit olduğunu tasrîh
etmektedir. Hem, “O dehşetli Deccâl’ı
öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hárika ve mu‘cizâtlı ve umûmun
makbûlü bir zât olabilir ki: O zât, en ziyâde alâkadâr ve ekser insânların
peygamberi olan Hazret-i Ísâ aleyhisselâmdır” cümlesi ise, Hz. Ísâ (as)’ın
cism-i beşerîsiyle bi’z-zât geleceğini, te’vîli mümkün olmayacak
derecede açıkca bildirmektedir.
“Ekser insânların peygamberi” ta‘bîrinden
murâd ise; “Ekser insânlar, onun peygamberliğini tasdîk eder” demektir. Yoksa,
ekser insânlar, onun şerîatıyla amel eder demek değildir. Hem Müellif (ra)’ın
bu cümlelerinden murâdı, şu ânda Müslümânlardan sayıca çok olan Hıristiyanların,
Hz. Ísâ (as)’a îmân ettiklerini ifâde etmek aslâ değildir. Çünkü, Hz. Ísâ (as)’a
hakíkí ma‘nâda îmân edenler, Müslümânlardır. Bununla berâber, Hıristiyanlar da záhiren
ona îmân ettiklerini iddiá ettikleri için, Müellif (ra), “ekser insânların
peygamberi” ta‘bîrini kullanmıştır.
Evet, Resûl-i
Ekrem (asm), bütün insânların peygamberidir. Onun gelmesinden sonra artık hîç
bir kimsenin başka bir peygamberin şerîatıyla amel etmesi câiz değildir. Hz. Ísâ
(as) da nüzûl ettiğinde bir peygamber olarak değil, bir “hâkim-i ádil” olarak
gelecek ve Şerîat-ı Muhammediyye (asm) ile amel edecektir.
Müellif
(ra) Hz. Ísâ (as)’ın maddeten nüzûlünü tesbît ettikten sonra, bu hadîsin ihtivâ
ettiği işârî bir ma‘nâyı da ifâde etmiştir. Ancak, sathî nazarlı kimseler, yanlış
anlayıp işârî ma‘nâ ile sarîhî ma‘nâyı biribirine karıştırıyorlar ve Hz. Ísâ (as)’ın
şahsen nüzûlünü inkâr ediyorlar. Çünkü, Müellif (ra) ifâdesine, “Şahs-ı Ísâ
aleyhisselâmın kılıncı ile maktûl olan şahs-ı Deccâl” diyerek başlamıştır. Tâ ki, zihinler işârî ma‘nâyı düşünürken
sarîhî ve muhkem ma‘nâyı inkâr etmesinler. Bundan sonra işârî ma‘nâyı da şöyle
açıklamıştır:
“Şahs-ı Ísâ aleyhisselâmın kılıncı ile
maktûl olan şahs-ı Deccâl’ın dehşetli maddiyyûnluk ve dînsizliğin azametli
heykeli ve şahs-ı ma‘nevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyyet olan fikr-i
küfrîsini mahvedecek ancak Ísevî rûhânîleridir ki; o rûhânîler dîn-i Ísevînin
hakíkatını hakíkat-ı İslâmiyye ile mezc ederek o kuvvetle onu dağıtacak, ma‘nen
öldürecek. Hattâ, ‘Hazret-i Ísâ aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdî’ye namâzda
iktidâ eder, tâbi‘ olur’ diye rivâyeti, bu ittifâka ve hakíkat-ı Kur’âniyyenin
metbûıyyetine ve hâkimiyyetine işâret eder.”
Ya‘nî, bi’z-zât
Hz. Ísâ (as)’ın öldürdüğü şahs-ı Deccâl, ulûhiyyet-i İlâhiyyeyi inkâr fikrini álemde
teşkîl ve temsîl eder. “Ulûhiyyet”, Elláh’ın “ilâhlık”
sıfatıdır. Ya‘nî, Elláhu Teálâ, ulûhiyyet sıfatıyla beşere resûller ve kitâblar
gönderip râzı olduğu hükümleri beyân etmiştir. Beşer de bu kánûnlara itáat
etmek mecbûriyyetindedir. Eğer insânlar, bu ahkâm-ı İlâhiyyeyi inkâr edip, kánûnlarını
kendileri çıkarmaya kalkarlarsa; Elláh’ın ulûhiyyet sıfatında şirke düşüp kendi
ilâhlıklarını i‘lân etmiş olurlar. Onların bu kánûnlarını kabûl edenler de, onları
Elláh’a şerîk tutmakla müşrik olurlar. İşte, hadîslerde bildirilen, “Deccâl’ın
ilâhlığını i‘lân etmesi ve Elláh’ın ulûhiyyetini inkâr etmesi”nden
murâd budur. Yoksa, Deccâl, Elláh’ın zâtını inkâr edecek ve ekser insânlar da
bunu kabûl edecek demek değildir.
“İnkar-ı
ulûhiyyet”ten murâd; edebiyatça, maárifce, ahkâm, örf ve ádetçe dînî
esâslara dayanmayan ecnebîlerin devlet idâre şekilleridir. Şu âyet-i kerîme, bu
mes’eleyi îzáh etmektedir:
اَمْ لَهُمْ
شُرَكٰٓؤُ۬ا شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللّٰهُۜ
Meâli:
“Yoksa, kâfirler ba‘zı
rüesâyı, teşrî‘de (hüküm koymada) Elláh’a şerîk mi tutuyorlar ki,
o şerîkler de Elláh’ın ulûhiyyetinin sıfat-ı hássası olan teşrî‘ hakkını
kendilerine tahsís ederek, Elláh’ın teşrî‘ etmediği şeylerle hükmediyorlar?”[45] (Ya‘nî,
ulûhiyyetlerini i‘lân ediyorlar, etba‘ları da bunları kabûl ederek müşrik
oluyorlar.)
Üstâd Bedîuzzamân (ra) bu hakíkati şu
sözleriyle açıklamıştır:
“Elláh’ı bilmek, bütün kâinâta ihâta eden
rubûbiyyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî herşey O’nun
kabza-i tasarrufunda ve kudret ve irâdesiyle olduğuna kat‘í îmân etmek ve
mülkünde hîç bir şerîki olmadığına ve ‘Lâ
ilâhe illelláh’ kelime-i
kudsiyyesine, hakíkatlarına îmân etmek, kalben tasdîk etmekle olur. Yoksa, ‘Bir Elláh var’ deyip, bütün
mülkünü esbâba ve tabîata taksîm etmek ve onlara isnâd etmek, hâşâ hadsiz
şerîkleri hükmünde esbâbı merci‘ tanımak ve herşeyin yanında hâzır irâde ve
ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini
tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette
hîç bir cihette Elláh’a îmân hakíkatı onda yoktur. Belki, küfr-i mutlaktaki ma‘nevî Cehennem’in dünyevî ta‘zîbinden kendini
bir derece tesellîye almak için o sözleri söyler.”[46]
Yine Müellif (ra), “Bir zamân gelecek, Elláh Elláh diyen kalmayacaktır” meâlindeki hadîsin te‘vîlinde, ulûhiyyet-i
İlâhiyyeyi inkâr etmek; Elláh’ın zâtını inkâr etmek değil; belki “Ulûhiyyet
sıfatını inkâr etmek” demek olduğunu şöyle beyân etmektedir:
“Çünkü, Elláh’ı inkâr etmek, kâinâtı
inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umûm değil, belki ekser insânlarda dahi
vukúunu akıl kabûl etmez. Kâfirler Elláh’ı
inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hatá ediyorlar.”[47]
Deccâliyyet,
yaklaşık iki yüz seneden beri başlamış ve hâlâ devâm etmektedir. Birinci
karakolu Rusya’da tezáhür etti. İkinci ve en dehşetli karakolu ise şu ân en
güçlü devlette tezáhür etmektedir. Bugün Müslümânların yaşadığı devletlerin, ecnebî
devletlerle ittifâkı; Süfyanîyyet ile Deccâliyyetin ittifâkıdır. Hâşâ! Mehdiyyet
ile Ísevîlik cereyânının ittifâkı değildir.
Deccâl, ulûhiyyet-i
İlâhiyyeyi inkâr fikrini álemde Nemrûdâne yayarken, hakíkí Ísevî bir cemâat-i
rûhâniyye çıkar ve Hz. Ísâ (as)’ın dîn-i hakíkísini ortaya koyar. Hz. Ísâ (as)’ın
dîn-i hakíkísi ise, bütün peygamberlerin dîni olan dîn-i İslâm’dır. Resûl-i
Ekrem (asm)’ı ve Kur’ân’ı kabûl etmeyen bir kimse, bütün peygamberleri ve
kitâbları, dolayısıyla Hz. Ísâ (as) ve İncîl’i de inkâr etmiş sayılır. Çünkü, risâlet-i
Muhammediyye (asm), bütün peygamberlerin da‘vâsını tazammun eder.
Demek
oluyor ki; o Ísevî cemâat, bâtıl Hıristiyanlık dînini terk ederek Hz. Ísâ (as)’ın
dîn-i hakíkísi olan İslâmiyyeti kabûl edecekler ve Kur’ân’a iktidâ edecekler. Daha
sonra, Kur’ân’a ittibâ‘ eden diğer Müslümânlarla ittifâk edip, bu kuvvetle
dînsizlik cereyânını álemden kaldırıp ma‘nen öldürecekler. Yoksa, “Hıristiyan
olarak kalacaklar” demek değildir. Çünkü, Hz. Ísâ (as)’ın dîni, Hıristiyanlık
değildir. Hıristiyanlık ve Yahûdîlik dînleri, peygamberlerle alâkası olmayan
ahbâr ve ruhbânların ihdâs ettiği bâtıl dînlerdir.
Hem
dikkat edilirse, Müellif (ra), onlar için “Îsevî” demiştir, “Hıristiyan”
dememiştir. Ya‘nî, onlar, Hz. Ísâ (as)’ın hakíkí dîni olan İslâmiyyete tâbi‘
olan kimselerdir.
İşte,
Müellif (ra) bu hakíkati, “O rûhânîler, dîn-i Ísevî’nin hakíkatını hakíkat-ı
İslâmiyye ile mezc ederek o kuvvetle onu dağıtacak, ma‘nen öldürecek. Hattâ, ‘Hazret-i
Ísâ aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdî’ye namâzda iktidâ eder, tâbi‘ olur’
diye rivâyeti, bu ittifâka ve hakíkat-ı Kur’âniyyenin metbûıyyetine ve
hâkimiyyetine işâret eder”
cümlesiyle ifâde etmiş ve bu hakíkat, hadîsin sarâhati olmayıp işârî bir ma‘nâsı
olduğunu da “işâret eder”
ta‘bîriyle belirtmiştir. Hadîsin sarâhati ise; Hz. Ísâ (as)’ın cism-i
beşerîsiyle nüzûl edip, şahs-ı Mehdî’ye namâzda bi’l-fiil iktidâ edeceği ve ádil
bir hâkim olarak gelip Şerîat-ı Muhammediyye (asm) ile amel edeceğidir. Bu da
aynen vukú‘ bulacaktır.
Bu
hakíkati (ya‘nî, hakíkí Îsevîlerin Kur’ân’a iktidâsı, “Müslümân olmaları” ma‘nâsında
olduğunu, yoksa “Hıristiyan olarak kalacakları hâlde ittifâk etmeleri” ma‘nâsında
olmadığını), Müellif (ra), bir başka eserinde daha sarîh bir ifâde ile şöyle
beyân etmiştir:
“Nasrâniyyet, ya intifâ veyâ ıstıfâ edip İslâmiyyete karşı terk-i silâh
edecektir. Nasrâniyyet bir kaç def‘a yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlık
da yırtıldı, tevhîde yaklaştı. Tekrâr yırtılmaya hâzırlanıyor. Ya intifâ bulup
sönecek veyâ hakíkí Nasrâniyyetin esâsını câmi‘ olan hakáik-ı İslâmiyyeyi
karşısında görecek, teslîm olacaktır.
“İşte, bu sırr-ı azíme, Hazret-i
Peygamber aleyhissalâtü vesselâm işâret etmiştir ki: ‘Hazret-i Ísâ nâzil
olup gelecek, ümmetimden olacak, şerîatımla amel edecektir.’ ”[48]
(Ya‘nî, işârî ma‘nâsıyla: Hakíkí Ísevîler, şerîat-ı Muhammediyye ile
amel edip Müslümân olacaklardır.)
Hem
Dereli Hâfız Ahmed Efendi, görmüş olduğu bir ru’yâ-yı sádıkanın ta‘bîrini
yaparken Müellif (ra)’in haber verdiği bu Îsevî ittifâkını şöyle anlatmış ve o
vakit Müellif (ra)’ın bu gibi sözlerinin talebeleri tarafından nasıl
anlaşıldığına güzel bir nümûne göstermiştir:
“Elláhu a‘lem, bu ru’yânın bir ta‘bîri
şudur ki: Üstâdımızın Kur’ân-ı Hakîmden aldığı ve neşrettiği Risâle-i Nûr
vâsıtasıyla Nasârânın bir kısmı İslâmiyyeti kabûl edecek ve Nasârâ Müslümânları
veyâ Hıristiyan mü’minleri hükmüne geçip Üstâdımızın sözlerini İsâ
aleyhisselâmın sözleri nev‘ınden hüsn-i kabûl edeceklerine işârettir.
“Evet, Risâle-i Nûr’da öyle bir kuvvet
vardır ki, Avrupa’nın en muannid filozoflarını dahi teslîme mecbûr eder. Her
rûhun bir ihtiyâc-ı hakíkísi olan hakíkí îmân nûrunu arayan Hıristiyan
muvahhidler, elbette Risâle-i Nûr’u görseler, Hazret-i Ísâ aleyhisselâmın
vesâyâsı nev‘ınden kabûl edip sarılacaklardır.”[49]
Bu ta‘bîri
Müellif (ra) da aynen kabûl etmiş ki, “Kastamonu Lâhikası”na derc etmiştir.
Müellif
(ra)’ın bu mevzú‘ ile alâkalı diğer ifâdeleri şöyledir:
“Hem álem-i insâniyyette inkâr-ı ulûhiyyet
niyyetiyle medeniyyet ve mukaddesât-ı beşeriyyeyi zîr u zeber eden Deccâl
komitesini, Hazret-i Ísâ aleyhisselâmın dîn-i hakíkísini İslâmiyyetin
hakíkatıyla birleştirmeye çalışan hamiyyetkâr ve fedâkâr bir Ísevî cemâatı nâmı
altında ve ‘Müslümân Ísevîleri’ ünvânına lâyık bir cem‘ıyyet, o
Deccâl komitesini, Hazret-i Ísâ aleyhisselâmın riyâseti altında öldürecek ve
dağıtacak; beşeri, inkâr-ı ulûhiyyetten kurtaracak.”[50]
Burada
da Müellif (ra), “Hazret-i Ísâ aleyhisselâmın dîn-i hakíkísini İslâmiyyetin
hakíkatıyla birleştirmeye çalışan hamiyyetkâr ve fedâkâr bir Ísevî cemâatı nâmı
altında ve ‘Müslümân Ísevîleri’ ünvânına lâyık bir cem‘ıyyet” ta‘bîriyle,
bahsi geçen Ísevîlerin Müslümân olacaklarını ifâde etmiştir. “Hazret-i Ísâ aleyhisselâmın
riyâseti altında” cümlesiyle de, Hz. Ísâ (as)’ın bi’z-zât semâdan nüzûl
edeceğini ifâde ettiği gibi; Hz. Ísâ (as)’ın Müslümân olması ve Resûl-i Ekrem (asm)’ın,
“Ísâ gelecek ve şerîatımla amel
edecek” buyurmasına binâen, mâdem o Ísevî cemâat Hz. Ísâ (as)’a tâbi‘
olacaklar, o hâlde onlar da Müslümân olup Şerîat-ı Muhammediyye ile ámil
olacaklar ve o zümre, Müslümânlar içerisinde “Ísevî Müslümânlar”
ünvânıyla yâd edilecekler demektir. Kur’ân-ı Hakîm, ehl-i Kitâbdan Müslümân
olanlar için yine “ehl-i Kitâb” ta‘bîrini kullandığı gibi; hem Hıristiyanlığı
bırakıp İslâmı kabûl edenler cem‘ıyyet-i İslâmiyyede “Hırıstiyan Müslümân”
nâmı ile yâd edilip ta‘rîf edildiği gibi; Üstâd Bedîuzzamân (ra)’ın ta‘bîriyle,
Hz. Ísâ (as)’ın nüzûlünden sonra İslâmiyyetle müşerref olan o Ísevî táife de, Müslümânlar
arasında “Ísevî Müslümânlar” ünvânıyla ta‘rîf
ve teşhîr edileceklerdir.
İHTÁR:
Şimdi
ise Müslümânlar tâbi‘, Hıristiyanlar ise metbû‘ durumundadırlar. Hem
Hıristiyanlar Yahûdîlerle birleşip Müslümânları vurmaktadırlar. Demek, Müellif
(ra)’ın bahsettiği ittifâk henüz vukú‘ bulmamıştır. Öyle ise, ileride vukú‘
bulacaktır.
Hem Müellif (ra), bir başka eserinde
ise şöyle buyurmaktadır:
“Rivâyette var ki: -Ísâ aleyhisselâm Deccâl’ı
öldürdüğü münâsebetiyle- Deccâl’ın fevka’l-áde büyük ve minâreden daha yüksek
bir azamet-i heykelde ve Hazret-i Ísâ aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük
bulunduğunu’ gösterir.
“لا يعلم الغيب الا اللّٰه Bunun bir te’vîli şu olmak gerektir
ki:
“Ísâ
aleyhisselâmı nûr-i îmân ile tanıyan ve tâbi‘ olan cemâat-ı rûhâniyye-i mücâhidînin
kemmiyyeti, Deccâl’ın mektebce ve askerce ilmî ve maddî ordularına nisbeten çok
az ve küçük olmasına işâret ve kinâyedir.”[51]
Demek, Hz. Ísâ (as)’ın
ne mektebi var, ne de askeri vardır. Belki rûhânî, hális bir cemâat-i kalîlesi
olacaktır.
Müellif
(ra)’ın bu cümlelerinde de, Hz. Ísâ (as)’ın maddeten nüzûl edeceği ve risâlet-i
Muhammediyye (asm)’a îmân eden bir cemâat-ı rûhâniyyeye riyâset edeceği açıkca
bildirilmiştir. Yine Müellif (ra), beş nev‘í hayât tabakası olduğunu îzáh
ederken şöyle diyor:
“Üçüncü
Tabaka-i Hayât: Hazret-i İdrîs ve Ísâ aleyhimesselâmın
tabaka-i hayâtlarıdır ki, beşeriyyet levâzımâtından tecerrüd ile, melek hayâtı
gibi bir hayâta girerek nûrânî bir letâfet kesb eder. Ádetâ beden-i misâlî
letâfetinde ve cesed-i necmî nûrâniyyetinde olan cism-i dünyevîleriyle
semâvâtta bulunurlar. ‘Âhirzamânda Hazret-i Ísâ aleyhisselâm gelecek, Şerîat-ı
Muhammediyye (asm) ile amel edecek’ meâlindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamânda
felsefe-i tabiıyyenin verdiği cereyân-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyyete karşı Ísevîlik
dîni tasaffî ederek ve hurâfâttan tecerrüd edip İslâmiyyete inkılâb edeceği bir
sırada, nasıl ki Ísevîlik şahs-ı ma‘nevîsi,
vahy-i semâvî kılıncıyla o müdhiş dînsizliğin şahs-ı ma‘nevîsini öldürür; öyle
de Hazret-i Ísâ aleyhisselâm, Ísevîlik şahs-ı ma‘nevîsini temsîl ederek, dînsizliğin
şahs-ı ma‘nevîsini temsîl eden Deccâl’ı öldürür. Ya‘nî, inkâr-ı Ulûhiyyet
fikrini öldürecek.”[52]
Müellif
(ra), bu mektûbda Hz. Ísâ (as)’ın, Hz. İdrîs (as) gibi cism-i beşerîsiyle
semâvâtta bulunduğunu bildirdiği gibi; Âhirzamânda yeryüzüne ineceğini de, buna
dâir hadîsi zikrederek haber vermiştir.
Hem Hz. Ísâ
(as)’ın Deccâl’ı öldürmesinden haber veren hadîsin bir işârî ma‘nâsı olarak da,
Ísevîliğin tasaffî ederek ve hurâfâttan sıyrılarak İslâmiyyete inkılâb
edeceğini ve bu hakíkí Ísevîlik dînine -ki İslâmiyyettir, Hıristiyanlık
değildir- mensûb bir cemâatin inkâr-ı ulûhiyyet fikrini öldüreceğini haber
vermiştir. Bu, hadîsin işârî bir ma‘nâsıdır. Hadîsin sarâhatini inkâr ederek
sâdece işârî ma‘nâ üzerine hamletmek ise dalâlettir. Müellif (ra) buna işâreten
“Hadîsin sırrı şudur ki”
demektedir. Ya‘nî, “Hadîsin içindeki gizli bir sır budur”
demektir.
İHTÁR:
Hazreti Ísâ (as)’ın semâda takrîben 2000 sene bekletildikten sonra sâdece
bir şahsı (Deccâl’ı) öldürmek için yeryüzüne indirilmesi elbette abes olur. Hazret-i
Ísâ (as) Deccâl’ın şahsını öldürmekle berâber, asıl olan Deccâl’ın álemde
neşrettiği fikr-i küfrîsini ve o bâtıl fikrin mümessili olan Yahûdî milletini
öldürmesidir. Çünkü, Deccâl’ın en mühim kuvveti Yahûdîlerdir. Demek, Hazret-i Ísâ
(as)’ın nüzûlünden asıl maksad, Deccâl’ın álemde neşrettiği inkâr-ı ulûhiyyet
fikrini öldürmesidir. İşte, bu ehemmiyyetli hikmete binâen Müellif (ra), Hazret-i
Ísâ (as)’ın Deccâl’ın şahsını öldürmekle berâber, asıl mühim olan o şahsın
fikr-i küfrîsini öldürmek için nüzûl edeceğini şu cümlesiyle ifâde ediyor:
“Hazret-i Ísâ aleyhisselâm, Ísevîlik şahs-ı ma‘nevîsini
temsîl ederek, dînsizliğin şahs-ı ma‘nevîsini temsîl eden Deccâl’ı öldürür. Ya‘nî,
inkâr-ı Ulûhiyyet fikrini öldürecek.”
Müellif (ra), Hz. Ísâ (as)’ın nüzûlü ile ilgili en tafsílâtlı îzáhı “15. Mektûb”da yapmıştır. Buraya kadar anlatılan husúsları kendisi orada gáyet açık bir şekilde îzáh etmektedir. Bahsi geçen mektûbun bu kısmını, şerhiyle berâber buraya derc ediyoruz:
METİN
Hadîs-i
sahîhte rivâyet edilen: “Hazret-i Ísâ aleyhisselâmın geleceğini ve şerîat-ı
İslâmiyye ile amel edeceğini, Deccâl’ı öldüreceğini” îmânı zaíf olanlar istib‘ád
ediyorlar. Onun hakíkatı îzáh edilse, hîç
istib‘ád yeri kalmaz. Şöyle ki:
O
hadîsin ve Süfyân ve Mehdî hakkındaki hadîslerin ifâde ettikleri ma‘nâ budur ki:
Âhirzamânda dînsizliğin iki cereyânı kuvvet bulacak:
Birisi:
Nifâk perdesi altında, risâlet-i Ahmediyye (asm)’ı inkâr edecek Süfyân nâmında
müdhiş bir şahıs, ehl-i nifâkın başına geçecek, şerîat-ı İslâmiyyenin tahrîbine
çalışacaktır. Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nûrânîsine bağlanan, ehl-i
velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beyt’ten Muhammed Mehdî isminde
bir zât-ı nûrânî, o Süfyân’ın şahs-ı ma‘nevîsi olan cereyân-ı münâfıkáneyi
öldürüp dağıtacaktır.
İkinci
cereyân ise: Tabiıyyûn, maddiyyûn felsefesinden tevellüd eden bir cereyân-ı Nemrûdâne, gittikçe Âhirzamânda
felsefe-i maddiyye vâsıtasıyla intişâr ederek kuvvet bulup, ulûhiyyeti inkâr
edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir pâdişâhı tanımayan ve ordudaki zábitán ve
efrâd onun askerleri olduğunu kabûl etmeyen vahşî bir adam, herkese, her askere
bir nev‘í pâdişâhlık ve bir gûnâ hâkimiyyet verir. Öyle de: Elláh’ı inkâr eden
o cereyân efrâdları, birer küçük Nemrûd hükmünde nefislerine birer rubûbiyyet
verir. [53]
ŞERH VE ÎZÁHI:
(Hadîs-i sahîhte rivâyet edilen: “Hazret-i Ísâ
aleyhisselâmın geleceğini ve şerîat-ı İslâmiyye ile amel edeceğini, Deccâl’ı
öldüreceğini” îmânı zaíf olanlar istib‘ád ediyorlar) akıldan uzak
görüyorlar. (Onun hakíkatı îzáh edilse, hîç istib‘ád yeri kalmaz. Şöyle ki: O
hadîsin ve Süfyân ve Mehdî hakkındaki hadîslerin ifâde ettikleri ma‘nâ budur ki:
Âhirzamânda dînsizliğin iki cereyânı kuvvet bulacak: Birisi: Nifâk) münâfıklık
(perdesi altında, risâlet-i Ahmediyye (asm)’ı ) Resûl-i Ekrem (asm)’ın
peygamberliğini ve getirdiği şerîatı (inkâr edecek Süfyân nâmında) ünvânında
(müdhiş bir şahıs, ehl-i nifâkın) münâfık bir cemâatin (başına geçecek, şerîat-ı
İslâmiyyenin tahrîbine çalışacaktır.) Süfyân, Álem-i İslâm içinde çıkacak
ve aldatmakla iş görecek münâfık bir adamdır ki, İslâmların Deccâlıdır. (Ona
karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nûrânîsine bağlanan, ehl-i velâyet ve
ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beyt’ten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı
nûrânî, o Süfyân’ın şahs-ı ma‘nevîsi olan cereyân-ı münâfıkáneyi öldürüp
dağıtacaktır), ya‘nî bid‘akâr
rejimi kaldırıp, ittihâd-ı İslâmı te’mîn edecek ve şerîat-ı Muhammediyye (asm)’ı
tatbîk edecektir.
(İkinci
cereyân ise: Tabiıyyûn) tabîatçılık, (maddiyyûn) maddecilik (felsefesinden
tevellüd eden) doğan (bir cereyân-ı Nemrûdâne), ya‘nî Nemrûd gibi ulûhiyyet-i
İlâhiyyeyi inkâr eden ve kendi ulûhiyyetini i‘lân ederek vahy-i semâvîyi inkâr
eden bir cereyân (gittikçe Âhirzamânda felsefe-i maddiyye vâsıtasıyla
intişâr ederek) yayılarak (kuvvet bulup, ulûhiyyeti inkâr edecek),
ya‘nî ahkâm-ı İlâhiyyeyi
inkâr edecek (bir dereceye gelir. Nasıl bir pâdişâhı tanımayan ve ordudaki zábitán)
subaylar (ve efrâd) neferler (onun askerleri
METİN
Ve onların başına geçen
en büyükleri, ispirtizma ve manyetizmanın hâdisâtı nev‘ınden müdhiş hárikalara
mazhar olan Deccâl ise; daha ileri gidip, cebbârâne súrî hükûmetini bir nev‘í
rubûbiyyet tasavvur edip ulûhiyyetini i‘lân eder. Bir sineğe mağlûb olan ve bir
sineğin kanadını bile îcâd edemeyen áciz bir insânın ulûhiyyet da‘vâ etmesi, ne
derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu ma‘lûmdur.
İşte
böyle bir sırada, o cereyân pek kuvvetli göründüğü bir zamânda, Hazret-i Ísâ
aleyhisselâmın şahsıyyet-i ma‘neviyyesinden ibâret olan hakíkí Ísevîlik dîni
zuhûr edecek, ya‘nî rahmet-i İlâhiyyenin semâsından nüzûl edecek; hâl-i hâzır
Hıristiyanlık dîni o hakíkata karşı tasaffî edecek, hurâfâttan ve tahrîfâttan
sıyrılacak, hakáik-ı İslâmiyye ile birleşecek; ma‘nen Hıristiyanlık bir nev‘í
İslâmiyyete inkılâb edecektir. Ve Kur’ân’a iktidâ ederek, o Ísevîlik şahs-ı
ma‘nevîsi tâbi‘ ve İslâmiyyet metbû‘ makámında kalacak; dîn-i hak bu iltihâk
netîcesinde azím bir kuvvet bulacaktır.
ŞERH
VE ÎZÁHI:
olduğunu
kabûl etmeyen vahşî bir adam, herkese, her askere bir nev‘í pâdişâhlık ve bir
gûnâ) çeşit (hâkimiyyet verir. Öyle de: Elláh’ı inkâr eden), -ya‘nî “Elláh’ın ulûhiyyet sıfatını inkâr
eden” murâddır. Zîrâ, ulûhiyyet sıfatını inkâr, Elláh’ı inkâr sayılır-
(o cereyân efrâdları, birer küçük Nemrûd hükmünde nefislerine birer rubûbiyyet
verir.) “Biz kendi kendimizi idâre ederiz” diyerek vahy-i semâvîyi
dinlemezler. (Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma ve
manyetizmanın hâdisâtı nev‘ınden müdhiş hárikalara mazhar olan Deccâl ise) -Bu
cümle, dînsizlik cereyânı olan Deccâliyyetin başında çok Deccâl’lerin
bulunduğunu ve en büyüklerinin ise bir tâne olduğunu ve maddî eşhás olduklarını
gösteriyor- (daha ileri gidip, cebbârâne súrî hükûmetini bir nev‘í
rubûbiyyet tasavvur edip ulûhiyyetini i‘lân eder.) Ya‘nî, Deccâl, Kur’ân’ı ve vahy-i
semâvîyi kabûl etmemekle, yalancı peygamberliği da‘vâ eder. Bununla áleme
maskara olur. (Bir sineğe mağlûb olan ve bir sineğin kanadını bile
îcâd edemeyen áciz bir insânın ulûhiyyet da‘vâ etmesi, ne derece ahmakçasına
bir maskaralık olduğu ma‘lûmdur.
İşte
böyle bir sırada, o cereyân pek kuvvetli göründüğü bir zamânda, Hazret-i Ísâ
aleyhisselâmın şahsıyyet-i ma‘neviyyesinden ibâret olan hakíkí Ísevîlik dîni), ya‘nî İslâmiyyet, Çünkü Hz. Ísâ (as) Müslümân
idi, (zuhûr edecek, ya‘nî rahmet-i İlâhiyyenin semâsından nüzûl edecek; hâl-i
hâzır Hıristiyanlık dîni) -Dikkat
edilsin! “Ísevîlik”demiyor, “Hıristiyanlık
dîni” diyor. Ya‘nî, ruhbânların ihdâs ettiği ve Hz. Ísâ (as)’ın
şerîatına dayanmayan bâtıl Hıristiyanlık dîni tasaffî edip Hz. Ísâ (as)’ın dîn-i
hakíkísi olan İslâmiyyete inkılâb edecektir- (o hakíkata karşı tasaffî edecek) sáfîleşecek, (hurâfâttan
ve tahrîfâttan sıyrılacak, ) -Demek,
Hıristiyanlık dîni hurâfelerle dolu muharref bir dîndir- (hakáik-ı İslâmiyye
ile birleşecek), ya‘nî müntesibleri
Müslümân olacak, (ma‘nen Hıristiyanlık bir nev‘í İslâmiyyete inkılâb
edecektir.) Ya‘nî onlar, “Müslümân
Ísevîler” ünvânını alacaklardır. (Ve Kur’ân’a iktidâ ederek, o Ísevîlik
şahs-ı ma‘nevîsi tâbi‘ ve İslâmiyyet metbû‘) tâbi‘ olunan (makámında
kalacak; dîn-i hak) -Tek hak
dîn İslâmiyyettir. Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleri, bu cümle ile işâret
ediyor ki; İslâmın háricindeki Hıristiyanlık gibi sâir bütün dînler bâtıldır. O
Ísevîler, dîn-i hak olan İslâmiyyete iltihâk edecekler. Mâdem tek hak dîn
İslâmiyyettir ve diğer dînler bâtıldır; öyle ise Üstâd’ın bahsettiği o Ísevîlerin
bugünkü Hıristiyanlar oldukları nasıl iddiá edilebilir? Bugünkü Hıristiyanlar
dîn-i hak olan İslâmı kabûl etmedikleri hâlde, nasıl onların ehl-i necât
METİN
Dînsizlik
cereyânına karşı ayrı ayrı iken mağlûb olan Ísevîlik ve İslâmiyyet ittihâd
netîcesinde, dînsizlik cereyânına galebe edip dağıtacak isti‘dâdında iken; álem-i
semâvâtta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı Ísâ aleyhisselâm, o dîn-i hak
cereyânının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sádık, bir Kádir-i Külli Şey’in
va‘dine istinâd ederek haber vermiştir. Mâdem haber vermiş, haktır; mâdem
Kádir-i Külli Şey’ va‘d etmiş, elbette yapacaktır. Evet, her vakit semâvâttan melâikeleri yere gönderen ve ba‘zı vakitte
insân súretine vaz‘ eden (Hazret-i
Cibrîl'in “Dıhye” súretine girmesi gibi) ve rûhânîleri Álem-i Ervâh’tan gönderip beşer súretine temessül
ettiren, hattâ ölmüş evliyâların çoklarının ervâhlarını cesed-i misâlîyle
dünyâya gönderen bir Hakîm-i Zü’l-Celâl, Hazret-i Ísâ aleyhisselâmı, Ísâ dînine
áid en mühim bir hüsn-i hátimesi için, değil semâ-i dünyâda cesediyle bulunan
ve hayâtta olan Hazret-i Ísâ, belki Álem-i Âhiretin en uzak köşesine gitseydi
ve hakíkaten ölseydi, yine şöyle bir netîce-i azíme için ona yeniden cesed
giydirip dünyâya göndermek, o Hakîm’in hikmetinden uzak değil. Belki O’nun
hikmeti öyle iktizá ettiği için va‘d etmiş ve va‘d ettiği için elbette gönderecek. Hazret-i Ísâ aleyhisselâm geldiği
vakit, herkes onun hakíkí Ísâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve
havâssı, nûr-i îmân ile onu tanır. Yoksa, bedâhet derecesinde herkes onu
tanımayacaktır.
ŞERH
VE ÎZÁHI:
olabilecekleri
söylenebilir? Üstâd’ın bahsettiği o bahtiyâr Ísevîler, Kur’ân’ı ve Resûl-i
Ekrem (asm)’ı kabûl eden Müslümân Ísevîlerdir- (bu iltihâk netîcesinde azím
bir kuvvet bulacaktır. Dînsizlik cereyânına karşı ayrı ayrı iken mağlûb olan
Ísevîlik ve İslâmiyyet, ittihâd netîcesinde), o Ísevîlerin Müslümân olması
netîcesinde (dînsizlik cereyânına galebe edip dağıtacak isti‘dâdında iken) buna
hâzır bir vaz‘ıyyette iken (âlem-i
semâvâtta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı Ísâ aleyhisselâm) -Bu ifâde de Hz. Ísâ (as)’ın cism-i beşerîsiyle
maddeten nüzûl edeceğini bildiriyor- (o dîn-i hak cereyânının başına
geçeceğini) -Demek, Hz. Ísâ
(as) hâşâ Hıristiyan olarak gelmeyecek, dîn-i hak cereyânına tâbi‘ olan Müslümânların
başına geçeceğini- (bir Muhbir-i Sádık, bir Kádir-i Külli Şey’in va‘dine
istinâd ederek haber vermiştir. Mâdem haber vermiş, haktır; mâdem Kádir-i Külli
Şey’ va‘d etmiş, elbette yapacaktır.
Evet, her vakit semâvâttan melâikeleri yere
gönderen ve ba‘zı vakitte insân súretine vaz‘ eden (Hazret-i Cibrîl'in “Dıhye” súretine
girmesi gibi) ve rûhânîleri
Álem-i Ervâh’tan gönderip beşer súretine temessül ettiren, hattâ ölmüş
evliyâların çoklarının ervâhlarını cesed-i misâlîyle dünyâya gönderen bir Hakîm-i
Zü’l-Celâl, Hazret-i Ísâ aleyhisselâmı, Ísâ dînine áid en mühim bir hüsn-i hátimesi
için, değil semâ-i dünyâda cesediyle bulunan ve hayâtta olan Hazret-i Ísâ, belki
Álem-i Âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakíkaten ölseydi, yine şöyle bir
netîce-i azíme için ona yeniden cesed giydirip dünyâya göndermek, o Hakîm’in
hikmetinden uzak değil. Belki O’nun hikmeti öyle iktizá ettiği için va‘d etmiş
ve va‘d ettiği için elbette gönderecek.) Acabâ, Hz. Ísâ (as)’ın semâvâttan cesed-i mübârekiyle nüzûl
etmesi, Üstâd’ın bu ifâdelerinden daha açık bir ifâde ile açıklanabilir mi?
Bunun başka te’vîli kábil midir? Kat‘á ve aslâ! (Hazret-i Ísâ aleyhisselâm
geldiği vakit, herkes onun hakíkí Ísâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun
mukarreb ve havâssı, nûr-i îmân ile onu tanır. Yoksa, bedâhet derecesinde
herkes onu tanımayacaktır.) Ya‘nî,
mukarreb ve havâssı háricinde diğer insânlar onu “ádil bir
hâkim” olarak tanıyacaklar, onun hakíkí Ísâ (as) olduğunu
bilmeyeceklerdir. Nitekim, “Meryem’in
oğlu Ísâ (as)’ın ádil bir hâkim olarak aranıza inmesi yaklaşmıştır” hadîsinden
anlaşılıyor ki, Hz. Ísâ (as), herkes tarafından görülecek. Fakat, bu, herkesin
onun hakíkí Ísâ olduğunu bileceği ma‘nâsına gelmez. Herkesçe tanınmaması da
onun bir mu‘cizesidir.
(Kaynak: Reddü'l-Evhâm, s. 137-165)
[1] Zuhruf Sûresi, 43:61; Beydávî-İbn-i Abbâs.
[2] Nisâ Sûresi, 4:159; Beydávî-İbn-i Abbâs.
[3] Âl-i Imrân, 3:46.
[4] Âl-i Imrân, 3:55.
[5] Nisâ, 4:159; Beydávî-İbn-i Abbâs.
[6] Buhárî, Büyu:102, Mezálim:31, Enbiyâ:49; Müslim, Îmân:242 (155); Ebû Dâvûd, Melâhim:14 (4324); Tirmizî, Fiten:54 (2234).
[7] Ahzâb, 33:40; Beydávî-İbn-i Abbâs.
[8] Buhárî, Kitâbü’l-Menâkıb.
[9] Buhárî, Kitâbü’l-Menâkıb.
[10] Müslim, Mesâcid:5; Tirmizî, Sünen; İbn-i
Mâce.
[11] Tirmizî, Sahîh, 2272; Müsned-i Ahmed, 3/267; Hâkim, 8292.
[12] Buhárî, Kitâbü’l-Fedáil; Müslim, Kitâbü’l-Fedáil;
Tirmizî, Kitâbü’l-âdâb, Peygamberin İsimleri; Muvattá’, Kitâbü’l-Esmâü’n-Nebî, Hâkim, el-Müstedrek lil,
Kitâbü’t-Târîh, Peygamberin İsimleri.
[13] İbn-i Mâce, 4077.
[14] Ebû Dâvûd, Fiten:1, (4252); Müslim, İmâret:170, (1920); Tirmizî, Fiten:32, (2203, 2220, 2230).
[15] Âl-i Imrân, 3:19.
[16] Âl-i Imrân, 3:85.
[17] Mâide, 5:111;
Beydávî-İbn-i Abbâs.
[18] Ebû Dâvûd, Melâhim:14; İmâm Ahmed, Müsned,
2:437; Hâkim.
[19] Tirmizî, İbn-i Asâkir.
[20] Buhárî, Kitâbü’l-Mezálim, Bâbü Kesri’s-Sálih.
İbn-i Mâce, Kitâbü’l-Fiten.
[21] Buhárî, Kitâbü Ehâdîs-i Enbiyâ, Bâbü Nüzûl-i
Ísâ; Müslim, Nüzûl-i Ísâ; Müsned-i Ahmed.
[22] Müsned-i Ahmed, Merviyyâtü Ebû Hüreyre.
Müslim, Kitâbe’l-Hacc.
[23] Mişkât, Kitâbü’l-Fiten; Müslim.
[24] Ebû Dâvûd, Kitâbe’l-Melâhim; Müsned-i Ahmed,
Merviyyâtü Ebû Hüreyre.
[25] Müslim, Beyânü Nüzûl-i Ísâ’bnü Meryem.
Müsned-i Ahmed, Merviyyâtü Câbir bin Abdulláh.
[26] Mişkât, Kitâbü’l-Fiten.
[27]
Müsned-i Ahmed, Rivâyâtü Câbir bin
Abdulláh.
[28]
Müslim, Zikrü’d-Deccâl.
[29]
Müslim, Kitâbe’l-Fiten. Ebû Dâvûd,
Kitâbe’l-Melâhim.
[30] Neseî, Kitâbe’l-Cihâd; Müsned-i Ahmed,
Rivâyetü Sevbân.
[31] Müsned-i Ahmed; Tirmizî, Ebvâbü’l-Fiten.
[32] İbn-i Mâce, Kitâbe’l-Fiten.
[33] Müsned-i Ahmed; Taberânî; Hâkim.
[34] Müsned-i Ahmed; Hâkim.
[35] Müsned-i Ahmed.
[36] Müsned-i Ahmed.
[37] Müstedrek-i Hâkim.
[38] Şerhü’l-Akídeti’t-Tahaviyye, s. 754.
[39] Sa‘d-i Teftâzânî, Şerhü’l-Akáid-i Nesefiyye,
s. 193.
[40] Mektûbât, 15. Mektûb, 4. Suâlinizin Meâli,
s. 58-61.
[41] Mektûbât, 29. Mektûb, 7. Kısım, 6. İşâret,
s. 473.
[42] Şuá‘lar, 5. Şuá‘, 2. Makám, 13. Mes’ele, s.
463.
[43] Kastamonu Lâhikası, s.74-77.
[44] Şuá‘lar, 5. Şuá‘, 2. Makám, 13. Mes’ele, s.
587.
[45] Şûrâ Sûresi, 42:21; Beydávî-İbn-i Abbâs.
[46] Emirdağ Lâhikası, c. 1, s. 203.
[47] Şuá‘lar, 5. Şuá‘, 2. Makám, 4. Mes’ele, s.
584.
[48] Sözler,
Lemeát, s. 703; Mektûbât, Hakíkat
Çekirdekleri, s. 470.
[49] Barla Lâhikası, s. 156.
[50] Mektûbât, 29. Mektûb, 7. Kısım, 6. İşâret,
s. 441.
[51] Şuá‘lar, 5. Şuá‘, 2. Makám, 16. Mes’ele, s. 588.
[52] Mektûbât, 1. Mektûb, 1. Suâl, s. 12.
[53] Mektûbât, 15. Mektûb, 4.
Suâlinizin Meâli, s. 57.