Anasayfa > Makale > Risâle-i Nûr, her şeye kâfî midir?
Risâle-i Nûr, her şeye kâfî midir?
O gizli komitenin, Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin “Kastamonu Lâhika”sında geçen “Risâletü’n-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesini te’vîlât-ı fâside ile te’vîl edip, “Başka İslâmî eserlere, hattâ Kur’ân, Hadîs ve fıkha ihtiyâc yoktur” gibi bir ma‘nâ vermelerine cevâb mâhiyyetinde mezkûr mektûbun şerh ve îzáhıdır.
Önce mektûbun aslını okuyalım:
“Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının
hásları olan erkân ve esâsları olan kardeşlerime bugünlerde vukú‘ bulan bir
hâdise münâsebetiyle beyân ediyorum ki; Risâletü’n-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye
dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor. Kat‘í ve çok
tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí
yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâletü’n-Nûr’dadır. Evet, on beş sene
yerine on beş haftada Risâletü’n-Nûr o yolu kestirir, îmân-ı hakíkıyye îsâl
eder.
“Bu fakír kardeşiniz yirmi seneden evvel kesret-i mütáleayla ba‘zan bir
günde bir cild kitâbı anlayarak mütálea ederken, yirmi seneye yakındır ki Kur’ân
ve Kur’ân’dan gelen Resâilü’n-Nûr bana kâfî geliyorlardı. Bir tek kitâba muhtâc
olmadım, başka kitâbları yanımda bulundurmadım. Risâletü’n-Nûr çok mütenevvi‘
hakáika dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamânında, yirmi seneden beri ben muhtâc
olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtâc olmamak lâzım gelir.
“Hem mâdem ben sizlere kanâat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgúl
olmuyorum; siz dahi Risâletü’n-Nûr’a kanâat etmeniz lâzımdır, belki bu zamânda elzemdir.
“Hem şimdilik ba‘zı ulemânın yeni eserlerinde meslek ve meşreb ayrı ve bid‘atlara
müsâid gittiği için, Risâletü’n-Nûr zındıkaya karşı hakáik-ı îmâniyyeyi
muhâfazaya çalışması gibi, bid‘ata karşı da hurûf ve hatt-ı Kur’ân’ı muhâfaza
etmek bir vazífesi iken, hás talebelerden birisi bi’l-fiil hurûf ve hatt-ı Kur’âniyyeyi
ders verdiği hâlde, sırrı bilinmez bir hevesle, hurûf ve hatt-ı Kur’âniyyeye, ilm-i
dîn perdesinde te’sîrli bir súrette darbe vuran ba‘zı hocaların darbede isti‘mâl
ettikleri eserleri almışlar. Haberim olmadan, dağda, şiddetli bir tarzda o hás talebelere
karşı bir gerginlik hissettim; sonra îkáz ettim. Elhamdü lillâh ayıldılar. İnşâelláh
tamâmen kurtuldular.
“Ey kardeşlerim!
“Mesleğimiz, tecâvüz değil, tedâfü‘dür. Hem tahrîb değil, ta‘mîrdir. Hem
hâkim değiliz, mahkûmuz. Bize tecâvüz eden hadsizdirler. Mesleklerinde, elbette
çok mühim ve bizim de malımız hakíkatler var. O hakíkatlerin intişârına bize
ihtiyâcları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Biz onların
yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyyetli vazífe zedelenir ve
muhâfazası lâzım olan ve birer táifeye mahsús bir kısım esâslar ve álî hakíkatler
kaybolmasına vesîle olur.
“Meselâ, hâdisât-ı zamâniyye bahânesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin bir nev‘ıne
zemîn ihzâr etmek tarzında, ba‘zı ruhsat-ı şer‘ıyyeyi perde yapıp eserler
yazılmış. Risâletü’n-Nûr, gerçi umûma teşmîl súretiyle değil, fakat herhâlde
hakíkat-i İslâmiyyenin içinde cereyân edip gelen esâs-ı velâyet ve esâs-ı takvâ
ve esâs-ı azîmet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniyye gibi ince, fakat ehemmiyyetli
esâsları muhâfaza etmek bir vazífe-i asliyyesidir. Sevk-ı zarûretle, hâdisâtın fetvâlarıyla
onlar terk edilmez.”[1]
Bu mektûbun şerh ve îzáhına geçmeden önce bir mukaddime zikredilecektir.
MUKADDİME
On yedi mes’eledir.
Birinci
Mes’ele: O gizli zındıka komitesi, Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin bu
mektûbda geçen, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî
geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesini ele alıp, bu cümlede
geçen “hakáik-ı İslâmiyye” kaydını zikretmeyerek ve bu mektûbu bir
bütün olarak nazara almayarak; kayıtsız ve şartsız “Risâle-i Nûr kâfîdir; başka
eserleri okumaya ihtiyâc yoktur” şeklinde tahrîf etmek súretiyle “Kur’ân, Hadîs, Kelâm, Fıkıh ve sâir ulûm-i
dîniyyeye ihtiyâc yoktur” gibi bâtıl bir düşünceyi Müslümânlar arasına
atmıştır. Tâ ki, Müslümânları Kur’ân, Hadîs, Kelâm, Fıkıh ve sâir ulûm-i
dîniyyeden uzaklaştırsın.
Evet, yaklaşık 250 seneden beri o gizli zındıka komitesi, bir kısım tarîkatçılara, bir kısım medrese
ehline ve yaklaşık 40-50 seneden beri bir kısım Risâle-i Nûr okuyucularına
yanaşıp onları elde ederek istikámetli mecrâdan çevirmişlerdir. Şöyle ki:
O gizli ecnebî
komite, ba‘zı tarîkatçılara, “Sizler
ehl-i kalb ve ehl-i keşifsiniz; ledünnî ilim erbâbısınız. Şerîat, avâmın
yoludur; tarîkat, onun özüdür. Zikir size kâfîdir. Kur’ân, Hadîs, Fıkıh ve sâir
ulûm-i dîniyyeyi okumanıza gerek yoktur. Záhirî ilimleri tahsíl etmekten ziyâde
keşif ve velâyet lâzımdır” gibi sözlerle onları aldatmak súretiyle câhil
bıraktılar. Böylece tekyeleri Kur’ân, Hadîs, Fıkıh ve sâir ulûm-i dîniyyeden
tecerrüd ettirdiler. Hem bu husústa ba‘zı muhakkık ehl-i velâyetin sözlerini de
te’vîlât-ı fâside ile te’vîl edip o fâsid te’vîlleri da‘vâlarına delîl yaptılar.
Yine o gizli komite, ba‘zı medrese ehline, yalnızca Arab
dilinin meziyyetlerini gösterip, bir nev‘í lâfızperestlik hastalığına
sürükleyerek; Kur’ân ve Hadîs’in ma‘nâsını öğrenmeye ve ulûm-i áliyyeyi tahsíl
etmeye bedel, himmetlerini ibâre çözmeye ve ulemânın şerh ve îzáhları üzerinde
münâkaşaya hasrettirdiler. “Ulûm-i Arabiyye
size kâfîdir. Kur’ân ve Hadîs’in ma‘nâsını daha sonra kendi kendinize öğrenirsiniz” diyerek onları aldattılar. Bu sebeble bir çok medresede
yalnızca ulûm-i Arabiyye, ya‘nî âlet ilimleri okutulmakta, Kur’ân ve Hadîs’in ma‘nâları
ders verilmemektedir. Böylece o gizli komite, medreseleri de ulûm-i áliyye olan
Kur’ân, Hadîs, Akáid ve Fıkıh’dan tecerrüd ettirdiler.
Hem yine o gizli komite, yaklaşık 40-50 seneden berî ba‘zı
Risâle-i Nûr okuyucularına yanaşarak, “Risâle-i
Nûr size kâfîdir. Başka kitâb okumanıza ihtiyâc yoktur. Fıkıh, zâten teferruát mes’elelerinden
bahseder. Mühim olan fıkh-ı ekber tesmiye edilen îmân hakíkatleridir. Kur’ân
ise yüzünden okuyacağınız mübârek bir kitâbdır. Kur’ân’ın ma‘nâsını Risâle-i
Nûr beyân etmiştir. Hadîs ise Risâle-i Nûr’da ihtiyâc kadar mevcûddur. Hem Kur’ân
ve Hadîsi okusanız da anlamazsınız. Belki kafanız karışır. Onun için siz, sâdece
Risâle-i Nûr’u okuyun!” deyip, bu fikri Risâle-i Nûr okuyucuları arasında
yerleştirdiler. Hem bu ma‘nâda Üstâd Bedîuzzamân (ra)’ın ba‘zı mücmel
cümlelerini alıp, onları mevzú‘ ve makámından kaydırarak, başka yerlerdeki
mufassal ifâdelerine bakmadan ve edille-i şer‘ıyyeyi de mihenk yapmadan te’vîlât-ı
fâside ile ma‘nâ ederek da‘vâlarına delîl yaptılar. Maalesef pek çok kimseleri
de bu desîseleriyle aldattılar. Böylece Risâle-i Nûr dershánelerini de Kur’ân, Hadîs,
Fıkıh ve diğer ulûm-i dîniyyeden tecerrüd ettirdiler.
O gizli
ecnebî komite, bu mezkûr üç táife gibi bir kısım ilâhiyâtçıları da aldatarak, “Eski ulemâ, Kur’ân’ı ve Hadîs’i anlamamışlar,
sizler ise araştırma ehlisiniz ve ünvân sáhibisiniz. Kur’ân ve Ehâdis-i
Nebeviyyeyi asra göre yeniden yorumlamalısınız ve bu sizin vazífenizdir”
diyerek onların ilmî enâniyyetlerini okşadılar ve onları cumhûr-i ulemâ ve
müfessirîn-i izámın îzáhlarına muhálif fâsid te’vîllerle Kur’ân âyetlerini ve
Hadîs-i şerîfleri te’vîl etmeye sevk ettiler. Böylece “dînde reform” adı altında
Kur’ân ve Hadîs’i maksúd ma‘nâlarından saptırmak súretiyle Álem-i İslâm içinde
pek çok resmî kuruluş ve tedrîsât mahallerinde bu sinsi plânı yerleştirdiler ve
dîne muhálif bir çığır açtılar.
Hâlbuki, en ámî bir mü’mine bile “Dîn nedir?” diye sorulsa,
“Kur’ân
ve Hadîsdir” diyecektir. Fakat, insân, başkasının te’sîri altında
kaldığı ve mes’eleye bir tek zâviyeden baktığı zamân en záhir olan bir hakíkati
bile görmesi müşkilleşmekte ve bizi böyle bedîhî mes’eleleri îzáh etmeye mecbûr
etmektedir.
İHTÁR:
O gizli zındıka komitesi, tekyelerden, medreselerden, Risâle-i Nûr dershánelerinden
ve ilâhiyâtlardan Kur’ân ve Hadîs’in ma‘nâsını ders verecek bir tedrîsât
usûlünü ortadan kaldırmak plânını, devletin ba‘zı resmî erkânını elde etmek súretiyle
gerçekleştirdiler.
İkinci Mes’ele: Ma‘lûm
olduğu üzere; şu dîn-i mübîn-i İslâmın temeli ve menbaı Kur’ân-ı Azímü’ş-şân ve
Resûl-i Ekrem (asm)’ın hadîs-i şerîfleridir. Bütün İslâmî kitâblar ise, Kur’ân
ve Hadîs’in âyine ve dellâllarıdır; vekîl ve gölgeleri değildir. Bu sebeble,
İslâmî kitâblara ma‘nâ-yı ismiyle, ya‘nî müstakil birer eser nazarıyla bakmak
hatádır. Belki o kitâblara ma‘nâ-yı harfîyle, ya‘nî Kur’ân ve Hadîs’in ma‘nâsını
beyân eden birer âyine ve dellâl nazarıyla bakmalı ve o kitâbların
müelliflerinin, o ma‘nâları hangi âyet ve hadîslerden çıkardıklarına nazar
etmeli; böylece me’hazdeki kudsiyyeti anlamalıdır.
Risâle-i Nûr eserleri de bu káidenin dışında kalamaz. Risâle-i
Nûr, hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyye cihetinde Kur’ân ve Hadîs’in âyinesi ve
dellâlıdır. Ona müstakil bir eser nazarıyla bakmak hatádır.
Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleri “Sünûhât” isimli eserinde,
“Kur’ân’ın
Hâkimiyyet-i Mutlakası” başlığı altında bu husústa şöyle buyurmaktadır:
“Ümmet-i İslâmiyyenin ahkâm-ı
dîniyyede gösterdiği teseyyüp ve ihmâlin bence en mühim sebebi şudur: Erkân ve
ahkâm-ı zarûriye -ki yüzde doksandır- bi’z-zât Kur’ân’ın ve Kur’ân’ın tefsîri
mâhiyyetinde olan Sünnetin malıdır. İctihâdî olan mesâil-i hılâfiyye ise, yüzde
on nisbetindedir. Kıymetçe mesâil-i hılâfiyye ile erkân ve ahkâm-ı zarûriyye
arasında azím tefâvüt vardır. Mes’ele-i ictihâdiyye altın ise, öteki birer
elmas sütûndur. Acabâ doksan elmas sütûnu on altının himâyesine vermek, mezc
edip tâbi‘ kılmak câiz midir?
“Cumhûru, bürhândan ziyâde, me’hazdeki
kudsiyyet imtisâle sevk eder. Müctehidînin kitâbları vesîle gibi, cam gibi Kur’ân’ı
göstermeli; yoksa vekîl, gölge olmamalı.
“Mantıkça mukarrerdir ki, zihin,
melzûmdan tebeí olarak lâzıma intikál eder ve lâzımın lâzımına tabií olarak
etmez. Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasdla eder. Bu ise gayr-ı tabiídir.
“Meselâ, hükmün me’hazı olan
şerîat kitâbları melzûm gibidir. Delîli olan Kur’ân ise, lâzımdır. Muharrik-i
vicdân olan kudsiyyet, lâzımın lâzımıdır. Cumhûrun nazarı kitâblara temerküz
ettiğinden, yalnız hayâl meyal lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını nâdiren
tasavvur eder. Bu cihetle, vicdân lâ-kaydlığa alışır, cümûdet peydâ eder.
“Eğer zarûriyyât-ı dîniyyede
doğrudan doğruya Kur’ân gösterilseydi, zihin tabií olarak müşevvik-ı imtisâl ve
mûkız-ı vicdân ve lâzım-ı zâtî olan kudsiyyete intikál ederdi. Ve bu súretle
kalbe meleke-i hassâsiyyet gelerek, îmânın ihtárâtına karşı asamm kalmazdı.
“Demek, şerîat kitâbları, birer
şeffâf cam mâhiyyetinde olmak lâzım gelirken, mürûr-i zamânla, mukallidlerin
hatásı yüzünden paslanıp hicâb olmuşlardır. Evet, bu kitâblar, Kur’ân’a tefsîr
olmak lâzımken, başlı başına tasnîfât hükmüne geçmişlerdir.
“Hâcât-ı dîniyyede cumhûrun enzárını
doğrudan doğruya, câzibe-i i‘câz ile revnakdâr ve kudsiyyetle hâledâr ve dâimâ
îmân vâsıtasıyla vicdânı ihtizâza getiren hıtáb-ı Ezelînin timsâli bulunan Kur’ân’a
çevirmek üç tarîkledir:
“1. Ya müellifînin bi-hakkın
lâyık oldukları derin bir hürmeti, emniyyeti tenkídle kırıp o hicâbı izâle
etmektir. Bu ise tehlikedir, insáfsızlıktır, zulümdür.
“2. Yâhúd, tedrîcî bir
terbiye-i mahsúsayla kütüb-i şerîatı şeffâf birer tefsîr súretine çevirip, içinde
Kur’ân’ı göstermektir: Selef-i müctehidînin kitâbları gibi, ‘Muvattá’, Fıkh-ı
Ekber’ gibi. Meselâ, bir adam İbn-i Hacer’e nazar ettiği vakit, Kur’ân’ı
anlamak ve Kur’ân’ın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa, İbn-i
Hacer’in ne dediğini anlamak maksadıyla değil. Bu ikinci tarîk de zamâna muhtâcdır.
“3. Yâhúd cumhûrun nazarını, ehl-i
tarîkatın yaptığı gibi, o hicâbın fevkıne çıkararak, üstünde Kur’ân’ı gösterip,
Kur’ân’ın hális malını yalnız ondan istemek ve bi’l-vâsıta olan ahkâmı
vâsıtadan aramaktır. Bir álim-i şerîatın va’zına nisbeten, bir tarîkat şeyhinin
va’zındaki olan halâvet ve câzibiyyet bu sırdan neş’et eder.
“Umûr-i mukarreredendir ki, efkâr-ı
ámmenin bir şeye verdiği mükâfât, gösterdiği rağbet ve teveccüh, ekserîyâ o
şeyin kemâline nisbeten değildir; belki ona derece-i ihtiyâc nisbetindedir. Bir
saatçinin bir allâmeden ziyâde ücret alması bunu te’yîd eder.
“Eğer cemâat-i İslâmiyyenin
hâcât-ı zarûriyye-i dîniyyesi bi’z-zât Kur’ân’a müteveccih olsaydı; o Kitâb-ı
Mübîn, milyonlarca kitâblara taksîm olunan rağbetten daha şedîd bir rağbete, ihtiyâc
netîcesi olan bir teveccühe mazhar olur ve bu súretle nüfûs üzerinde bütün ma‘nâsıyla
hâkim ve nâfiz olurdu. Yalnız tilâvetiyle teberrük olunan bir mübârek
derecesinde kalmazdı.”[2]
Mâdem Üstâd
Bedüzzamân Hazretleri bu noktada bu kadar tahşîdât yapmıştır; o hâlde onun
eserlerine de hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyeyi beyân etme noktasında Kur’ân ve
Hadîs’in tefsîri niyyetiyle bakılmalıdır, müstakil bir eser nazarıyla bakılmamalıdır.
Hem “Risâle-i
Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten sonra en büyük bir hüccet-i îmâniyye” olarak
kabûl edilmeli; Kur’ân ve Hadîs’in yerine vaz‘ edilmemelidir!!!
Üçüncü Mes’ele: “Biz Kur’ân ve Hadîs’i anlamadığımız için Kur’ân
ve Hadîs’i okumuyoruz. Risâle-i Nûr bize kâfîdir” demek çok büyük bir hatádır.
Çünkü, ulemâ-i İslâm, “Kur’ân’ın ma‘nâsı
anlaşılmaz” diye bir söz sarf etmenin çok tehlikeli olduğunu beyân etmiş, hattâ
ba‘zı ulemâ bunu elfâz-ı küfriyyeden saymışlardır. Çünkü, bu söz,
وَهذَا
لِسَانٌ عَرَبِىٌّ مُبينٌ “Bu Kur’ân, ma‘nâsı gáyet
açık Arabça bir lisândır”[3]
gibi pek çok sarâhat-i Kur’âniyyeye ve
Kur’ân’ın en büyük bir i‘câzı olan belâğat ve fesâhatine muháliftir. Fahr-i
Râzî tefsîrinde ve Bedîuzzamân (ra) da bir çok eserinde husúsan “Yirmi
Beşinci Söz”de Kur’ân’ın beşerin bütün tabakátına hıtáb ettiğini, hattâ
en bedevî bir adamın, İbn-i Sînâ zekâsındaki bir álimle berâber Kur’ân’dan aynı
dersi aldığını ve istifâde ettiğini isbât etmişlerdir. Bu eserlere mürâcaât
edilsin.
Evet, insân, câhil olarak dünyâya gelir. Sonra ilim
vâsıtasıyla tekemmül eder. İlmin başı ve esâsı ise ma‘rifetulláh ve muhabbetulláhdır.
Bu ise îmân ve ubûdiyyetle elde edilir. Îmân ve ubûdiyyeti bize ders veren asıl
kaynak ise Kur’ân ve Hadîs’dir. Kur’ân ve Hadîs’i anlamak için de ba‘zı
ilimleri öğrenmek ve bu konuda gayret sarf etmek lâzımdır. Dünyevî bir menfaat
için günde elli tâne ecnebî kelimeyi öğrenen ve bir malı daha ucuza almak için
elli yere soran bir insânın, saádet-i dâreynin anahtarı olan Kur’ân ve Hadîs’i
anlamak için ne kadar çalışması lâzım geldiği kıyâs edilsin.
Kur’ân ve Hadîs, dünyâda en rahat anlaşılan bir kitâb
olmakla berâber, esrârı da bitmez ve tükenmez. Hazret-i Peygamber (asm) dışında
Kur’ân’ın künh-i esrârının tamâmına kimse vâkıf olamaz. Peygamber (asm)’dan
sonra ise; bir şahıs tek başına Kur’ân’ın ma‘nâsını tamâmıyla anlayamaz. Asr-ı saádetten
tâ kıyâmete kadar bütün ulemâ-i ümmet birleşse, ancak Kur’ân’ın künh-i esrârını
tamâmen anlayabilir. Çünkü, Kur’ân, her asrın maddî ve ma‘nevî ihtiyâclarına
cevâb veren bir Kitâb-ı Mukaddestir. Ulemâ-i İslâm ise, Kur’ân’ın kendi
asırlarına bakan vücûhunu menbaından alıp o asrın anlayışına göre ders
vermişlerdir.
Dördüncü Mes’ele: Üstâd
Bedîuzzamân (ra)’ın “Muhâkemât” ve “İşârâtü’l-İ‘câz” adlı
eserlerinde îzáh ettiği üzere; Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’daki müşkilât, lâfzın
muğlâk olmasından değil; belki ma‘nânın dakík ve derin olmasından
kaynaklanmaktadır. Belâğat-ı Kur’âniyye ise, lâfzın altında gizli olan o dakík
ve derin ma‘nâları mümkün olan en kolay ve anlaşılır súrette beyân eden bir
anahtar mesâbesindedir. İlm-i belâğatı bilmeyen, o derin ma‘nâları anlayamaz.
Hem Kur’ân’ın ictihâd ve dirâyet isteyen müteşâbihât
kısımları yüzde ondur. Yüzde doksan ise muhkemâttır ve ma‘nâsı gáyet açıktır. Üstâd
Bedîuzzamân (ra)’ın dediği gibi, elmas sütûn hükmünde olan doksan muhkemât-ı Kur’âniyye,
altın hükmünde olan on müteşâbihâtâ tâbi‘ edilmez. Yüzde doksan muhkemâtı
doğrudan doğruya Kur’ân ve Hadîs’ten, yüzde on müteşâbihât ve müşkilât kısmı ise
ulemânın ictihâdı vâsıtasıyla alınmalıdır. Fakat, o ictihâdâta dahi, “O álim ne diyor” diye değil; belki o ictihâdâtın
hangi âyet ve hadîsten nasıl istinbât edildiğine bakılmalıdır.
Beşinci Mes’ele: Bir Müslümâna
dînin zarûriyyât kısmını edâ etmek farz olduğu gibi; o zarûriyyât-ı dîniyyeyi
hakkıyla yerine getirmek için lüzûmlu bilgileri öğrenmek de farzdır. O
zarûriyyât, hangi mes’ele ile alâkalı ise, o mes’eleyle ilgili kaynaktan
öğrenilmelidir. Meselâ; fıkhî mesâil fıkıhtan, i‘tikádî mesâil akáid kitâblarından
öğrenilmelidir. Meselâ; kendisine namâz farz olan bir kişiye, namâzı sahîh
olacak kadar gerekli mes’eleleri Kur’ân ve Hadîs’in fıkhî cebhesini îzáh eden
fıkıh kitâblarından öğrenmesi ve namâzı sahîh olacak kadar Kur’ân’dan ezber
yapması farzdır. Hem meselâ; alışveriş yapan bir kimsenin, Kur’ân ve Hadîs’in
fıkhî cebhesini îzáh eden fıkıh kitâblarından o husúsa temâs eden mes’eleleri
öğrenmesi farzdır. Mehmed Feyzi Efendi’nin dediği gibi: “Farzdan evvel farz, ilimdir. Farz içinde farz, ihlâstır.”
Bir kimsenin cem‘ıyyetle alâkalı olan bir mes’eleyi Kur’ân
ve Hadîs’ten öğrenmesi ise farz-ı kifâyedir. Ya‘nî, gerektiğinde ümmete o ilmi
ulaştırabilecek kadar kişinin o mes’eleleri Kur’ân ve Hadîs’ten öğrenmesi
ümmete farz-ı kifâyedir. Bu sebeble, bir nûr talebesine her mü’min gibi
kendisine lâzım olan zarûriyyât-ı dîniyyeye áid mesâili, Kur’ân ve Hadîs’in
fıkhî veyâ i‘tikádî cebhesini beyân eden fıkıh ve akáid kitâblarından öğrenmesi
farz-ı ayn olduğu gibi; cem’iyyete lâzım olan bir mes’eleyi Kur’ân ve Hadîs’ten
öğrenmesi ise farz-ı kifâyedir. Çünkü, Risâle-i Nûr talebeleri, irşâd ve teblîğ
vazífesiyle mükelleftirler. Cemâatin başında bulunan ve ümmeti irşâd eden eşhásın
ise, Kur’ân ve Hadîs’ten farz-ı ayn ve farz-ı kifâye olan kısımlarını, -velev mücmelen
de olsa- bilmesi farzdır. Tâ ki, ümmeti istikámet dâiresinde irşâd edebilsinler.
Hem adem-i kabûl başkadır, kabûl-i adem başkadır. Biri lâ-kaydlık,
diğeri reddir. Buna binâen, bir kimsenin Kur’ân ve Hadîs’ten farz-ı ayn olan
kısmını -inanmak şartıyla- ihmâlkârlık edip okumaması günâhtır, bid‘at değildir.
Farz-ı kifâye olan kısmını ise, başkaları okuyorlar diye okumaması da mes’ûliyyeti
mûcib değildir. Fakat, Kur’ân ve Hadîs okumamayı bir meslek, bir hizmet tarzı
olarak kabûl etmek ve bunu dîn nâmına müdâfaa etmek ve böyle yanlış bir cadde
açmak, kabûl-i adem olduğundan, bid‘attır. Bedîuzzamân (ra) Hazretleri, Sünnet-i
Seniyyenin merâtibini anlatırken bu mes’eleyi şöyle ifâde etmiştir:
“Farz ve vâcib kısmında ittibâa
mecbûriyyet var; terkinde azâb ve ıkáb vardır. Herkes ona ittibâa mükelleftir. Nevâfil
kısmında, emr-i istihbâbî ile, yine ehl-i îmân mükelleftir; fakat terkinde azâb
ve ıkáb yoktur. Fiilinde ve ittibâında azím sevâblar var. Ve tağyîr ve tebdîli bid‘a
ve dalâlettir ve büyük hatádır.”[4]
Altıncı Mes’ele: Üstâd
Bedîuzzamân Saíd Nursî Hazretlerinin, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka
eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesinde
geçen “hakáik-ı İslâmiyye” ta‘bîrinden murâd: altı erkân-ı îmâniyye
ile beş esâsât-ı İslâmiyyenin hulâsası olan esâs-ı ubûdiyyettir. Ya‘nî, Risâle-i
Nûr,
a)
Altı erkân-ı îmâniyyeyi aklî delîllerle isbât etmek,
b)
Beş esâsât-ı İslâmiyyenin ma‘nâ, hikmet, esrâr ve ehemmiyyetini beyân etmek
noktasında kâfîdir.
Hulâsa: Altı
erkân-ı îmâniyye ve beş esâsât-ı İslâmiyyeyi aklî delîllerle isbât etmek husúsunda
Risâle-i Nûr kâfîdir, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor, demektir.
Yedinci Mes’ele: Müellif (ra)’ın, “Risâletü’n-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor”cümlesi, Üstâd Hazretlerinin, “Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten sonra en mühim bir hüccet-i îmâniyyedir” cümlesiyle mukayyeddir. Ya‘nî, “Risâle-i Nûr, kendi konusu olan hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin isbâtı husúsunda Kur’ân ve Hadîs’ten sonra kâfîdir” demektir. Yoksa, Müellif (ra)’ın bu cümlesi, “Başta Kur’ân ve Hadîs olmak üzere sâir İslâmî kitâbları okumaya ihtiyâc yoktur” ma‘nâsında değildir. Ancak Risâle-i Nûr, hakáik-ı îmâniyye cihetinde Kelâm ve Tasavvuf ilimlerine ihtiyâc bırakmıyor. Zîrâ, hakáik-ı îmâniyyenin aklî delîllerle isbâtı husúsunda kelâm ilminin serd ettiği delîllere bedel; Risâle-i Nûr daha kuvvetli delîller serd eder. Tasavvuftaki İmkân Álemi’nin keşfinden sonra Vücûb Álemi’ni keşfetmeye bedel; Risâle-i Nûr, Álem-i İmkân’la Álem-i Vücûbu berâber ders verir. Ya‘nî, her bir eserde bütün âsârı, her bir fiilde bütün ef‘áli, her bir isimde bütün esmâyı gösterir. Böylece, tasavvufun en son mertebesinde elde edilebilen hakáikı ve keşfiyyâtı, Risâle-i Nûr ilk derste verir ve akıl ile kalbi birleştirir. “Âyetü’l-Kübrâ” risâlesi bunun delîlidir. Bu husústa Müellif (ra) şöyle buyurmaktadır:
“Álemde her bir şey, bütün eşyâyı kendi Hálık’ına verir. Ve dünyâda her bir eser, bütün âsârı kendi müessirinin eserleri olduğunu gösterir. Ve kâinâtta her bir fiil-i îcâdî, bütün ef‘ál-i îcâdiyyeyi kendi fâilinin fiilleri olduğunu isbât eder. Ve mevcûdâta tecellî eden her bir isim, bütün esmâyı kendi müsemmâsının isimleri ve ünvânları olduğuna işâret eder. Demek, her bir şey, doğrudan doğruya bir bürhân-ı vahdâniyyettir ve ma‘rifet-i İlâhiyyenin bir penceresidir.
“Evet, her bir eser, husúsan zî-hayât olsa, kâinâtın küçük bir misâl-i musaggarıdır ve álemin bir çekirdeğidir ve küre-i Arz’ın bir meyvesidir. Öyle ise; o misâl-i musaggarı, o çekirdeği, o meyveyi îcâd eden, herhâlde bütün kâinâtı îcâd eden yine O’dur. Çünkü, meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olamaz. Öyle ise, her bir eser, bütün âsârı müessirine verdiği gibi; her bir fiil dahi bütün ef‘áli, fâiline isnâd eder. Çünkü, görüyoruz ki, her bir fiil-i îcâdî, ekser mevcûdâtı ihâta edecek derecede geniş ve zerreden şümûsa kadar uzun birer kánûn-i Hallâkıyyetin ucu olarak görünüyor. Demek, o cüz’î fiil-i îcâdî sáhibi kim ise, o mevcûdâtı ihâta eden ve zerreden şümûsa kadar uzanan kánûn-i küllî ile bağlanan bütün ef‘álin fâili olmak gerektir. Evet, bir sineği ihyâ eden, bütün hevâmı ve küçük hayvânâtı îcâd eden ve Arz’ı ihyâ eden zât olacaktır. Hem Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcûdâtı tahrîk edip, tâ Şemsi seyyârâtıyla gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü, kánûn bir silsiledir, ef‘ál onun ile bağlıdır.
“Demek, nasıl her bir eser, bütün âsârı müessirine verir ve her bir fiil-i îcâdî, bütün ef‘áli fâiline mâl eder. Aynen öyle de: Kâinâttaki tecellî eden her bir isim, bütün isimleri kendi müsemmâsına isnâd eder ve onun ünvânları olduğunu isbât eder. Çünkü, kâinâtta tecellî eden isimler, devâir-i mütedâhıle gibi ve ziyâdaki elvân-ı seb‘a gibi biribiri içine giriyor, biribirine yardım ediyor, biribirinin eserini tekmîl ediyor, tezyîn ediyor. Meselâ: Muhyî ismi bir şeye tecellî ettiği vakit ve hayât verdiği dakíkada Hakîm ismi dahi tecellî ediyor, o zî-hayâtın yuvası olan cesedini hikmetle tanzím ediyor. Aynı hâlde Kerîm ismi dahi tecellî ediyor; yuvasını tezyîn eder. Aynı ânda Rahîm isminin dahi tecellîsi görünüyor; o cesedin şefkatle havâicini ihzâr eder. Aynı zamânda Rezzâk ismi tecellîsi görünüyor; o zî-hayâtın bekásına lâzım maddî ve ma‘nevî rızkını ummadığı tarzda veriyor. Ve hâkezâ...
“Demek, Muhyî kimin ismi ise, kâinâtta nûrlu ve muhît olan Hakîm ismi de O’nundur ve bütün mahlûkátı şefkatle terbiye eden Rahîm ismi de O’nundur ve bütün zî-hayâtları keremiyle iáşe eden Rezzâk ismi dahi O’nun ismidir, ünvânıdır. Ve hâkezâ...
“Demek, her bir isim, her bir fiil, her bir eser
öyle bir bürhân-ı vahdâniyyettir ki; kâinâtın sahîfelerinde ve asırların
satırlarında yazılan ve mevcûdât denilen bütün kelimâtı, kâtibinin nakş-ı kalemi
olduğuna delâlet eden birer mühr-i vahdâniyyet, birer hátem-i ehâdiyyettir.”[5]
Daha evvel de îzáh ettiğimiz üzere. Kur’ân ve Hadîs, maksúd-i bi’z-zât olan ilimlerdir. Risâle-i Nûr’u ve sâir İslâmî eserleri, Kur’ân ve Hadîs’i anlamak için okumak lâzımdır.
Fıkha gelince; Üstâd (ra) Hazretleri, yazmış olduğu “27. Söz İctihâd Risâlesi” adlı eserinde fıkhî mesâili, ulemânın fıkıh kitâblarına havâle etmiş; o noktada ictihâd yapmamış ve kendisinin “Şâfiıyyü’l-mezheb” olduğunu ifâde etmişlerdir.
Biz, Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin hakáik-ı îmâniyyede
olduğu gibi; fıkhî mesâilde de müctehidîn-i izám kadar bir re’y sáhibi olduğunu
kabûl etmekle berâber; o zât-ı muhteremin fıkhî mesáile karışmadığını; belki vazífesinin
îmânî mes’eleleri beyân ve tafsíl olduğunu bi’z-zât o zâtın kendi ifâdelerinden
anlıyoruz. Bu konuda Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin pek çok ifâdeleri
bulunmakla berâber bir kaçını nümûne olarak naklediyoruz:
“Çok emârelerle anlamışız ki: Bu ulûm-i îmâniyyedeki fetvâ vazífesiyle
tavzîf edilmişiz.”[6]
“Haddim ve hakkım
değil ki ehl-i ictihâdın vazífesine
karışayım.”[7]
“Hem ulemâ-yı İslâm, o kadar tedkíkát-ı sáibe
yapmışlar ki, fürûáta dâir tedkíkát-ı amîkaya ihtiyâcları kalmamış. Eğer hakíkí
ihtiyâc hissetseydim, böyle fürûáta dâir müctehidînin derin me’hazlarına gidip ba‘zı
beyânâtta bulunacaktım.”[8]
“Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak hîç bir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücûmunda ta‘mîr için duvarlarda delikler açmak gark olmağa vesîledir. Öyle de, şu münkerât zamânında ve ádât-ı ecânibin istîlâsı ânında ve bid‘aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahrîbâtı hengâmında, ictihâd nâmıyla, kasr-ı İslâmiyyetten yeni kapılar açıp duvarlarından muharriblerin girmesine vesîle olacak delikler açmak, İslâmiyyete cinâyettir.
“Dinin zarûriyyâtı ki, ictihâd
onlara giremez. Çünkü, kat‘í ve muayyendirler. Hem o zarûriyyât, kút ve gıdâ
hükmündedirler. Şu zamânda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler ve bütün himmet
ve gayreti onların ikámesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyyetin nazariyyât kısmında ve selefin
ictihâdât-ı sáfiyâne ve hálisânesiyle, bütün zamânların hâcâtına dar gelmeyen
efkârları olduğu hâlde, onları bırakıp heveskârâne yeni ictihâdlar yapmak, bid‘akârâne
bir hıyânettir.”[9]
Sekizinci
Mes’ele: Risâle-i Nûr, îmânı kurtarmak ve
kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmak cihetinde tasavvuf ve kelâm ilimlerine bedel,
kâfîdir. Zîrâ, Risâle-i Nûr, tasavvuf ve kelâm ilimlerinde tecdîdât
yapmış, bu ilimleri Kur’ânî bir hâle getirmiş, asrın
anlayışına göre îzáh etmiş ve Kur’ân’a bağlamıştır. Ya‘nî, tasavvuf ve kelâm
ilimleri, her ne kadar Kur’ân’dan alınmışsa da, zamânla aslını kaybederek başka
bir şekle dönüştüğünden, Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri asrın müceddidi olması
hasebiyle tasavvuf ve kelâmda tecdîdât yaparak Kur’ânî bir şekil kazandırmıştır.
Mektûbun şerh ve îzáhında geçen kelâm ve tasavvufla alâkalı ifâdeler, bu
káideye göre mütálea edilmeli; hâşâ kelâm ve tasavvufun tenkíd edildiği gibi
bir ma‘nâ anlaşılmamalıdır.
Dokuzuncu Mes’ele: Evet, Risâletü’n-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfîdir. Fakat, Risâle-i Nûr’un hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî olması, başka bir kitâbın okunmaması ma‘nâsına gelmez. Belki, talebenin Risâle-i Nûr’u hakkıyla ve murâd-ı Üstâdâneye muvâfık anlaması için ba‘zı ilimleri bilmesi lâzımdır. Meselâ, Risâle-i Nûr’da tasavvuf, kelâm, tefsîr veyâ hadîs gibi ilimlere áid ba‘zı ilmî ıstılâhlar vardır ki, Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri bu ilmî ıstılâhları zikretmiş; fakat ta‘rîf etmemiş ve tafsílâtlı bilgi vermemiştir. O ilmî ıstılâhları anlamak için ilgili kitâblara mürâcaât edilmesi lâzımdır ve bu ihtiyâctan dolayı Üstâd Hazretleri ba‘zı eserlere mürâcaât edilmesini kitâblarında tavsiye etmiştir. Meselâ:
“Eğer bir şübhen varsa, ‘Makásıd’ ve’Mevâkıf’a git! ...
“Eğer o kapı sana açılamadı; ‘Mefâtihü’l-Gayb’ olan İmâm-ı Râzî’nin geniş olan tefsîrine gir ve serîr-i tedrîste o dâhî imâmın halka-i dersinde otur, dersini dînle.
“Eğer
onun ile mutmain olamadın; İbrâhîm
Hakkı’nın arkasına düş, Hüccetü’l- İslâm olan İmâm-ı Gazâlî’nin yanına git, fetvâ
iste...
“Eğer ümmîsin, fetvâyı okuyamıyorsun, bizim hem-asrımız ve fikren birâderimiz olan Hüseyn-i Cisrî'nin sözünü dinle!..
“Eğer
bu yüksek sesle senin yatmış olan fikr-i hakíkatın uykudan kalkmadıysa ve gözün
de açılamadı; İbn-i Hümâm ve
Fahrü’l-İslâm gibi zâtların ellerini tut, İmâm-ı Şâfií’ye git, istiftâ et! ...”[10]
“Şu pencere, imkân ve hudûsa müesses umûm mütekellimînin
penceresidir. Ve isbât-ı Vâcibü’l-Vücûda karşı caddeleridir. Bunun tafsílâtını,
‘Şerhü’l-Mevâkıf’ ve ‘Şerhü’l-Makásıd’
gibi muhakkıklerin büyük kitâblarına havâle ederek, yalnız Kur’ân’ın feyzinden
ve şu pencereden rûha gelen bir iki şuáı göstereceğiz.”[11]
Hem Risâle-i Nûr’un ba‘zı eserleri, ihtivâ ettiği konuyla
alâkalı ilmin bilinmesini iktizá eder.
Meselâ, “On
Birinci Lem‘a” da sünnet-i seniyyenin ehemmiyyeti ve sünnete ittibâ‘ etmenin
lüzûmu ders verilmiş; ancak sünnet-i seniyyeninin neler olduğu ve bu
sünnetlerin hayâta nasıl geçirileceği zikredilmemiştir. Bu husús ise; ancak
hadîs ve fıkıh kitâblarından öğrenilebilir.
Hem “Yirmi Dördüncü Söz”de hadîslerin
doğru anlaşılması “on iki asıl” ile îzáh edilmiştir. Elbette bu ders, ulûm-i hadîs
ile alâkalı bir derstir. Bu ilmi bilmeyen, bu dersi tam anlayamaz. Dolayısıyla
bu eser hem hadîs okumayı, hem de okunan hadîsleri doğru anlamak ve o hadîslere
i‘tirâz etmemek için ulûm-i hadîsi öğrenmeyi zımnen iktizá eder.
Hem Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, “Arabî İşârâtü’l-İ‘câz” tefsîrini belâğat kánûnlarına ve
ulûm-i Arabiyyenin düstûrlarına göre yazmıştır. Bu eserin anlaşılması ise, ulûm-i
Arabiyye ve ilm-i belâğatı bilmeye ve tefsîr kitâblarını okumaya bağlıdır. Hattâ,
müellif (ra) bu mezkûr tefsîrin başında, “Cenâb-ı
Hak, bu tefsîri de tam anlayacak adamları yetiştirecek inşâelláh”demektedir.
Hem “İctihâd Risâlesi”ni yazmış. Bu ise, “Müctehid
ulemânın fıkıh kitâblarını okuyun ve dört mezheb imâmlarının ictihâdlarından
ayrılmayın” diye ma‘nevî bir emirdir.
Hem meselâ Re’fet Bey, “Arz,
öküz ile balık üzerindedir” gibi en müşkil hadîsleri sormuş. Hulûsí Bey, ba‘zı
âyet ve hadîslerin esrârından ve Sa‘d-ı Teftâzânî, Muhyiddîn-i Arabî gibi ba‘zı
ulemânın kitâblarından suâl etmiş. Üstâd Hazretleri de onlara “Risâle-i Nûr kâfîdir. Niye hadîs kitâblarını
ve başka ulemânın eserlerini okuyorsunuz?” diye mukábelede bulunmamış; aksine
gerekli îzáhatı vermiş ve bir çok yerde “Kádı Iyaz”, “İmâm Şa‘rânî”, “Sa‘d-ı
Teftâzânî”, “Seyyid Şerîf Cürcânî”, “Fahreddîn-i
Râzî”, “İmâm Rabbânî”,
“Hüccetü’l-İslâm
İmâm Gazâlî” gibi pek çok muhakkık ulemânın kitâblarına havâle etmiştir.
Ba‘zan da bu kitâblardan nakiller yapmıştır. Hem Risâle-i Nûr’un “Mektûbât”
gibi ba‘zı eserleri, bu tür suâllere cevâb sadedinde te’lîf edilmiştir.
İşte Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretlerinin bunlar gibi pek
çok yerde başka ulemânın kitâblarına havâle etmesi gösteriyor ki; Risâle-i Nûr’da
hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin müşkil mes’eleleri açıklanırken, o mesâilin
daha iyi anlaşılabilmesi için başka eserlere mürâcaât etmeye de ihtiyâc vardır.
Bununla berâber, başta Tasavvuf ve Kelâm olmak üzere mezkûr eserlerin en ince
noktalarını bilmeye ihtiyâc yoktur. Ancak temâs edilen konularda mürâcaât
edilebilir.
Onuncu
Mes’ele: Üç yüz elli bin tefsîr ve milyonlarca kütüb-i İslâmiyye, Kur’ân-ı Azímü’ş-şân’ın
ma‘nâ ve esrârını beyân etmiştir. Risâle-i Nûr da Kur’ân’ın ma‘nevî bir tefsîridir.
Kur’ân, her ihtiyâca kâfî geldiği hâlde, Kur’ân için milyonlarca tefsîr ve şerîat
kitâblarının yazılması, hâşâ Kur’ân’a bir nakísa teşkîl etmediği gibi; Müslümânların
bu kitâbları okuması da Kur’ân’ı yeterli bulmamalarından dolayı değildir. Belki
bu kitâbların okunması, Kur’ân’ın daha iyi anlaşılması içindir.
Kur’ân
hakkında geçerli olan bu káide, Risâle-i Nûr hakkında da geçerlidir. O hâlde,
Risâle-i Nûr hakkında yapılan şerh ve îzáhlar, Risâle-i Nûr’a bir nakísa teşkîl
etmediği gibi; Risâle-i Nûr’un yanında başka İslâmî kitâbların okunması da
hakáik-ı îmâniyye cihetinde Risâle-i Nûr’un yeterli bulunmamasından dolayı
değildir. Belki bu kitâbların okunması, Risâle-i Nûr’un daha iyi anlaşılması
içindir.
O hâlde,
Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin “Risâletü’n-Nûr
hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc
bırakmıyor”sözü mutlak olmayıp, belki mezkûr ma‘nâları ifâde
etmektedir.
On Birinci Mes’ele: Tasavvufta şöyle bir káide-i
mukarrare vardır ki; záhirî ilimleri bitirenler, tasfiye-i zihin için, ya‘nî záhirî
ilimlerle bâtınî ilimleri mezc etmek için bir mürşid-i kâmilin yanına
giderlerdi. O kişiler, kábiliyyetlerine göre ba‘zan kırk gün, ba‘zan altı ay, ba‘zan
da kırk yıl gibi muvakkat bir zamânda başka ilimlerle iştigál etmezlerdi. O
mürşidin tavsiyelerini dinleyerek záhirden hakíkate geçinceye kadar başka kitâbları
ve başka evrâdları okumazlardı. Bu hâl ise muvakkat bir zamâna mahsús idi. Tasfiye-i
zihin bitip hakíkate geçtikten sonra, kemâlât için diğer kitâbları ve evrâdları
okurlardı. Ekser ehl-i tasavvuf, muvakkat bir zamân için böyle bir
tasfiyeyi gerekli görmüşlerdir.
İşte Üstâd
(ra) Hazretleri de, Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri
ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarına hıtáben yazdığı bu mektûbunda
aynen bu ma‘nâyı kasdediyor ve bu hakíkati ders veriyor. Ya‘nî, Hacı Hulûsí Bey,
Hoca Sabri, Mehmed Feyzi gibi zâtlar, záhirî ilim noktasında tekâmül ettikleri
için, Müellif (ra) onlara, “Tasfiye-i zihinde
bulunurken ve ilm-i hakíkat noktasında tekâmül ederken muvakkat bir zamân için,
ya‘nî záhirden hakíkate geçinceye kadar Risâle-i Nûr size kâfîdir. Başka
ilimlerle ve başka evrâdla meşgúl olmayınız” buyurmuştur. Ancak, bu hâl muvakkat bir zamâna mahsústur,
devâmlı değildir. Hakíkate geçen o zâtlar, diğer kitâbları da okumalı ki,
Müslümânların ma‘nevî ihtiyâclarına cevâb verebilsin.
On İkinci Mes’ele: Şerh
edeceğimiz bu mektûb, umûma şâmil değildir. Belki, müellif (ra)’ın ifâdesiyle “Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib
ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâsları”nın muhátab
alındığı bir mektûbdur. Evet, “26. Mektûb Onuncu Mes’ele”de beyân
edildiği gibi; Kur’ân-ı Hakîm’in dellâlı olması hasebiyle Üstâd Bedîuzzamân (ra)
Hazretleriyle münâsebettâr olanlar ya “dost” olur, ya “kardeş” olur, ya “talebe”
olur.
Evvelâ: Bu mektûbun muhátabı “dost ve kardeş” değildir. Belki “talebe”dir. “Talebeliğin hássası ve şartı şudur ki: Sözler’i kendi malı ve te’lîfi gibi hissedip sáhib çıksın ve en mühim vazífe-i hayâtiyyesini, onun neşir ve hizmeti bilsin.”
Sâniyen: Her talebe de değil; belki
Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan “sáhib
ve vârisleri” ve háslarının hásları olan “erkân ve esâsları” murâddır.
Bunlar, záhirî ilimleri bitirip, bâtınî ilimleri de elde etmek súretiyle
hakíkate geçmek isteyen kimselerdir.
Bu sebeble bu mektûbu umûma teşmîl etmek hatádır. Üstâd Bedîuzzamân
Hazretleri bu mektûbta muhátabını bi’z-zât kendisi, “Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve
háslarının hásları olan erkân ve esâsları” ve “gerçi umûma teşmîl súretiyle değil”
ifâdeleriyle tesbît etmiştir.
On Üçüncü Mes’ele: Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretlerinin
“Risâle-i Nûr
talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri
ve háslarının hásları olan erkân ve esâsları” cümlesinde geçen “vâris” ta‘bîrinin îzáhı hakkındadır.
Üstâd Bedîuzzamân
(ra) Hazretlerinin “iki” kısım “vâris”leri mevcûddur:
Bir Kısmı: Maddî metrûkâtı ve Risâle-i Nûr eserlerinin basım ve dağıtımıyla alâkalı işlerle ilgilenen vârislerdir ki, Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleri bu kısım vârislerini şu mektûbuyla açıklamıştır:
“Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve Vârislerim!
“Ecel gizli olmasından, vasıyyetnâme yazmak sünnettir. Benim metrûkâtım ve Risâle-i Nûr’dan olan benim husúsí kitâblarım ve güzel cildlenmiş mecmûalarım vesâir şeylerimin bütününü, gül ve nûr fabrikalarının hey’etine, başta Hüsrev ve Táhirî olarak o hey’etten on iki (**) kahraman kardeşlerime vasıyyet ediyorum. Onlara bırakıyorum ki; emr-i hak olan ecelim geldiği zamân, benim arkamda o metrûkâtım, benim bedelime o sádık ve mübârek ellerde hizmet-i nûriyye ve îmâniyyede çalışsın ve isti‘mâl edilsin.
“Kardeşlerim!
Bu vasıyyetten telâş etmeyiniz. Ben, teessürâttan ve dokuz def‘a zehirlenmekten,
pek çok zaíf olmakla berâber; gizli münâfıkların desîselerle müteaddid sû-i
kasdları için bu vasıyyeti yazdım. Merâk etmeyiniz, inâyet-i Rabbâniyye ve
hıfz-ı İlâhî devâm ediyor.
“ (**) Kardeşim Abdülmecid,
Zübeyr, Mustafa Sungur, Ceylân, Mehmed Kaya, Hüsnü, Bayram, Rüşdü, Abdulláh, Ahmed
Aytimur, Âtıf, Tillo’lu Saíd, Mustafa, Mustafa, Seyyid Sálih.”[13]
İkinci
Kısım: Dellâl-ı Kur’ân olan Bedîuzzamân Saíd Nursî Hazretlerine ma‘nevî ve
ilmî cihette vâris olan kimselerdir ki; bunlar záhirî ilimleri elde ettikten
sonra bâtınî ilimleri de elde etmek súretiyle hakíkate geçmek isteyen
kimselerdir. Bu zevât-ı áliyye, Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri ve Risâle-i Nûr’un
irşâdâtıyla tekâmül edip -Âyetü’l-Kübrâ Risâlesinde beyân edildiği tarzda- hakíkatü’l-hakáika
geçen ve o hakáikın hakíkí zevkını tadan başta Hacı Hulûsí Bey olmak üzere Hoca
Sabri, Mehmed Feyzi, Hâfız Ali, Hasan Feyzi, Hâfız Tevfîk gibi erkân ve
esâslardır. Bunlar Üstâd Bedîuzzamân (ra)’ın irşâdıyla tasfiye-i zihin eden ve
ilm-i záhir ile ilm-i bâtını mezc eden kimselerdir. Bunların içinde daha yüksek
bir makám olan “asrın imâmı”vazífesiyle tavzîf edilmiş biri vardır ki, oda “el-Hâc
İbrâhîm Hulûsí Bey”dir. Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleri, bu ikinci
kısım vârislerin birincisi hükmünde olan Hacı Hulûsí Bey‘i eserlerinde şöyle tavsíf
eder:
“Benim vârisim olan sen.”[14]
“Azîz âhiret kardeşim ve hizmet-i Kur’ân’da
gayretli arkadaşım ve ders-i esrâr-ı îmânîde zekâvetli ve ferâsetli talebem. VE VEFÂTIMDAN SONRA SADÂKATLİ VÂRİSİM, BİRÂDERZÂDEM...”[15]
“Cemâata ‘Sözler’i okumak zamânında, sendeki hissiyât-ı áliyye
ve fazla inkişâf ve fedâkârâne hamiyyet-i dîniyye galeyânının sırrı şudur ki:
“Velâyet-i kübrâ olan verâset-i nübüvvetteki makám-ı teblîğin envârı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl-ı Kur’ân Saíd’in vekîli, belki ma‘nen aynı hükmüne geçtiğin içindir.”[16]
“İkinci ru’yân ise: Sana ve Müslümânlara büyük bir beşârettir. Ve sarıklılara ehemmiyyetli bir itâbdır. Onuncu safta iken imâmetin çok ma‘nidârdır. İnşâelláh Cenâb-ı Hak seni, álî bir mertebe olan İmâmlık Mertebesi’ne mazhar eder. Sizi yanımda hâzır edip, sizinle şimdilik bir kaç kelime konuşacağım.”[17]
“Sizin gibi hakíkata yetişmiş ve hakíkattaki hakíkí tesellî ve esâslı sevinci bulmuş zâtlara, envâr-ı îmâniyyenin ve esrâr-ı Kur’âniyyenin neşirlerine karşı ehl-i dalâletin ve şeytánların desâisle tehâcümünden neş’et eden müşkilât ve gam ve kedere karşı sabır ve metânet et ve hüzün ve merâk etme demeye ihtiyâc hissetmem.”[18]
“Azîz kardeşim, çendân Abdülmecid
benim nesebî kardeşim ve yirmi sene talebemdir. Fakat, ne o, ve ne hîç birisi BENİM HULÛSİ’me yetişmiyor. O mektûblar
(ekseriyyet-i mutlaka) senin nâmınla yazılmış ve sana gönderiliyor.”[19]
“Bütün mektûblarımda ‘Azîz sıddîk
kardaşlarım’ dediğim zamân muhlis HULÛSİ saff-ı evvel muhátabların içindedir.”[20]
İşte Üstâd Bedîuzzamân Saíd Nursî Hazretlerinin şerhini yaptığımız
mektûbundaki muhátabı bu ikinci kısım vârislerdir.
جَزَاهُمُ
اللهُ خَيْرًا كَثيِرًا Cenâb-ı Hak, her iki kısım vârislere
hayr-ı kesîr ihsân eylesin.
On Dördüncü Mes’ele: Üstâd
Bedîuzzamân (ra)’ın Risâle-i Nûrun dışında başka ders yapmaması ve yanında Kur’ân’dan
başka eser bulundurmaması mes’elesine gelince…
Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleri, Yeni Saíd devresinde
sürgün ve esâret altında bulunması sebebiyle kimseyle görüştürülmüyordu ki
onlara ders yapsın. Dâimâ tarassud altındaydı, yanına kimse bırakılmıyordu.
Ancak “Arabî İşârâtü’l-İ‘câz” tefsîrini, ileride bu tefsîri tercüme edecek olan Abdülmecid’i ma‘nen muhátab alarak hizmetinde bulunan bir kaç talebesine -Arabca bilmedikleri hâlde- altı ay ders vermiştir. Hem Hacı Hulûsí Bey‘i ma‘nen muhátab alarak Risâle-i Nûr’u ona ders vermiştir. Bu konuda Bedîuzzamân Hazretleri şöyle buyurmaktadır:
“Hulûsí Bey; benim yegâne ma‘nevî evlâdım ve medâr-ı tesellîm ve hakíkí vârisim ve bir dehâ-yı nûrânî sáhibi olacağı muhtemel olan birâderzâdem Abdurrahmân’ın vefâtından sonra, Hulusî aynen yerine geçip o merhûmdan beklediğim hizmeti, onun gibi îfâya başlamasıyla; ve ben onu görmeden epey zamân evvel ‘Sözler’i yazarken, onun aynı vazífesiyle muvazzaf bir şahs-ı ma‘nevî bana muhátab olmuşcasına, ekseriyyet-i mutlaka ile temsîlâtım onun vazífesine ve mesleğine göre olmuştur. Demek oluyor ki, bu şahsı, Cenâb-ı Hak bana hizmet-i Kur’ân ve îmânda bir talebe, bir muîn ta‘yîn etmiş. Ben de bilmeyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum, ders veriyormuşum...”[21]
“Hîç merâk etme seninle muhâbere MA‘NEN devâm eder. Bütün mektûblarımda
‘Azîz sıddîk kardaşlarım’ dediğim zamân muhlis HULÛSİ saff-ı evvel muhátabların
içindedir.”[22]
Bedîuzzamân Hazretlerinin, serbest olduğu Eski Saíd
devresinde ise talebelerine başta tefsîr ve hadîs olmak üzere bütün medrese
ilimlerini ders verdiği bedîhîdir.
Hem Bedîuzzamân (ra) Hazretleri, doksan kitâbı
ezberlediğini ve her gün üç saat meşgúl olmak súretiyle üç ayda bir o kitâbları
hâfızasından devrettiğini eserlerinde şöyle ifâde etmektedir:
“Ma‘nevî nûrun -ilim súretinde- beşerin kafasında cilvesinin bir cüz’îsi, tırnak kadar kuvve-i hâfızaya mâlik bir adamın kafasında, doksan kitâbın kelimâtı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgúl olarak, hâfızasının sahîfesinin yalnız o kısmını ancak tamâm edebilmiş.”[23]
“Bir-iki sene ‘Sarf ve Nahiv’ mebâdîsini gördükten sonra, üç
ayda, acîb bir tarzda, kırk-elli kitâbı gûyâ okumuş ve icâzet almış gibi bir hâlet
göründü. Bu hal, altmış sene sonra doğrudan doğruya gösterdi ki; o vaz‘ıyyet ulûm-i
îmâniyyeyi üç-dört ayda-kısa bir zamânda; ellere verebilecek bir tefsîr-i Kur’ânî
çıkacak. Ve o bî-çâre Saíd de onun hizmetinde bulunacak işâretiyle; hem bir zamân
gelecek ki, değil on beş sene, belki bir sene de ulûm-i îmâniyyeyi ders alacak
medreseler ele geçmeyecek ve azalacak bir zamâna bir nev‘í işâret-i gaybiyye
gibi ma‘nâlar hátıra geliyor.”[24]
“Molla Saíd, Bitlis’te iken on beş-on altı yaşlarında idi. Henüz
sinn-i bülûğa vâsıl olmuştu. O zamâna kadar bütün ma‘lûmâtı sünûhât kabîlinden
olduğu için, uzun uzadıya mütáleaya lüzûm görmezdi. Fakat, o zamân sinn-i
bülûğa vâsıl olduğundan mı veyâhúd siyâsete karıştığından mı, her nedense eski sünûhât
yavaş yavaş kaybolmağa başladı. Bunun
üzerine her türlü fenne áid eserleri tedkíke koyuldu. Bilhassa dîn-i
İslâma vârid olan şekk ve şübheleri reddetmek içi ‘Metâli‘’ ve ‘Mevâkıf’
nâm eserler ile ulûm-i âliyye اليه (Sarf, Nahiv, Mantık vesâire) ve áliyyeye عاليه (Tefsîr ve İlm-i
Kelâm)a dâir kırk kadar kitâbı iki sene zarfında hıfzeyledi. Hattâ, her gün
okumak şartıyla, hıfzettiği kitâbların üç ayda bir kerre devrine muvaffak
oluyordu.”[25]
“Herhangi bir kitâbı eline alırsa, anlardı. Yirmi dört saat zarfında
‘Cem‘u’l-Cevâmi‘’, ‘Şerhü’l-Mevâkıf’, ‘İbnü’l-Hacer’ gibi kitâbların
iki yüz sahîfesini, kendi kendine anlamak şartıyla mütálea ederdi. O derece
ilme dalmıştı ki, hayât-ı záhirî ile hîç alâkadâr görünmezdi. Hangi ilimden
olursa olsun sorulan suâle tereddüdsüz deral cevâb verirdi.”[26]
Hem şunu iyi anlamak lâzımdır ki; Risâle-i Nûr, şarkın
ulûmundan, ya‘nî “kelâm” ve “tasavvuf”tan alınmadığı gibi; garbın
fünûnundan, ya‘nî “felsefe”den de alınmamıştır. Doğrudan doğruya Kur’ân-ı Hakîm’in
i‘câz-ı ma‘nevîsinden gelen ve ilhâm ve istihrâcla yazılmış bir tefsîr-i Kur’ânîdir.
Risâle-i Nûr mâdem istihrâcdır, istihrâc da ilim ile olur. Zîrâ, “istihrâc”,
belli ilimlere dayanarak Kur’ân ve Hadîs’ten ma‘nâ çıkarmaya denir. Bedîuzzamân
Hazretleri, her derde kâfî ve vâfî olan Kur’ân-ı Hakîm’i kendine üstâd-ı hakíkí
kabûl etmiş ve Risâle-i Nûr’un te’lîfinde fikrini başka tarafa kaydırmadan
doğrudan doğruya Kur’ân’a müteveccih olmuştur. Elbette, Kur’ân’ı anlamak
cehâletle mümkün olmadığından, tahsíl ettiği ve ezberlediği ulûm-i İslâmiyye
onun için basamaklar hükmüne geçmiştir. Nitekim, Bedîuzzamân (ra) Hazretleri bu
hakíkati şöyle ifâde etmektedir:
“Bütün bildiği ulûm-i mütenevviayı Kur’ân’ın fehmine ve hakíkatlarının
isbâtına basamaklar yaparak hedefini ve gáye-i ilmiyyesini ve netîce-i hayâtını
yalnız Kur’ân bildi. Ve Kur’ân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsi, ona rehber ve mürşid ve üstâd
oldu.”[27]
Üstâd Bedîuzzamân (ra)’ın
yanında Kur’ân’dan başka eser bulundurmamasının sebebine gelince; hem tecrîdde
bulunması ve yanına başka kitâbların sokulmasına izin verilmemesi; hem yukarıda
ifâde ettiğimiz gibi, bütün ulûm-i dîniyyeyi tahsíl etmiş ve ulûm-i
İslâmiyyenin her birine temel teşkîl edecek eserlerden doksan cild kitâbı
hâfızasına almış olmasıdır. Hakíkat-i hâl böyle iken, daha âdâbına uygun abdest
almasını bilmeyen kimselerin kendilerini Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerine kıyâs
ederek, “Üstâd Hazretleri, yanında Kur’ân’dan
başka bir eser bulundurmuyordu. Demek Risâle-i Nûr kâfîdir. Başka bir esere
ihtiyâc yoktur” gibi bir düşünceye saplanmaları son derece yanlıştır.
Bir ilim ve fennin içinde sâir ilim ve fenlere dâir mevzú‘lar
da bulunur. Bir fende ihtisâsla berâber sâir fenlere icmâlen de olsa vukúfiyyet
lâzımdır. Fakat, sâir ma‘lûmâtını ihtisâs yaptığı fenne tâbi‘ ve mütemmim
yapmalı, mütehakkim yapmamalı. Tâ ki, o fennin súret-i hakíkıyyesi tezáhür
etsin. Karma karışık bir ma‘lûmât deposu olmasın. Üstâd Bedîuzzamân bu noktayı
şöyle beyân etmiştir:
“İlim, ilme kuvvet verir. Tahakküm etmemek
şarttır. Şöyle müsellemâttandır ki: Hendese gibi bir san‘atta mâhir olan zât, tıp
gibi başka san‘atta ámî ve tufeylî ve dahîl olabilir. Ve kavâid-i
usûliyyedendir ki: Fakíh olmayan, velev ki usûlü’l-fıkıhta müctehid olsa, icmâ-ı
fukahâda mu‘teber değildir. Zîrâ, o, onlara nisbeten ámîdir.
“Hem de hakáik-ı târîhiyyedendir
ki: Bir şahıs çok fenlerde meleke sáhibi ve mütehassıs olamaz. Ancak ferîd bir
adam, dört veyâ beş fenlerde mütehassıs olabilir. Umûma el atmak, umûmu terk
etmek demektir. Bir fende meleke, o fennin súret-i hakíkıyyesidir. Onunla
temessül etmek gerektir. Zîrâ, bir fende mütehassıs ve ma‘lûmât-ı sâiresini
mütemmime ve meded verici etmezse, ma‘lûmât-ı perîşânından bir súret-i acîbe
temessül edecektir.”[28]
İşte bu káidelere binâen, Üstâd Hazretleri de tahsíl ettiği
ve mütehassıs olduğu bütün ilimleri Kur’ân’daki hakáik-ı îmâniyyenin fehmine
basamaklar yapmıştır.
Bedîuzzamân Hazretleri, tahsíl ettiği bütün ilimleri bâ-husús
Tasavvuf ve Kelâm ilimlerini Risâle-i Nûr’a tâbi‘ ve mütemmim yaptığı gibi; bir
nûr talebesi de Tasavvuf ve Kelâm ilimlerinin zarûriyyât kısmını Risâle-i Nûr’a
tâbi‘ ve mütemmim yapmalıdır.
On Beşinci Mes’ele: Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, enâniyyet-i ilmiyyeden gelen
bir sâikle Risâle-i Nûr’u okumayan ve “Selefin
kitâblarında bu mevzú‘lar vardır” diyerek Risâle-i Nûr’a karşı istiğnâ gösteren bir
kısım hocalara, “Selef-i Sálihînin
ve muhakkıkín-i ulemânın âsârları, çendân her derde kâfî ve vâfi bir hazîne-i
azímedir; fakat ba‘zı zamân olur ki, bir anahtar bir hazîneden ziyâde
ehemmiyyetli olur. Çünkü, hazîne kapalıdır. Fakat, bir anahtar çok hazîneleri
açabilir”[29]
diyerek Risâle-i Nûr’un o kitâbları reddetmediğini, belki onları doğru ve daha
güzel anlamak için bir anahtar olduğunu beyân etmiştir. Bizim de bu tarz-ı
nazar ile mes’eleye bakmamız lâzımdır. Ulemâ-yı İslâm kâfî mikdârda o mevzú‘ları
kitâblarında yazdığı için, Üstâd Hazretlerinin o mes’eleleri yeniden yazmasına ihtiyâc
kalmamıştır. Zâten kendisi bu husúsu şu şekilde beyân etmiştir:
“Hem ulemâ-yı İslâm, o kadar
tedkíkát-ı sáibe yapmışlar ki, fürûáta dâir tedkíkát-ı amîkaya ihtiyâcları
kalmamış. Eğer hakíkí ihtiyâc hissetseydim, böyle fürûáta dâir müctehidînin derin
me’hazlarına gidip ba‘zı beyânâtta bulunacaktım.”[30]
On Altıncı Mes’ele: Üstâd
Bedîuzzamân’ın okunmasını yasak ettiği kitâblar da vardır. Bunlar selef-i sálihînin
ve onların caddesinden giden ulemânın kitâbları değil; bid‘at ve dalâlete sevk
etmeye müsâid olan ba‘zı yeni yazarların kitâblarıdır. O zamânda Bedîuzzamân (ra)’ın
talebeleri Risâle-i Nûr’da ihtisâs sáhibi olmakla berâber, diğer İslâmî
kitâblardan da kendilerine lâzım olan mes’eleleri okuyorlardı. Günümüzde olduğu
gibi o zamân da ehl-i dalâlet, ba‘zı ulemâ-i sûu kendilerine âlet ederek bid‘at
ve dalâlete, husúsan eázım-ı İslâmiyyeyi reddeden Vehhâbîliğin müfrit kısmına
ve Melâmîliğin de müferrit kısmına zemîn hâzırlayan ve Latin hurûfu gibi çok bid‘atlara
müsâid ve şeáir-i İslâmiyyeye muhálif kitâbları te’lîf ettirdiler. Üstâd Bedîuzzamân
Hazretleri, talebelerine bu zararlı kitâbları okumalarını yasak ederek, “Risâle-i Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir
ihtiyâclarınıza kâfîdir” buyurdu.
Demek, Üstâd
Hazretleri, şerh edeceğimiz mektûbtan da anlaşılacağı üzere bu sözü, Vehhâbîlik
ve Melâmîliğin müfrit kısmının kaleme aldığı İslâmiyyetin rûhuna muhálif
düşünceleri ihtivâ eden eserlerini okumamak için söylemiştir. Üstâd Bedîuzzamân’ın bu sözünü, selef-i sálihînin ve mu‘teber
ulemânın kitâblarına teşmîl etmek hatádır.
On
Yedinci Mes’ele: Cumhûr-i ulemâya göre herkes her kitâbı okuyamaz. Zîrâ, okunan
kitâblarda dîne muhálif düşünce ve fikirler bulunabilir. Bu sebeble, zikredeceğimiz
vasıfları hâiz olmayan eşhásın bu kitâbları okuması doğru olmaz; Zîrâ, bu kitâblardan
zarar görebilirler. Bu menfî kitâblar, ehl-i bid‘anın ve ehl-i felsefenin kaleme
aldıkları kitâblardır. Bu menfî kitâbları ancak kábiliyyeti yüksek, mizâcı
sağlam, Kitâb ve Sünnette mâhir, záhirî ve bâtınî ilimleri mezc edip hakíkate
geçen zeki ve muhakkık álimler okuyabilirler. Bu eşhásın mihenkleri, edille-i şer‘ıyyedir.
Bunlar, dîne muhálif menfî fikirlerin bulunduğu bu nev‘í kitâbları tebeí bir
nazarla okurlar, hak ile bâtılı tasfiye ederler, kendi zamânlarındaki Müslümânların
o bâtıl efkârdan zarar görmemeleri için hakkı isbât edip o bâtıl efkârı
reddederler. İmam Gazâlî, Üstâd Beddiüzzamân gibi. Bu vasıfları hâiz olmayan eşhásın
ise bu nev‘í kitâbları okumaları câiz değildir, harâmdır. Bu husústa “Kızıl
Îcâz” adlı esere mürâcaât edilsin.
Demek, Kitâb
ve Sünnette mâhir, záhir ve bâtınî ilimleri mezc etmiş muhakkık álimler, o kitâblarda
mevcûd İslâma muhálif düşünceleri çürütmek için bu nev‘í kitâbları okuyup Kitâb
ve Sünnete göre reddiyye yazarlar. Tâ ki, ümmete rehber olup Müslümânları o kitâbların
zararlarından muhâfaza etsinler. O reddiyyeler yazılırken bir kısım ulemâ, o
ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin fikirlerini zikrettikten sonra o menfî
fikirlere cevâb verip çürütmüşlerdir. Bir kısmı da onların bâtıl fikirlerini beyân
etmeden doğrudan doğruya Kitâb ve Sünnetle onların bâtıl fikirlerini
çürütmüşlerdir.
Dellâl-ı
Kur’ân olan Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri de o ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin kitâblarını
okumuş ve Kur’ânî bir üslûbla kaleme aldığı eserlerinde onların bâtıl
fikirlerini zikretmeden çürütmüştür. Nasıl ki Kur’ân, kâfirlerin bâtıl
fikirlerini mücmelen zikredip onlara cevâb veriyor; Kur’ân’ın tefsîri olan Risâle-i
Nûr dahi, Kur’ânî bir tarzda ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin bâtıl fikirlerini
zikretmeden doğrudan doğruya o bâtıl fikirleri çürütüyor. Bedîuzzamân (ra) Hazretleri,
şerhini yaptığımız bu mektûbta Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve
vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarına, “Siz záhirden hakíkate geçip tekâmül ettikten sonra ancak o ehl-i bid‘a
ve ehl-i felsefenin kitâblarını okuyabilirsininiz. Hem buna da ihtiyâc yoktur. Zîrâ,
ben, bütün o kitâbları okudum ve Kur’ân vâsıtasıyla Risâle-i Nûr’da onların
bâtıl fikirlerini zikretmeden o fikirleri çürüttüm. Artık sizin yeniden o
kitâbları okumanıza ihtiyâc yoktur, Risâle-i Nûr’a iktifâ edin” buyurmuştur.
Záhirî ve bâtınî ilimlerde tekâmül etmeyen talebelerin ehl-i bid‘a ve ehl-i
felsefenin kitâblarını okumaları câiz değildir. İşte Üstâd Hazretleri, şerhini
yaptığımız mektûbta geçen gelecek şu cümleleri bu ma‘nâda söylemiştir:
“Bu fakír kardeşiniz yirmi
seneden evvel kesret-i mütáleayla ba‘zan bir günde [menfî veyâ müsbet]
bir cild kitâbı anlayarak mütálea
ederken, yirmi seneye yakındır ki Kur’ân ve Kur’ân’dan gelen Resâilü’n-Nûr bana
kâfî geliyorlardı. Bir tek kitâba muhtâc olmadım, başka kitâbları yanımda
bulundurmadım. Risâletü’n-Nûr
çok mütenevvi‘ hakáika dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamânında, yirmi seneden berî
ben muhtâc olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde
muhtâc olmamak lâzım gelir.”
Yoksa
hâşâ, Üstâdımızın bu cümleleri, başta Kur’ân ve Hadîs olmak üzere selef-i sálihînin
ve mu‘teber ulemânın menba-ı hak ve hakíkat olan kitâblarının okunmaması ma‘nâsında
değildir. Belki, menfî kitâbların, ya‘nî ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin kitâblarının
okunmaması ma‘nâsındadır.
NOT: Mukaddime’nin
biraz uzunca olmasının hikmeti, mukaddimede zikredilen káide ve ilmî
düstûrların bilinmemesi sebebiyle o gizli komitenin, şerh ve îzáhını yaptığımız
mektûba, husúsan, “Risâletü’n-Nûr
hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor” cümlesine yanlış ma‘nâ verip, Müslümânları Üstâd Bedîuzzamân
Hazretleri ve Risâle-i Nûr eserlerinden uzaklaştırmak istemesidir. Biz de mukaddimede
zikrettiğimiz káide ve ilmî düstûrlarla, o gizli komitenin te’vîllerinin fâsid
olduğunu; Bedîuzzamân Hazretlerinin murâdının o gizli komitenin ortaya koyduğu ma‘nâda
olmadığını; Risâle-i Nûr’la berâber diğer İslâmî eserlerin de okunması lâzım geldiğini;
Bedîuzzamân Hazretleri ve Risâle-i Nûr eserlerinin umûm ümmetin malı olduğunu îzáh
etmeye çalıştık.
Şimdi Mukaddime’de geçen esâsât ve düstûrlara göre o gizli
ecnebî komitenin, te’vîlât-ı fâside ile te’vîl ettiği ve o fâsid te’vîller
sebebiyle pek çoklarının yanlış anladığı Üstâd Bedîuzzamân’ın mektûbunun şerh
ve îzáhına geçiyoruz:
ŞERH VE ÎZÁHI:
(Risâle-i Nûr
talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân
ve esâsları olan kardeşlerime)… Müellif (ra)’ın ifâdesiyle bu mektûbun
muhátabı, Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının
hásları olan erkân ve esâslarıdır; umûm okuyucular değildir. Mâdem
bu mektûb, Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârislere ve háslarının
hásları olan erkân ve esâslara hasdır. Öyle ise bu mektûbun umûmî neşrine, Müellif
(ra)’ın izni yoktur ve Müellif (ra) bunu, mektûbun sonunda “umûma teşmîl súretiyle değil” kaydıyla
da ifâde etmiştir. Eğer bu mektûb umûma şâmil olsaydı; furûzát-ı dîniyyesini
bilmeyenler -bugün olduğu gibi- bu mektûbu yanlış anlayacaklardı. Belki bu
mektûb, “Hacı Hulûsí Bey, Hoca Sabri, Mehmed Feyzi, Hâfız Ali, Hâfız Tevfîk, Hasan
Feyzi” gibi furûzát-ı dîniyyesini bilen, záhirî ilimleri elde eden ve
hakíkate geçmek isteyen, kısaca záhir ve bâtın ilimlerini mezc etmek súretiyle
tekâmül etmek isteyen saff-ı evveldeki talebelerine hásdır. Bu zâtlar, Üstâd Bedîuzzamân
Hazretleri ve Risâle-i Nûr’un irşâdâtıyla tekâmül ettikten sonra, derecelerine
göre hakíkate kavuşmuşlardır.
Risâle-i
Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan
erkân ve esâslar ise iki kısımdır:
Bir Kısmı: Hakíkata yetişmiş ve hakíkattaki
hakíkí tesellî ve esâslı sevinci bulmuş zâtlardır ki, bunlar, ehass-ı
havâs’dır: Hacı Hulûsí Bey gibi. Nitekim Müellif (ra) bu ma‘nâda Hacı Hulûsí
Bey‘e hıtáben şöyle buyurmuştur:
“Sizin gibi hakíkata yetişmiş ve hakíkattaki hakíkí tesellî ve
esâslı sevinci bulmuş zâtlara...”[31]
Diğer kısmı ise:
Záhirden
hakíkate geçen, fakat birinci kısımdaki zâtlar gibi hakíkatte tam tekâmül
edemeyen, ya‘nî “asfiyâ” makámına çıkamayan zevâttır ki, bunlar da “háslar”dır.
Tasavvufta bir káide-i
mukarraredir ki, záhirî ilimleri bitirip záhirden hakíkate geçmek isteyenler, kábiliyyetlerine
göre ba‘zan kırk gün, ba‘zan altı ay, ba‘zan da kırk yıl gibi muvakkat bir zamânda
başka ilimlerle iştigál etmeyip sâdece o mürşidin tavsiye ve irşâdâtını dinleyerek
tasfiye-i zihin etmek súretiyle záhirden hakíkate geçinceye kadar başka kitâbları
ve başka evrâdları okumazlardı. Zihinleri sáfîleştikten ve ma‘nen tekâmül
ettikten sonra yine diğer kitâbları ve evrâdları okurlardı.
Meselâ: Seyyid Şerîf Cürcânî
ve Sa‘d-ı Şirâzî gibi zâtlar, önce ilim noktasında tekâmül edip ilimle tam
mücehhez olduktan sonra, okudukları ilimlerin hakíkatini anlamak ve bâtınî
ilimleri de elde etmek maksadıyla Şâh-ı Geylanî gibi ba‘zı muhakkık mürşidlerin
yanına giderler, o zevâtın rahle-i irşâdâtına otururlardı. O irşâdât müddeti ba‘zan
kırk gün, ba‘zan altı ay, ba‘zan da kırk yıl devâm ederdi. O zevât, mürşidlerinin
tavsiyeleri dışında muvakkat bir zamân için başka kitâbları ve başka evrâdı
okumazlardı. Bu, ekser ehl-i tasavvuf mabeyninde mukarrer bir káidedir. Buna “tasfiye-i
zihin” denir. Ekser ehl-i tasavvuf, muvakkat bir zamân için böyle bir
tasfiyeyi gerekli görmüşlerdir. O muvakkat müddet içinde mürşid olan zâtın ders
ve irşâdâtı o gelen zevâta kâfîdir, başka esere mürâcaâta ve başka mürşidi
aramaya gerek yoktur.
İşte müellif
(ra) da Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının
hásları olan erkân ve esâslarına hıtáben yazdığı bu mektûbunda aynen bu ma‘nâyı
kasdediyor ve bu hakíkati ders veriyor. Şöyle ki:
Hacı Hulûsí
Bey, Hoca Sabri, Mehmed Feyzi gibi zâtlar, ilim noktasında tekâmül ettikleri
için, Müellif (ra) onlara, “İlm-i hakíkat
noktasında tekâmül ederken ve tasfiye-i zihinde bulunurken, muvakkat bir zamân
için, ya‘nî záhirden hakíkate geçinceye kadar, Risâle-i Nûr size kâfîdir. Başka
ilimlerle ve başka evrâdla meşgúl olmayınız” buyurmuştur. Ancak bu hâl, muvakkat bir zamâna mahsústur,
devâmlı değildir. Hakíkate geçen o zâtların, Müslümânların ma‘nevî
ihtiyâclarına cevâb verebilmeleri için diğer kitâbları da okumaları gerekir.
(Bugünlerde vukú‘ bulan bir
hâdise münâsebetiyle) bir talebenin Latin
hurûfuna cevâz veren bir bid‘atkârın kitâbını okuması münâsebetiyle (beyân
ediyorum ki, Risâletü’n-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor,
başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor.) Metinde geçen“hakáik-ı İslâmiyye” ta‘bîrinden
murâd; “altı erkân-ı îmâniyye ile beş esâsât-ı İslâmiyyenin hulâsası olan
esâs-ı ubûdiyyet”tir. Ya‘nî, Risâle-i Nûr, îmânın altı rüknünün aklî
delîllerle isbâtı ve beş esâsât-ı İslâmiyye olan namâz, oruç, zekât, hac ve
kelime-i şehâdetin ma‘nâsı, esrârı ve hikmeti noktasında kâfîdir. O hâlde Risâle-i
Nûr, iki noktada kâfîdir.
Birinci Nokta: Risâle-i
Nûr, doğrudan doğruya hakáik-ı îmâniyyeyi aklî delîllerle ve mantıkî
bürhânlarla isbât etmek noktasında, Kur’ân ve Hadîs’ten sonra kâfîdir. Risâle-i
Nûr, îmân esâslarının ta‘rîf, taksîm ve tasnîfâtını yapmamıştır. Bu vazífeyi, kitâb
ve sünnetin akíde cihetini beyân eden Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâatin akíde ve kelâm
imâmlarının kitâbları yapmıştır. Belki Risâle-i Nûr’un vazífesi, onların tesbît
ettiği îmân esâsâtının aklî delîllerle isbâtıdır. Hem Risâle-i Nûr, ilm-i kelâm
ulemâsının altı erkân-ı îmâniyyeyi aklen isbât etmek husúsunda serd ettikleri
delîlleri yeni delîllerle isbât etmek súretiyle müdakkiklik vazífesini yapmıştır.
Meselâ; Risâle-i Nûr,
a) Elláh’a îmân rüknünde; zâtî ve sübûtî sıfatların ta‘rîfini,
aksâmını, tasnîfâtını kelâm ulemâsının yaptığı tarz ve üslûbda beyân etmiyor.
b) Âhirete îmân rüknünde; sekerât, kabir hayâtı, kıyâmet
alâmetleri, kıyâmet hengâmında vücûda gelen hâdiseler, haşir meydânına sevkıyyât,
mîzânın nasıl kurulacağı, sırât, Cennet, Cehennem, rü’yetulláh gibi âhirete
îmân rüknünde yer alan safhaları tafsílâtıyla beyân etmiyor.
c) Meleklere îmân rüknünde; meleklerin
özelliklerinden, vazífelerinden mufassal bahsetmiyor.
d) Peygamberlere
îmân rüknünde; peygamberlerin sıfatlarını, Peygamberimizin herkes tarafından
bilinmesi gereken târîhçe-i hayâtını anlatmıyor.
Bütün bunları,
Kitâb ve Sünnete ve o kitâb ve sünnetin akíde cihetini beyân eden Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâatin
akíde ve kelâm imâmlarının kitâblarına havâle etmiştir. Üstâd Bedîuzzamân
Hazretleri, Kur’ânî bir üslûbla, bu asırda sarsılmaya yüz tutan erkân-ı îmâniyyenin
aklî delîllerle isbâtına çalışmıştır.
İkinci
Nokta: Kelime-i şehâdet, savm u salât ve hacc u
zekâttan ibâret olan esâsât-ı İslâmiyyenin ma‘nâ, esrâr ve hikmetini beyân
etmek noktasında Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten sonra kâfîdir, başka
eserlere ihtiyâc bırakmıyor. Ya‘nî, Risâle-i Nûr, namâz, oruç, zekât ve hac
ibâdetlerinin fıkhî cihetlerini îzáh etmemiş; bu işi kitâb ve sünnetin fıkhî
cihetini beyân eden Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâatin müctehid imâmlarının kitâblarına
havâle etmiştir. Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, müctehid
ulemânın keyfiyyetini tesbît ettiği esâsât-ı İslâmiyyenin ma‘nâ, esrâr ve
hikmetini beyân etmiştir.
İşte, Müellif (ra)’ın bu mektûbda muhátabı; yukarıda beyân
edilen iki noktada ihtisâs sáhibi olan, ya‘nî Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâatin “akáid
ve kelâm imâmlarının” beyân ettiği altı erkân-ı îmâniyyenin esâslarını
ve “müctehid
ulemânın” îzáh ettiği beş esâsât-ı İslâmiyyenin fıkhî cihetini bilen, tasfiye-i
zihin yapmak ve Risâle-i Nûr’la hakíkate geçmek isteyen Hulûsí Bey, Hoca Sabri,
Mehmed Feyzi Efendi, Hasan Feyzi, Hâfız Tevfîk, Hâfız Ali gibi Risâle-i Nûr
talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân
ve esâslarıdır. Bu zevât-ı áliyye, Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin rahle-i
irşâdâtına oturmadan önce Kur’ân ve Hadîs’i anlıyorlar, Kur’ân ve Hadîs’in i‘tikádî
ve fıkhî cebhesini îzáh eden akíde ve fıkıh imâmlarının beyân ettikleri furûzát
ve esâsât-ı dîniyyelerini biliyorlardı. Ancak, o altı erkân-ı îmâniyye
ve beş esâsât-ı İslâmiyyenin mahfî esrâr, hikmet ve hakíkatlarını anlamak ve Risâle-i Nûr vâsıtasıyla záhirden hakíkate
geçmek için Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerine ve Risâle-i Nûr’a talebe olmuşlardır.
İşte Müellif (ra), bu ma‘nâda ve bu zevât için, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir
ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” demiştir.
Bu nev‘í
sözler, eskiden beri yüksek ehl-i velâyet ve ehl-i tarîkat erbâbının kendi hás talebe
ve mürîdlerine husúsí olarak ve muvakkat bir zamân için söyledikleri sözlerdir.
Meselâ; Şâh-ı Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, İmâm Gazâlî, İmam Rabbânî gibi zevât-ı áliyyeler,
ulûm-i záhiriyyeyi bitirip Kur’ân ve Hadîsde mâhir olan kimselere bu ma‘nâda “Tasfiye-i
zihin edinceye kadar; ya‘nî záhirden hakíkata geçinceye kadar muvakkat bir
zamân için bizim irşâdâtımız size kâfîdir. Başka eserlere ihtiyâc yoktur” dedikleri
gibi; Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri de bu zevât-ı áliyye gibi, kendi hás talebelerine
aynı ma‘nâda, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı
İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor”
cümlesini söylemiştir. Demek, bu söz “mutlak” olmayıp ve yalnız
Üstâd Hazretlerine de mahsús olmayıp bütün meslek ve meşreb erbâbı olan üstâd
ve mürşidlerin muvakkat bir zamân için tasfiye-i zihin ve ma‘nen terakkí etmek isteyen
talebe ve mürîdlerine söylediği bir düstûrdur.
Müellif (ra) şerhini yaptığımız mektûbta geçen “hakáik-ı
İslâmiyye” ta‘bîrini şöyle açıklamıştır:
“Nûr fabrikasının sáhibi, Birinci
Şuá’ın dördüncü âyeti bahsinde, hakíkat-i İslâmiyyenin yedi esâsını parlak bir súrette isbât edildiği
cümlesine dâir soruyor ki: ‘Erkân-ı İslâmiyyeyi beş biliyoruz?’ Hem
vücûb-i zekât rüknü, risâlelerde ne súretle îzáh edildiğini soruyor.
“Elcevâb: İslâmın
rükünleri başkadır; hakíkat-i İslâmiyyetin esâsları yine başkadır. Hakíkat-i İslâmiyyenin esâsları, altı
erkân-ı îmâniyyeyle ve esâs-ı ubûdiyyet ki, İslâmın beş rüknü olan savm, salât,
hac, zekât, kelime-i şehâdet mecmûunun hulâsasıdır. Risâle-i Nûr, altı rükn-i
îmâniyyeyle bu esâs-ı ubûdiyyeti isbât edip سَبْعَ الْمَثَانى cilvesine
mazhariyyeti murâddır.
“Vücûb-i zekâtın îzáhından murâd ise, zekâtın teferruát tafsílâtı
değil, belki zekâtın hayât-ı ictimâıyyede derece-i lüzûmu ve ehemmiyyetli
kıymeti isbât edilmiş demektir. Evet, Risâle-i Nûr’dan evvel
yazdığımız risâlelerde, hem de Risâle-i Nûr’un müteaddid yerlerinde, vücûb-i
zekâtın hayât-ı ictimâıyyede ne derece ehemmiyyetli olduğu kat‘ıyyen ve vâzıhan
isbât edilmiş demektir.”[32]
Hem Ramazán orucuyla alâkalı fıkhî bir suâl soran Re’fet Bey‘e
cevâb verdikten sonra şöyle demiştir:
“Azîz kardeşim, fıkhü'l-ekber
olan esâsât-ı îmâniyyeyle meşgúl olduğumuz için, nakle ve ehl-i ictihâdın
medârikine ve meâhizine bakan dekáik-ı mesâil-i fer‘ıyyeye zihnim şimdilik
ciddî müteveccih olamıyor. Zâten yanımda da kitâblar olmadığı gibi, vaktim de
yoktur ki mürâcaât edeyim. Hem ulemâ-yı
İslâm o kadar tedkíkát-ı sáibe yapmışlar ki, fürûáta dâir tedkíkát-ı amîkaya
ihtiyâcları kalmamış. Eğer hakíkí ihtiyâc hissetseydim, böyle fürûáta dâir
müctehidînin derin me’hazlarına gidip ba‘zı beyânâtta bulunacaktım. Belki de, daha
o nev‘í hakáika meşgúliyyet zamânları gelmemiş.”[33]
Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleri, fikrini esâsât-ı
îmâniyyenin delîllerle isbâtına tevcîh ettiği için, fıkhî mesáile dâir eser
yazmadığını; fıkhî mesâille iştigál, vazífesi olmadığını ve buna ihtiyâc da bulunmadığını,
“Fıkhü'l-ekber olan esâsât-ı
îmâniyyeyle meşgúl olduğumuz için, nakle ve ehl-i ictihâdın medârikine ve
meâhizine bakan dekáik-ı mesâil-i fer‘ıyyeye zihnim şimdilik ciddî müteveccih
olamıyor” cümlesiyle ifâde etmiştir. Yoksa, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka
eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesini -hâşâ- Risâle-i Nûr
talebelerinin fıkıh okumamaları gerektiği şeklinde te’vîl etmek büyük bir hatádır.
Zîrâ, bütün ulemâ-i İslâmın ittifâkıyla sâbittir ki; her mü’mine, kendisine áid
furûzát-ı dîniyyesini öğrenmesi farz-ı ayndır. Meselâ;
a) Kendisine namâz farz olan bir kimseye abdest, gusül ve namâzla
alâkalı fıkhî mesâili;
b) Ticâretle uğraşacak bir kimsenin ticâretle alâkalı fıkhî
mesâili;
c) Evlenecek bir kimsenin nikâhla alâkalı fıkhî mesâili;
d) Hacca gidecek bir kimsenin hacla alâkalı fıkhî mesâili
öğrenmesi farz-ı ayndır.
Acabâ bilinmesi farz-ı ayn olan bu nev‘í fıkhî mesâil, Risâle-i
Nûr’da var mıdır? Mâdem yoktur; o hâlde bu nev‘í mesâili öğrenmek için fıkıh
kitâblarına mürâcaât edilecektir ve etmek zarûrîdir.
Bedîuzzamân (ra), zikrettiğimiz “Barla
Lâhikası 271. Mektûb”unda, fıkhî
mes’eleleri öğrenmeyi, ulemâ-yı İslâmın kitâblarına havâle etmiştir. Üstâd Bedîuzzamân
Hazretleri, bir müctehid kadar re’y sáhibi iken, Cenâb-ı Hak onu bu sâhada
çalıştırmamıştır. Zîrâ, bu sâhada yazılanlar kâfîdir. Hakáik-ı îmâniyyenin
isbâtına ihtiyâc duyulduğu için, Cenâb-ı Hak onu o sâhada istihdâm etmiştir.
Müellif (ra), “Zâten
yanımda da kitâblar olmadığı gibi, vaktim de yoktur ki mürâcaât edeyim”
cümlesiyle işâret ediyor ki, fıkhî mesâil nakle dayanır ve bu mesâili elde
etmek için mutlaka müctehid ulemânın me’hazlerine mürâcaât etmek lâzımdır. Hâlbuki,
Üstâd Bedîuzzamân (ra) ise, mesâísini hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin
isbâtına hasrettiği ve sürgünde bulunduğu ve yanında başka kitâblar bulunmadığı
için, fıkhî mes’elelerle alâkalı kitâb yazmakla meşgúl olamamıştır. Hem Hicrî 600 yılından i‘tibâren ulemâ-i İslâm, fıkhî
alanda ictihâd yapmamış; her ne kadar ictihâd kapısı açık ise de hîç kimse o
kapıdan girmeye teşebbüs etmemiştir. Çünkü, bu sâhada ihtiyâc hissetmemişlerdir.
Üstâd Bedîuzzamân da diğer ulemâ-i İslâm gibi, fıkhî mesâili yeniden îzáh etmeğe ihtiyâc duymamıştır.
Müellif
(ra), “Hem ulemâ-yı İslâm o kadar
tedkíkát-ı sáibe yapmışlar ki, fürûáta dâir tedkíkát-ı amîkaya ihtiyâcları
kalmamış. Eğer hakíkí ihtiyâc hissetseydim, böyle fürûáta dâir müctehidînin
derin me’hazlarına gidip ba‘zı beyânâtta bulunacaktım” cümlesi ile
fıkhî mes’eleleri ulemânın kitâblarına havâle ederek, o kitâblardan öğrenmeyi
tavsiye etmiştir.
Hem “Belki de, daha
o nev‘í hakáika meşgúliyyet zamânları gelmemiş” cümlesiyle işâret
ediyor ki, îmânın esâslarının sarsıldığı şu zamânda daha o mes’elelerde derin tedkíkáta
girişmeye ihtiyâc yoktur. Fakat, ileride Risâle-i Nûr’un şâkirdleri o mes’elelerde
de tedkíkát-ı amîkaya girişecekler ve Risâle-i Nûr’un ikinci vazífesi başladığı
ve Şerîat-ı Garrâ o zamânki devletçe tatbîk edildiği zamân, şerîat dâiresinde
de tecdîdât yapacaklardır. İnşâelláh!
Risâle-i Nûr’un bahsetmediği bir mevzú‘da veyâ sâhasına
girmeyen mesâilde “Risâle-i Nûr kâfîdir”
diye bir fikre saplanmak; hem Risâle-i Nûr’u anlamak için gerekli ilmî alt
yapısı olmayan kişilere “Risâle-i Nûr
kâfîdir” demek, doğru değildir; yanlış bir anlayıştır.
Eğer farazá “Risâle-i Nûr kâfîdir” sözü, mukayyed ve husúsí
olmayıp mutlak ve umûmî olsa idi; o zamân Risâle-i Nûr’un, yemek yemeye veyâ
dünyâ için çalışmaya veyâ mektebde fen ve felsefe kitâbları okumaya ve daha
bunlar gibi her şeye karşı da kâfî gelmesi lâzım gelirdi. Böyle bir anlayış ise
gülünçtür ve akl-ı selîm sáhiblerine yakışmaz.
Hem Bedîuzzamân Hazretlerinin “Risâle-i Nûr
kâfîdir” şeklinde bir cümlesi yoktur. Belki
Bedîuzzamân Hazretlerine áid olan cümle; “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir
ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” şeklindedir. Birinci
cümle, mutlak olup gizli ecnebî komitesine áiddir; ikinci cümle ise Üstâd Bedîuzzamân
Hazretlerine áid olup, hem bu cümlede geçen “hakáik-ı İslâmiyye” kaydıyla; hem de
bu cümlenin yer aldığı mektûbda geçen pek çok kayıtlarla mukayyeddir. O hâlde, “Risâle-i Nûr kâfîdir”
cümlesi, o gizli ecnebî komitenin Müslümânları başta Kur’ân ve Hadîs olmak
üzere sâir İslâmî kitâbları okumaktan alıkoymak için ortaya attığı sinsice bir plândır.
Elhâsıl: “Risâletü’n-Nûr
hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc
bırakmıyor” cümlesinden murâd; Risâle-i Nûr, altı erkân-ı îmâniyyenin
aklî delîllerle isbâtı ve beş esâsât-ı İslâmiyyenin ma‘nâ, esrâr ve hikmetinin
beyânı husúsunda kâfîdir demektir. Yoksa, Risâle-i Nûr, akáidin tafsílâtı ve
fıkha dâir mesâilin îzáhatı husúsunda kâfîdir demek değildir.
(Kat‘í ve çok tecrübelerle
anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmanın en kısa
ve en kolay yolu Risâletü’n-Nûr’dadır.) Bu
cümle, Risâle-i Nûr’un hangi cihetle kâfî olduğunu açıkça beyân etmektedir. Ya‘nî,
“Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten sonra îmânı
kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmak cihetinde Tasavvuf ve Kelâm
ilimlerine bedel kâfîdir” demektedir. Zîrâ, Risâle-i Nûr, Tasavvuf
ve Kelâm ilimlerinde tecdîdât yapmış, bu ilimleri Kur’ânî
bir hâle getirmiş, asrın anlayışına göre îzáh etmiş ve Kur’ân’a bağlamıştır.
Evet, Tasavvuf ve Kelâm ilimleri, her ne kadar Kur’ân’dan
alınmışsa da, zamânla başka şekle ifrâğ edildiğinden Kur’ânî bir ders usûlünden
çıkmıştı. Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, onları tekrâr Kur’ânî bir ders usûlü
hâline getirdi. Bu açıklamamız, hâşâ Tasavvuf ve Kelâm ilimlerine artık ihtiyâc
yoktur şeklinde anlaşılmamalıdır. Zîrâ, her mü’minin
bilmesi lâzım gelen zarûriyyât-ı dîniyyesi ve Risâle-i Nûr’da geçen ba‘zı ilmî ıstılâhların
ma‘nâları bu ilimlere dâir kaleme alınan kitâblarda mevcûddur. Bu konuların
öğrenilmesi için o kitâblara mürâcaât etmeyi bi’z-zât Müellif (ra) eserlerinde
tavsiye etmiştir. “Şerhü’l-Mevâkıf, Şerhü’l-Makásıd; Mîzân-ı Şa‘rânî; Mektûbât-ı İmâm-ı
Rabbânî” gibi.
(Evet, on beş sene yerine on beş haftada), ya‘nî muvakkat bir zamânda (Risâletü’n-Nûr o yolu kestirir, îmân-ı hakíkíye îsâl eder.) Ya‘nî, Tasavvuf ve Kelâm ilimleri vâsıtasıyla on beş senede ulaşılabilen hakáika; Risâle-i Nûr, -furûzát-ı dîniyyesini, ya‘nî Kur’ân, Hadîs, akáid ve fıkhı bilmek şartıyla- onu hakkıyla anlayan ve tatbîk eden talebelerini on beş haftada aynı hakáika ulaştırır. “Risâle-i Nûr kâfîdir” cümlesi mutlak olmayıp, “Îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmak” husúsunda kâfîdir, demektir. Ya‘nî, hakáik-ı îmâniyyenin aklî delîllerle isbâtı husúsunda kelâm ilminin serd ettiği delîllere bedel; Risâle-i Nûr daha kuvvetli delîller serd etmiştir. Tasavvuftaki İmkân Álemi’nin keşfinden sonra Vücûb Álemi’ni keşfetmeye bedel; Risâle-i Nûr, Álem-i İmkân’la berâber Álem-i Vücûb’u ders vermiştir.
Hem, “Kat‘í ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâletü’n-Nûr’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risâletü’n-Nûr o yolu kestirir, îmân-ı hakíkíye îsâl eder” ifâdesi, kaziye-i mümkinedir. Herkes için geçerlidir, denilmez. Risâle-i Nûr’da böyle bir hakíkat var ve mümkündür. Fakat, herkes için, her zamân geçerli değildir. “Çalış, o ferd-i ferîd sen ol” demektir. Hattâ, müellif (ra), Hacı Hulûsí Bey‘e hıtáben yazılan “Beşinci Mektûb”da şöyle buyurmaktadır: “Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr u sülûk ile ba‘zı hakáik-ı îmâniyyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle, kırk dakíkada o hakáika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lâ-kayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil...” Bu “Beşinci Mektûb”da beyân edilen hakíkat de kaziye-i mümkinedir. Herkes için geçerlidir, denilmez. Ancak bu hakíkat, Hacı Hulûsí Bey‘de tahakkuk etmiştir. Başka eşhás hakkında da tahakkuku mümkündür.
Üstâd Bedîuzzamân (ra)’ın çok
yerde îzáh ettiği gibi, záhirden hakíkate geçmenin, ya‘nî İmkân Álemi’nin
arkasında tecellî eden ef‘ál, esmâ ve sıfât-ı İlâhiyyeyi seyredip Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-i vücûd ve vahdetini
bulmanın ve bunun lâzımı olan diğer îmân hakíkatlerine ulaşmanın üç yolu vardır:
Biri: Tarîkat ve
tasavvuftur ki; kalb ayağıyla hakíkate gider, zikir ve riyâzet ve tasfiye-i
nefs üzerine müessestir.
İkincisi: Mütekellimînin yoludur ki; akıl ayağıyla hakíkate gider ve
imkân ve hudûs gibi delîller üzerine müessestir. Bu iki yolun esâsâtı da Kur’ân’dan
alınmış, fakat zamânla başka şekle ifrâğ edilmiştir.
Üçüncüsü ve en birincisi: Kur’ân’ın doğrudan doğruya gösterdiği cadde-i kübrâsıdır ki,
sahâbe ve verese-i nübüvvetin yoludur. Risâle-i Nûr ise, bu yolu ta‘kíb ve îzáh
etmektedir. Akrebiyyet-i İlâhiyyenin inkişâfı ve velâyet-i kübrânın feyziyle; akıl
ve kalbin imtizâcı ve berâber hareket etmesiyle her şeyde hakíkate, ya‘nî
esmâ-i hüsnâya bir pencere açmaktır. Bu yol “acz, fakr, şefkat ve tefekkür”
esâsları üzerine müessestir. Tasavvuf berzahına uğramadan ve İmkân Álemi’nde
fazla dolaşmadan, her şeye ma‘nâ-yı harfî ile nazar edip doğrudan doğruya
esmâ-i hüsnâyı keşfetmektir. Bu yol, gáyet kısa ve kolay ve selâmetlidir. Çok
zamân seyr u sülûke gerek kalmadan doğrudan doğruya hakáik-ı îmâniyyenin
inkişâfından ibârettir.
Müellif
(ra), tasavvuf sâhasında başlı başına bir eser kaleme almıştır. “Telvîhât-ı
Tis‘a” adlı bu eserinde tasavvuf ve tarîkatın hakkániyyetini isbât
etmiş ve bununla tasavvuf kitâblarını okumaya teşvîk etmiştir.
Tasavvufta, uzun zamân İmkân Álemi’nde seyr u sülûk ve
nefs-i emmârenin riyâzetle öldürülmesi gerekir. Mütekellimînin yolunda ise, çok
ilimlerin tahsíline ve bunun için gerekli olan uzun zamâna ve yüksek bir akıl
kábiliyyetine ihtiyâc vardır.
Demek bu
iki yol çok müşkilâtlı ve bir derece havâssa mahsús ve çok zamâna muhtâc iken; Risâle-i
Nûr, Kur’ân’ın feyzi ile hakíkate giden kısa, selâmetli ve kolay bir yolu
keşfetmiş, uzun zamân kelâm ilminin tafsílli isbât delîllerine -her mü’minin
bilmesi gereken kelâm ilminin zarûriyyâtı müstesnâ- lüzûm kalmadan ve tasavvuf
yoluyla İmkân dâiresinde uzun seyr u sülûke girmeden, İmkân’ı gösterip Álem-i
İmkân’dan Álem-i Vücûb’a intikál ettirerek talebesini yüksek hakáik-ı
îmâniyyeye çıkarmaktadır. Bu demek değildir ki, bugün artık kelâm ve tasavvuf
kitâblarının okunmasına gerek kalmamıştır! Belki, kişinin îmânını kurtarması ve
taklidden tahkíka çevirmesi için, “Kelâm
ilmindeki tafsílli isbât delîllerini öğrenmeye ve tasavvuftaki uzun seyr u
sülûka ihtiyâc kalmamıştır” demektir.
Demek, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor”
cümlesinden murâd, Risâle-i Nûr, erkân-ı îmâniyyeyi aklî delîllerle isbât
cihetinde kelâm ilmine, keşif cihetinde de tasavvufa ihtiyâc bırakmıyor
demektir. Çünkü, Risâle-i Nûr hem isbâttır, hem de keşiftir.
Evet, Risâle-i Nûr’da îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve
tahkíkí yapmak hásıyyeti mevcûddur. Fakat, bu hásıyyetin tahakkuku için
talebenin himmeti, zarûriyyât-ı dîniyyesini bilmesi, Risâle-i Nûr’u dikkatli
okuyup anlama gücüne sáhib olması ve muktezásıyla amel etmesi şarttır. Yoksa, ondaki
bu hásıyyetten tam istifâde edemez.
(Bu fakír kardeşiniz
yirmi seneden evvel kesret-i mütáleayla ba‘zan bir günde [menfî veyâ müsbet] bir
cild kitâbı anlayarak mütálea ederken, yirmi seneye yakındır ki Kur’ân ve Kur’ân’dan
gelen Resâilü’n-Nûr bana kâfî geliyorlardı. Bir tek kitâba muhtâc olmadım, başka
kitâbları yanımda bulundurmadım. Risâletü’n-Nûr çok mütenevvi‘ hakáika
dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamânında, yirmi seneden beri ben muhtâc olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtâc olmamak lâzım
gelir.)
Dellâl-ı
Kur’ân olan Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin kitâblarını
okumuş, onları çürütmek için doksan kitâbı ezberlemiş, Risâle-i Nûr vâsıtasıyla
kelâm ve tasavvuf ilimlerinde tecdîdât yapıp Kur’ânî bir cadde açarak Kur’ânî
bir üslûbla eserlerinde ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin bâtıl fikirlerini zikretmeden
çürütmüştür.
Nasıl ki
Kur’ân, kâfirlerin bâtıl fikirlerini mücmelen zikrettikten sonra onların bâtıl
fikirlerini çürütüyor. Aynen öyle de, Kur’ân’ın tefsîri olan Risâle-i Nûr dahi,
ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin bâtıl fikirlerini zikretmeden doğrudan doğruya
o fikirlerini çürütüp hakkı isbât ediyor. Müellif (ra), şerh ettiğimiz mektûbun
muhátabı olan hás talebelerine, o nev‘í kitâbları okumalarına ihtiyâc
olmadığını bildiriyor ve ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin fikirlerini direkt
çürüten Risâle-i Nûr’u onlara kâfî görüyor.
Evet, müellif
(ra)’ın bu cümlelerinin muhátabı yine Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib
ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarıdır; umûm okuyucular
değildir. Müellif (ra) bu talebelerine; “Siz,
o ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin kitâblarını záhirden hakíkate geçip tekâmül
ettikten sonra ancak okuyabilirsiniz. Hem buna da ihtiyâc yoktur. Zîrâ, ben
bütün o kitâbları okudum ve Risâle-i Nûr vâsıtasiyle onların bâtıl fikirlerini
zikretmeden o fikirleri Kur’ân’ın himmetiyle çürüttüm. Kur’ân, o bâtıl efkârı
çürütmek husúsunda bana kâfî geldi. Artık sizin yeniden o kitâbları okumanıza, ehl-i
bid‘a ve ehl-i felsefenin fikirlerini öğrenip daha sonra onları çürütmenize
ihtiyâc yoktur, Kur’ân’ın tefsîri olan Risâle-i Nûr’a iktifâ edin” demek
istemiştir. Yoksa, bu cümlelerinde, “Dînî
ilimleri okumayın” demek istememiştir. Çünkü, bi’z-zât kendisi, ulûm-i dîniyyede
temel teşkîl eden doksan kitâbı ezberlemiştir.
Risâle-i
Nûr’un mesleği, hakkı isbât ve bütün efkâr-ı bâtılayı reddetmektir. Ancak, o efkâr-ı
bâtılayı reddederken, Kur’ân’ın üslûbuna iktidâen o bâtıl fikirleri tasvîr
etmemektedir. Nitekim, müellif (ra), Risâle-i Nûr’un bu hásıyyetinden şöyle
haber vermektedir:
“Risâle-i Nûr’un mesleği odur ki; zihinlerde bir iz bırakmamak için, sâir ulemâya muhálif olarak, muárızların şübhelerini zikretmeden öyle bir cevâb verir ki, daha vehim ve vesveseye yer kalmaz.”[34]
“Risâle-i
Nûr’un bir husúsıyyeti de şudur ki: Diğer mütekellimîne muhálif olarak ehl-i dalâletin
menfîliklerini zikretmeden, yalnız müsbeti ders vererek, yara yapmaksızın tedâvî
etmesidir.”[35]
“Bâtıl şeyleri iyice tasvîr, sáfî zihinleri idlâldir.”[36]
Evet, Risâle-i
Nûr, Kur’ân ve Hadîs’in îmâna dâir mesâilini isbât husúsunda hasr-ı beyân
ederken ve ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin bâtıl fikirlerini çürütürken, şıkk-ı
muhálifin bâtıl efkârını zikretmeden doğrudan doğruya hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin
isbâtını yapmaktadır. Kelâm kitâblarında ise, ekserîyâ ehl-i bid‘anın ve ehl-i
felsefenin bâtıl efkârı anlatıldıktan sonra, onların bâtıl fikirleri çürütülüp hakáik-ı
îmâniyye isbât edilmektedir. Bu metod ise, sáfî zihinleri bulandırmaktadır.
Hem tasavvuf
kitâbları da -vahdetü’l-vücûd, vahdetü’ş-şuhûd gibi- meslek ve meşreblere göre
taaddüd etmiştir. Yine ehl-i tasavvufun bir kısmı istikámet üzere bulunmuş, bir
kısmı ise istikámeti muhâfaza edememiştir. Her iki kısım mutasavvıfların efkârı,
tasavvuf kitâblarında yer almıştır. Nasıl, eğrinin eğriliğini isbât etmektense doğrunun
doğruluğu isbât edilse daha selâmetlidir; aynen öyle de, Risâle-i Nûr kelâm ve
tasavvufa muhálif olarak, ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin bâtıl fikirlerini
zikretmeden doğrudan doğruya hakáik-ı îmâniyyenin isbâtı cihetinde ifâde-i beyân
etmiştir.
Evet, Risâle-i
Nûr’un yüzlerce yerinde ehl-i bid‘anın ve ehl-i felsefenin bâtıl efkârı
çürütülmekte; fakat bu fikirler tasvîr edilmemektedir. Tâ ki, sáfî zihinler
onunla bulanmasın. İşte bunun için, Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib
ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarının ehl-i bid‘anın ve
ehl-i felsefenin efkârını öğrenmesi ve onların kitâblarını ve kelâm kitâblarında
geçen mücâdeleleri okuması lâzım değildir. Zîrâ, Risâle-i Nûr onları
çürütmüştür. Záhirî ve bâtınî ilimlerde tekâmül etmeyen talebelerin ise zâten o
kitâbları okumaları câiz değildir. Çünkü, zarar görür.
Müellif
(ra)’ın, “Bu fakír
kardeşiniz yirmi seneden evvel kesret-i mütáleayla ba‘zan bir günde [menfî
veyâ müsbet] bir cild kitâbı anlayarak mütálea ederken, yirmi seneye
yakındır ki Kur’ân ve Kur’ân’dan gelen Resâilü’n-Nûr bana kâfî geliyorlardı. Bir
tek kitâba muhtâc olmadım, başka kitâbları yanımda bulundurmadım. Risâletü’n-Nûr
çok mütenevvi‘ hakáika dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamânında, yirmi seneden beri
ben muhtâc olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtâc olmamak lâzım
gelir” cümlelerini, başta Kur’ân
ve Hadîs olmak üzere ulemânın müsbet kitâblarının okunmaması, husúsan kelâm kitâblarında
geçen zarûriyyât-ı dîniyyenin ve fıkhî mesâilin öğrenilmemesi ma‘nâsında te’vîl
etmek; ancak o gizli zındıka komitesinin işi olabilir. O gizli komitenin plânıyla
bugün maalesef Üstâd Hazretlerinin yasakladığı ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin kitâbları,
her çeşit romanlar ve gazeteler okunuyor; ancak başta Kur’ân, Hadîs ve Fıkıh
olmak üzere selef-i sálihînin kitâbları ve ulemâ-i İslâmın eserleri okunmuyor. Şerhini
yaptığımız mektûba tamâmen zıt hareket ediliyor.
(Hem mâdem ben
sizlere kanâat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgúl olmuyorum; siz
dahi Risâletü’n-Nûr’a kanâat etmeniz lâzımdır.) Metinde geçen “sizler”
ta‘bîrinden murâd; Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri
ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarıdır, umûm Risâle-i Nûr okuyucuları
değildir. İmâm-ı Gazâlî’nin beyân ettiği üzere: “Talebenin
edebi, üstâdına kanâat etmektir.” İmâm Rabbânî de bunu emretmektedir. Müellif
(ra) da bu makámda meâlen diyor ki: “Mâdem
ben îmân hakíkatlerinin isbâtı noktasında bir müceddidim ve bu husústa size, tasavvuf
ve kelâm ilimlerine bedel hakáik-ı îmâniyyeyi kâfî mikdârda ders veriyorum; siz
dahi bu cihette, ya‘nî îmân hakíkatlerinin isbâtı ve keşfi cihetinde Risâle-i Nûr’a
kanâat etmeniz lâzımdır”; (belki bu zamânda elzemdir), ya‘nî daha
lüzûmludur. Bu elzemiyyet ise iki noktadan kaynaklanmaktadır:
Birincisi: Bu zamânda çok bid‘alarla âlûde kitâblar yazıldığından, sırât-ı
müstekíme irşâd eden Risâle-i Nûr’a kanâat etmek daha ziyâde elzemdir.
İkincisi: Biz zayıfız. Bize tecâvüz edenler ise hadsizdir. Sâir mu‘teber
kitâbların hâmîleri ve okuyucuları ise pek çoktur. Risâle-i Nûrun hâmîleri ve
okuyucuları ise pek azdır. Bu noktadan da Risâle-i Nûr’a kanâat etmek daha
ziyâde elzemdir.
Nitekim, müellif (ra) gelecek ifâdelerinde bu iki noktayı
şöyle beyân etmektedir:
(Hem şimdilik ba‘zı
ulemânın yeni eserlerinde meslek ve meşreb ayrı ve bid‘atlara müsâid gittiği
için); îmân hakíkatlerinin delîllerle isbâtı husúsunda Risâle-i Nûr’a
kanâat edip ba‘zı bid‘akâr hocaların yazdıkları kitâbları okumamak lâzım ve
elzemdir. (Risâletü’n-Nûr, zındıkaya karşı hakáik-ı îmâniyyeyi muhâfazaya
çalışması gibi, bid‘ata karşı da hurûf ve hatt-ı Kur’ân’ı muhâfaza etmek bir vazífesi
iken) …
Ya‘nî, Risâle-i Nûr’un iki vazífesi vardır.
Birisi: Îmân hakíkatlerini zındakaya karşı isbât ve müdâfaa etmek.
Diğeri: Bid‘alara karşı sünnet-i seniyyenin düstûrlarını muhâfaza
etmekdir ki, bu bid‘alardan birisi de Latin hurûfudur. O hâlde, Sünnet-i
Seniyyenin düstûrlarına teferruát diyerek ihmâlkârlık göstermemek lâzımdır. Sünnet-i
Seniyyeye bi’l-fiil ittibâ‘ edilmese de, sünnet-i seniyyenin bütün nev‘lerine bi’n-niyyet, bi’l-kasd
tarafdârâne ve iltizâmkârâne tálib olmak ve bid‘alara
tarafdâr olmamak şarttır. Yoksa, “talebelik” ünvânını alamaz. Nitekim,
müellif (ra) bu hakíkati “Sünnet-i Seniyye Risâlesi”nde şöyle
ifâde etmektedir:
“Sünnet-i Seniyyenin her bir nev‘ıne tamâmen bi’l-fiil ittibâ‘ etmek,
ehass-ı havâssa dahi ancak müyesser olur. Ona bi’l-fiil olmasa da, bi’n-niyyet,
bi’l-kasd tarafdârâne ve iltizâmkârâne tálib olmak herkesin elinden gelir. Farz
ve vâcib kısımlara zâten ittibâa mecbûriyyet var. Ve ubûdiyyetteki müstehâb
olan Sünnet-i Seniyyenin terkinde günâh olmasa dahi, büyük sevâbın záyiátı var.
Tağyîrinde ise, büyük hatá vardır. Ádât ve muámelâttaki Sünnet-i Seniyye ise, ittibâ‘
ettikçe, o ádât, ibâdet olur. Etmese itâb yok. Fakat, Habîbulláh’ın âdâb-ı hayâtiyyesinin
nûrundan istifâdesi azalır. Ahkâm-ı ubûdiyyette yeni îcâdlar bid‘attır. Bid‘atlar
ise,
اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دينَكُمْsırrına münâfî olduğu için, merdûddur.”[37]
(Hás talebelerden
birisi bi’l-fiil hurûf ve hatt-ı Kur’âniyyeyi ders verdiği hâlde, sırrı
bilinmez bir hevesle, hurûf ve hatt-ı Kur’âniyyeye, ilm-i dîn perdesinde
te’sîrli bir súrette darbe vuran ba‘zı hocaların darbede isti‘mâl ettikleri
eserleri almışlar. Haberim olmadan, dağda, şiddetli bir tarzda o hás talebelere
karşı bir gerginlik hissettim, sonra îkáz ettim. Elhamdü lillâh ayıldılar. İnşâelláh
tamâmen kurtuldular.)
Açıkça görüldüğü gibi, müellif (ra), burada bid‘alardan
biri olan Latin hurûfunu okumaktan talebelerini men‘ etmiş ve Latin hurûfuna
cevâz veren bir bid‘atkârın kitâbını okuduğu için bir talebesini îkáz etmiştir.
Demek, müellif (ra), bid‘alara karşı talebelerini muhâfaza için, ya‘nî
talebelerini selef-i sálihînin ve onlara iktidâ eden Ehl-i Sünnet ulemâsının kitâblarında
tesbît edilen esâsâta ittibâ‘ etmeleri ve yeni ba‘zı bid‘atkâr hocaların
kitâblarını okumamaları için bu makámda, “Risâle-i
Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclarınıza kâfîdir”
buyurmaktadır. Yoksa, müellif (ra), hâşâ mu‘temed ulemânın kitâblarını
okumaktan men‘ etmemiş; aksine daha evvel de isbât ettiğimiz gibi, o kitâblara
mürâcaât etmeye teşvîk etmiştir.
Müellif (ra), mu‘teber ulemânın kitâbları ile alâkalı diğer
düstûru da şu cümleleriyle ifâde ediyor:
(Ey kardeşlerim!) Burada muhátab, yine Risâle-i Nûr talebelerinin hásları
olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarıdır. Çünkü,
bu mektûb onlara yazılmıştır. Umûma hıtáb etmemektedir. Dolayısıyla, bu mektûbu
umûma teşmîl etmek hatádır.
(Mesleğimiz, tecâvüz değil tedâfü‘dür. Hem tahrîb
değil, ta‘mîrdir. Hem hâkim değiliz, mahkûmuz. Bize tecâvüz eden hadsizdirler. Mesleklerinde
elbette çok mühim ve bizim de malımız hakíkatler var. O hakíkatlerin intişârına
bize ihtiyâcları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Biz
onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyyetli vazífe zedelenir
ve muhâfazası lâzım olan ve birer táifeye mahsús [mahsúr] bir
kısım esâslar ve álî hakíkatler kaybolmasına vesîle olur.)
Ya‘nî, müellif
(ra) meâlen diyor ki: Diğer mesleklerin ve o mesleklere áid olan hakíkatlerin
binler muhâfızı var; cadde-i kübrâ olan Risâle-i Nûr mesleğinin ve o mesleğe
áid álî hakíkatlerin muhâfazası ise, bu asırda az bir táifeye mahsús kalmıştır.
Bu sebeble, kimseyle mücâdeleye girmeden, kavl-i leyyîn ile hakkı teblîğ edin. Mücâdele
ederseniz mağlûb olursunuz. Çünkü, onlar hâkim ve mütecâviz durumdadırlar; biz
ise mahkûmuz.
Müellif
(ra), mezkûr cümleleriyle, o mu‘teber kitâbları okumaktan men‘ etmek değil; belki
hás talebelerini, bütün mesâílerini o kitâbların mütáleasına hasretmekten men‘ etmiştir. Ya‘nî, bu cümleler iki nokta ile
kayıdlıdır.
Birincisi:
Hıtáb, Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib
ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarınadır. Umûma
şâmil değildir. Çünkü, onlar, Kur’ân ve Hadîsi ve dînin zarûriyyâtını
biliyorlardı. Zâten bunu gelecek cümleler de tasrîh etmektedir.
İkincisi:
O kitâbları okumaktan nehiy değil; belki mesâílerini onlara hasretmekten
men‘ etmiştir. Ya‘nî, bütün himmetinizi onlara vermemek şartıyla ihtiyâc nisbetinde
o kitâblara da bakabilirsiniz. Çünkü, daha evvel de beyân edildiği gibi, talebe
bir fende, bir ilimde ihtisâs sáhibi olmalı, sâir ma‘lûmâtını o fenne ve o ilme
tâbi‘ ve mütemmim yapmalıdır. Müellif (ra),
a) Risâle-i
Nûr, hakáik-ı îmâniyye cihetinde o hás talebelere tasavvuf ve kelâm ilimlerine
bedel kâfî ve vâfî olduğu için -bu ilimlerin zarûriyyâtı müstesnâdır;
b) Tasavvuf
ve kelâm kitâblarının esâsâtını öğrenip tatbîk eden ve muhâfaza eden binlerce
insân bulunduğu için;
c) Buna
mukábil kısa ve kolay yol olan Risâle-i Nûr’u okuyan, bilen, mûcibince amel
eden ve bu caddeyi muhâfaza edenler az olduğu için;
d) Üstâda
ve Risâle-i Nûr şâkirdlerine tecâvüz edenler hadsiz olduğu için;
e) Umûma
teşmîl súretiyle değil; belki hás talebelerin Risâle-i Nûr’a mesâílerini teksîf
etmeleri için yukarıdaki cümleleri söylemiştir.
Aksi
hâlde, Risâle-i Nûr’a mahsús ba‘zı esâslar ve álî hakíkatler kaybolur. Bütün
ehl-i kelâm ve erbâb-ı tasavvuf da talebelerine bu husúsu esâs almalarını
tavsiye etmişlerdir. Bu, Üstâd Bedîuzzamân (ra)’a hás bir telkín değildir. Gerek
tasavvuf, gerek kelâm, gerekse bunların içindeki farklı mesleklerin her birine
áid ba‘zı esâslar ve hakíkatler vardır ki, o mesleğin hás sâlikleri onları elde
eder ve muhâfaza ederler. Bütün bu esâslar ve hakíkatler, -yalnız hak olmak şartıyla- Kur’ân’a áid
olduğu için, onların muhâfazası ümmete farz-ı kifâyedir. Her meslekte olduğu
gibi, Risâle-i Nûr mesleğinde dahi kendine mahsús ba‘zı esâslar ve álî hakíkatler
vardır ki; hás talebelerin o esâs ve hakíkatlerde müdakkik olup, onları meleke
hâline getirmesi, bunun için de ona kanâat edip mesâísini ona hasretmesi
lâzımdır. Tâ ki, müellif (ra)’ın mesleği doğru ve müstekím olarak devâm edip o
háslar, başkalarına rehber olabilsinler. Bu hakíkat, talebenin diğer kitâbları
okumasının doğru olmayacağı ma‘nâsına gelmez. Belki, kendi mesleğinin
muhabbetiyle yaşayıp mesleğinde sebât etmek ma‘nâsındadır.
Talebe, o mu‘teber eserlerden istifâde edip
aldığı ma‘lûmâtı mesleği olan Risâle-i Nûr’a tâbi‘ ve mütemmim yapmalıdır. Ayrıca,
Risâle-i Nûr’un bahsetmediği ve kendisine bir Müslümân olarak da lâzım olan
zarûriyyât-ı dîniyyesini o kitâblardan öğrenmeli ve cemâat içinde o mevzú‘ları
da bilen kişiler olmalı ve onlar, Risâle-i Nûr’la berâber bu mevzú‘ları da
başkalarına öğretmelidirler.
Üstâd Hazretlerinin, talebelerine, sâir tasavvuf ve kelâm
kitâblarına hasr-ı nazar etmek yerine Risâle-i Nûr ile meşgúl olmalarını
emretmesi ve, “Mesleklerinde, elbette çok mühim ve bizim de malımız
hakíkatler var. O hakíkatlerin intişârına bize ihtiyâcları yoktur. Binler o
şeyleri okur, neşreder adamları var. Biz onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki
çok ehemmiyyetli vazífe zedelenir ve muhâfazası lâzım olan ve birer táifeye mahsús
bir kısım esâslar ve álî hakíkatler kaybolmasına vesîle olur”[38]
gibi ifâdeleri bu noktadandır. Ya‘nî, diğer
eserlerle meşgúl olmak yerine, yeni olan bu mesleğin esâsâtının ta‘lîm ve
taallüm ile hıfzına ihtiyâc olduğundan bunda ihtisâs sáhibi olun, kendi
mesleğinize hasr-ı nazar edin, demektir. Tâ ki, bu yeni Cadde-i Kübrâ-yı Kur’âniyye
açık kalabilsin ve kaybolmadan devâm edebilsin. Yoksa, “Ulemâ-i İslâm’ın eserlerinin size lâzım olan kısımlarını okumayın”
demek değildir.
Bu husús
da bilinmelidir ki, Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri bir müceddid olarak zuhûr
ettiğinde, medrese, tekye ve zâviyeler kapatılmıştı; hurûfât değişmiş, Arabca kitâblar
yasaklanmıştı; halkın îmânı zedelenmişti. Müellif (ra) tek başına olup
yardımcıları pek azdı; hapishánede tecrîd-i mutlakta idi ve bir kitâb bile
yanına bırakılmıyordu. Bu şartlar ve zamân ve zemîn nazara alınarak şerh ettiğimiz
mektûb okunmalıdır. Aksi hâlde mektûba yanlış ma‘nâlar verilebilir.
Hem Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri’nin, “Risâletü’n-Nûr
hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc
bırakmıyor” cümlesi, ümmeti yanlış yola sevk eden müfrit Vehhâbîlik ve
müferrit Melâmîlik hakkında yazılan eserlerin okunmaması ile kayıtlıdır. Nitekim,
müellif (ra) bu kaydı şöyle ifâde etmektedir:
(Meselâ, hâdisât-ı zamâniyye
bahânesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin bir nev‘ıne zemîn ihzâr etmek tarzında, ba‘zı
ruhsat-ı şer‘ıyyeyi perde yapıp eserler yazılmış.)
Vehhâbîlik; Muhammed ibn Abdulvehhâb’ın kurduğu bir
mezhebdir. Kendisi H. 1111- M. 1699 yılında Necd’de Hureymile kasabasında dünyâya
gelmiş, H. 1206- M. 1791 yılında vefât etmiştir. Bu mezheb, eskideki Háricîlik
ve Mu‘tezile’nin başka súrette bir tezáhürüdür.
Melâmîler
ise; aslında bunlar mutasavvıflar içinde bir táifedir. İhlâsı muhâfaza etmek
için ibâdet ve hayrâtı gizli yapıp, sünnet-i seniyyeye a‘zamî ittibâ‘ ederler
ve nâfilelerle fazla meşgúl olurlardı. Melâmîlerin bir kısmı daha vardır ki, onlar
da riyâ ve gösterişten kaçınırlar. Fakat, onlar nâfilelerle uğraşmazlar. Farzlara
ise dikkat ederler. Herkese tatlı söz söyleyerek güler yüz göstererek kalb
kazanmaya çalışırlar; dünyâya ve şan ve şerefe pek rağbet etmezlerdi. Bunlara “kalender”
denilir. Nasıl ki, Hacı Bektâş-ı Velî (ks)’nun kurduğu tarîkat ki; o tarîkat, Ehl-i
Sünnete bağlı hak bir tarîkat iken, o zâtın vefâtından
sonra tahrîf edilerek bugünkü “Bektâşîlik” şeklini almıştır.
Aynen bunun gibi, Melâmîliğin aslı sünnete muvâfık iken, daha sonra bozulmuştur.
Kendine Melâmî nâmını veren çok kimseler ibâdetlerine dikkat etmez olmuşlardır.
Şerîatın ahkâmına ehemmiyyet vermeyerek, “Önemli
olan kalb temizliğidir. Elláh’ın ibâdete ihtiyâcı yoktur. İnsânlara fâideli
olmak ve onlarla güzel geçinmek en hayırlı ibâdettir” diyerek ahkâm-ı
şerîatı terk etmişlerdir.
İşte şu
zamânda da Melâmîlik ve kalenderliğin bir başka nev‘ı ihdâs edilerek bu gibi
sözlerle ahkâm-ı İlâhiyyede ta‘vîzler verilmiş ve bid‘alara zemîn hâzırlanmıştır.
Zamânımızda bu gibi sözleri, Álem-i İslâm’da pek çok kimselerden duymaktayız. “Ahkâm-ı Kur’âniyye teferruáttır. Bunlar
fazla önemli değildir. Önemli olan Elláh’ın zâtına îmândır, amel mühim değildir.
Hóşgörü de bir ibâdettir” demek de Melâmîliğin bir başka nev‘ı olduğu
unutulmamalıdır. Evet, Melâmîliğin bir nev‘ı, “hóşgörü ve diyalog”
nâmı altında bu asırda tezáhür etmiştir.
Demek, Müellif
(ra)’ın mezkûr cümleleri, Vehhâbîlik ve Melâmîliğin müfrit kısmının kaleme
aldığı İslâmiyyetin rûhuna muhálif düşüncelerini ihtivâ eden eserlerini
okumamak hakkındadır. Öyle ise, müellif (ra)’ın, “Risâletü’n-Nûr
hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc
bırakmıyor” cümlesinden murâdı; Vehhâbîlik ve Melâmîliğin müfrit
kısmının kitâblarını okumayın demektir. Yoksa, “Risâle-i Nûr kâfîdir; Ehl-i Sünnet ulemâsının eserlerini okumaya
ihtiyâc yoktur” ma‘nâsında değildir. Üstâd Hazretlerinin bu cümlesinden
böyle bir ma‘nâyı çıkarmak büyük hatádır.
Gelecek
cümleler, Risâle-i Nûr’un yüksek esâslarından ve álî hakíkatlerinden dört tânesini
beyân etmektedir. Ya‘nî:
a) Esâs-ı velâyet (Ferâizi işlemek, kebâiri
terk etmek, sağáirde ısrâr etmemek ve sünnet-i seniyyeye ittibâ‘ etmek súretiyle
Elláh’a yaklaşmak).
b) Esâs-ı takvâ (Menhiyyâttan ictinâb
etmek).
c) Esâs-ı azîmet (Mümkün olduğu kadar azîmeti
esâs tutmak; ruhsatlarla amel etmemek).
d) Esâsât-ı Sünnet-i Seniyye (Başta hakáik-ı
îmâniyye ve esâsât-ı İslâmiyye olmak üzere Sünnet-i Seniyyenin bütün merâtibini
evvelâ kalben tasdîk etmek; nevâfîl ve âdâb kısmına gelince elden geldiği kadar
ittibâ‘ etmeğe çalışmak).
(Risâletü’n-Nûr, gerçi
umûma teşmîl súretiyle değil, fakat herhâlde hakíkat-i İslâmiyyenin içinde
cereyân edip gelen esâs-ı velâyet ve esâs-ı takvâ ve esâs-ı azîmet ve esâsât-ı
Sünnet-i Seniyye gibi ince, fakat ehemmiyyetli esâsları muhâfaza etmek bir vazífe-i
asliyyesidir.)
Risâle-i
Nûr’un mesleği, esâsâtı, ya‘nî altı erkân-ı îmâniyye, beş esâsât-ı İslâmiyye, Kur’ân
ve mütevâtir Hadîs’in nassıyla sâbit olan ahkâm-ı İlâhiyyeden tut, tâ en fer‘í mes’elelere
kadar müttefekun aleyh olan mesâili ders vermek; teferruáta, ya‘nî mezhebler
arasındaki ihtilâflara karışmamaktır.
Evet, Risâle-i
Nûr, cumhûr-i ulemâ tarafından ittifâkla kabûl edilen velâyetin, takvânın, azîmetin
ve sünnet-i seniyyenin esâslarını beyân ediyor. Teferruáta, ya‘nî mezhebler
arasındaki ihtilâflı mes’elelere girmiyor. Ya‘nî, Risâle-i Nûr, bir mezhebce kabûl
edilen bir velâyeti, bir takvâyı, bir azîmeti veyâ bir sünneti değil; bütün
mezhebler tarafından ittifâkla kabûl edilen bir velâyeti, bir takvâyı, bir azîmeti
veyâ bir sünneti ders veriyor. Müttefekun aleyh olan mes’eleleri tutuyor; teferruáta,
ya‘nî mezheblerin ihtilâflarına girmiyor. Meselâ, bir mezhebin sünnet kabûl
ettiği bir mes’eleyi; diğer bir mezheb, o konudaki Hadîsi zaíf kabûl edip o mes’elenin
sünnet olmadığını kabûl ediyor. İşte Risâle-i Nûr, bu nev‘í ihtilâflara
girmeden muttefekun aleyh olan mes’eleler üzerinde tahşîdât yapmış ve o
muttefekun aleyh olan mesâili ders vermiştir. “Kader Risâlesi” buna misâl
olarak verilebilir.
Demek, Risâle-i
Nûr, teferruáta áid mesâili îzáh etmemiş, bu nev‘í mesâili mezheb imâmlarının
ictihâdâtına havâle etmiştir. Belki esâsları, ya‘nî cumhûr-i ulemâca mücma‘ aleyh olan mesâili ders vermiştir.
Risâle-i Nûr’un hás şâkirdi, hakíkat-i İslâmiyyenin içinde cereyân edip gelen esâs-ı velâyete, ya‘nî sırr-ı verâset-i Nübüvvete mazhar olur. Ya‘nî, ferâizi işlemek, kebâiri terk etmek, sağáirde ısrâr etmemek ve sünnet-i seniyyeye ittibâ‘ etmek súretiyle Elláh’a yaklaşır. Risâle-i Nûr mesleğinde nâfilelerle değil; farz ve sünnetlerle Elláh’a yaklaşmak esâstır. Ya‘nî, Risâle-i Nûr’un mesleği, kurb-i ferâizdir; kurb-i nevâfîl değildir. Risâle-i Nûr, müstakil bir tarîkat ve müstakil bir meslek olmayıp, sırr-ı verâset-i nübüvvetle hakíkat-i İslâmiyyet içinde cereyân edip gelen, ya‘nî doğrudan doğruya şerîatın ve sünnet-i seniyyenin içinde bulunan velâyet-i Ahmediyyenin cilvesini göstermektedir. Kısaca, “Tarîkat-ı Muhammediyye”dir.
Bu
sebeble, esâsât-ı sünnet-i seniyyeye ittibâ‘ etmek ve Ehl-i Sünnet ulemâsının
tesbît ettiği o esâsâtı bid‘alara karşı muhâfaza etmek, Risâle-i Nûr’un vazífesidir.
Buna binâen, Risâle-i Nûr’da
altı erkân-ı îmâniyye ve beş esâsât-ı İslâmiyye başta olmak üzere, sünnet-i
seniyyenin esâsâtı ve onları muhâfaza etmenin ehemmiyyeti beyân edilmiş ve
başta Sahâbe-i Kirâm olmak üzere müctehidîn-i izámın icmâ‘ ettiği bir sünneti inkâr
etmenin, belki basite almanın dalâlet-i azíme olduğu, “Bahtiyâr odur ki, bu ittibâ-ı Sünnette
hissesi ziyâde ola. Sünnete ittibâ‘ etmeyen, tenbellik eder ise, hasâret-i azíme;
ehemmiyyetsiz görür ise, cinâyet-i azíme; tekzîbini işmâm eden tenkíd ise, dalâlet-i
azímedir”[39] cümleleriyle îzáh edilmiştir. Teferruát denilen mezhebler
arasındaki ihtilâflara girilmemiştir. Belki müellif (ra), Kur’ân ve Hadîs’te bedâheten
îzáh edilen ve dört mezhebin, belki on iki hak mezhebin ittifâkı olan esâsât-ı
sünnet-i seniyyeyi isbât ederek o esâsâtın hikmet ve güzelliklerini göstermiş; bid‘aların
çirkinliğini de gáyet kuvvetli ve tafsílli bir súrette beyân etmiştir. Ezcümle;
“On
Birinci Lem‘a” olan “Mirkátü’s-Sünne ve Tiryâk-ı Marazi’l-Bid‘a Risâlesi”nde, “Yirmi Yedinci Söz” olan “İctihâd Risâlesi”nde ve “Yirmi Dokuzuncu Mektûb” un “Altıncı ve
Yedinci Kısım”larında
bu mevzú‘lar çok güzel bir şekilde anlatılmıştır. Husúsan “Tesettür Risâlesi”nde “çarşaf”, bid‘alara karşı müdâfaa
edilmiş; “İktisâd Risâlesi”nde sünnet-i
seniyyenin en mühim esâsı olan iktisád emredilmiş, isrâfın zararları açıklanmış;
“Hikmetü’l-İstiáze Risâlesi”nde
ehli bid‘anın bâtıl fikirleri reddedilip, sünnetin düstûrlarının hakkániyyeti
isbât edilmiş ve ehl-i îmân, sünnet-i seniyyenin kal‘asına sığınmaya da‘vet
edilmiştir. Hem yine Risâle-i Nûr’da, “Arabî
ezân, kámet ve hutbe” gibi şeáir-i İslâmiyye isbât edilip onların
yerine ikáme edilmek istenen bid‘alar reddedilmiş ve şeáirden olan hatt-ı Kur’ânî
müdâfaa edilmiştir. Kur’ân’ın yerine tercümelerinin ikáme edilemeyeceği isbât
edilmiştir. Daha bunlar gibi sünnet-i seniyyenin esâsâtını bid‘alara karşı müdâfaa
eden o kadar îzáhat vardır ki, Risâle-i Nûr, hep bu minvâl üzerine gidiyor ve
bunun için yazılmıştır denilse yeridir.
Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, Risâle-i Nûr’da
yukarıda bir kaç misâlini zikrettiğimiz amel-i sálihe taalluk eden bir çok
sünnetin esâsâtını muhâfaza ve o sünnetlere muhálif bid‘aları reddettiği gibi; sünnet-i
seniyyenin îmâna taalluk eden “haşr-i
cismânî, tevhîd-i hakíkí” gibi pek çok esâsâtını isbât ve haşr-i cismânîyi
reddeden ve “ukúl-i aşere” veyâ
“erbâbü’l-envâ‘”
gibi bâtıl fikirleri kabûl eden ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefenin o nev‘í
fikirlerini de reddetmiştir.
Bedîuzzamân Hazretleri sünneti seniyyenin
bütün düstûrlarını, hattâ en küçük âdâbını dahi müdâfaa ve muhâfaza etmiştir. Sünnetin
amele taalluk eden düstûrlarına -hâşâ- “Bunlar
teferruáttır, ehemmiyyetli değildir” dememiştir. Çünkü, müellif (ra)’ın “esâsât-ı sünnet-i seniyye” şeklinde ta‘bîr
ettiği mücma‘ aleyh sünnet-i seniyyelere teferruát
denilmez. Teferruát denilen şey, mezhebler arasındaki ihtilâfdır ve Üstâd Bedîuzzamân
Hazretleri bu teferruát kısmıyla meşgúl olmamıştır.
Hem esâsât-ı sünnet-i seniyyeyi
ehl-i bid‘aya karşı müdâfaa ettiği “Yirmi
Dokuzuncu Mektûb”un “Altıncı
Kısmı”nda, neden bu eseri yazdığını şu cümleleriyle beyân etmiştir:
“İstikbâlde
gelecek nefret ve tahkírden sakınmak için, şu mahrem zeyil yazılmıştır. Ya‘nî,
‘Tûh
o asrın gayretsiz adamlarına!’ denildiği zamân, yüzümüze tükürükleri gelmemek
için veyâhúd silmek için yazılmıştır.”
(Sevk-ı zarûretle, hâdisâtın
fetvâlarıyla onlar terk edilmez.) Şu zamânda ba‘zı ruhsat-ı şer‘ıyyeyi bahâne ederek, “Zarûret vardır; hâdisât böyle gerektiriyor”
veyâ “Zamân değişti; eski müctehidlerin
fetvâlarıyla hareket edemeyiz” diyerek zamân-ı sahâbeden beri gelen ve
müctehidîn-i izámın tesbît ettiği kavâid-i sünnet-i şerîatı tahrîb etmek
isteyenlere karşı azîmet ve takvâyı ve cumhûr-i ulemânın caddesini iltizâm
etmek; böylece hakíkat-ı İslâmiyyet içindeki esâs-ı velâyet olan velâyet-i
Muhammediyye (asm)’ı muhâfaza etmek Risâle-i Nûr’un vazífesidir. Ya‘nî, Risâle-i
Nûr, müctehidîn-i izâmın tesbît ettiği ittifâklı mes’eleleri müdâfaa ve
muhâfaza edip onları esâs alıyor. Sevk-ı zarûretle, hâdisâtın
fetvâlarıyla onlar terk edilmez. Çünkü, zarûret meşrû‘ yoldan gelirse harâmı
helâl eder. Fakat, zarûret dedikleri şey, şu zamânda beşerin sû-i ihtiyârından
ve gayr-ı meşrû‘ yoldan gelmektedir. Hem zarûret, şerîatta ölüm, şiddetli darb
veyâ bir uzvun kesilmesi gibi zarûretlerdir. Bu asırda ise, dünyâyı âhirete
tercîh etmek bir esâs hâline geldiğinden, bu zamânda yaşayan insânlar, zarûret bahânesiyle
en küçük bir menfaat-ı dünyeviyyeyi dînin büyük bir mes’elesine tercîh etmekte
ve bunun için ba‘zı ruhsat-ı şer‘ıyyeleri sû-i isti‘mâl etmektedirler. Onun
için, Risâle-i Nûr’un hás şâkirdleri, takvâ ve azîmeti esâs tutarak bid‘at ve
dalâlete karşı esâsât-ı sünnet-i seniyyeyi muhâfaza etmelidirler.
Risâle-i Nûr’un hás talebeleri Üstâdları gibi mücma‘ aleyh olan mes’eleleri muhâfaza ederler; ihtilâflı
mes’elelerde ise ruhsat tarafını değil, azîmet tarafını tutarlar. Ya‘nî, cumhûrun
re’yiyle amel ederler, zarûret olmadıkça fetvâlarla amel etmezler. Üstâd Bedîuzzamân
Hazretleri ve onun sádık şâkirdleri olan Hacı Hulûsí Bey, Hoca Sabri, Hâfız Ali,
Mehmed Feyzi gibi zevât-ı áliyye hep böyle yaşadılar, ruhsatla değil azîmetle
amel ettiler. Meselâ;
a) Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri ve bu zevât-ı áliyye,
اِنْ اَجْرِىَ اِلاَّ عَلَى اللهِ diyerek kimseden hediye almamışlar,
b) Siyâsete
girmemişler,
c) İktisádla
yaşamışlar, zarûret mikdârı yemiş içmişler,
d) Gece namâzını
terk etmemişler,
e) Üstâd
Hazretleri bugünkü tarzda elbise giymemiş, sarığını açmamış,
f) Bedîuzzamân
Hazretleri vesîka almak için devlete mürâcaât etmemiş, Húrşîd Paşa’ya boyun
eğmemiş, Nikola Nikolaviç’e karşı ayağa kalkmamış, hîç bir siyâsîye ta‘vîz
vermemiş, yazdığı bütün mektûblarda siyâsîleri şerîata da‘vet etmiş,
g) Üstâd
Hazretleri harâma nazar etmemiş, yalnız harâm-ı nazar bir def‘a vukú‘
bulmuş, o da gece namâzını kaçırmasına sebeb olmuş,
h) Üstâd
Hazretleri paraya elini sürmemiş, Hacı Hulûsí Bey de üzerinde para bulunduğu hâlde namâz
kılmamıştır.
Bunlar
gibi mes’eleler, Üstâd Bedîuzzamân Saíd Nursî ve onun hás talebelerinin
ruhsatlarla değil, azîmetle amel ettiklerini göstermektedir. Hâşâ, bunlar, ehemmiyyetsiz
görülecek mes’eleler değildir.
Unutulmamalıdır
ki; Risâle-i Nûr, Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin yaşadığıdır.
Hulâsa:
Şerh ve îzáhını yaptığımız Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin bu mektûbu
mutlak değil; pek çok kayıdlarla mukayyeddir:
1) Bu mektûbun muhátabı, Risâle-i Nûr talebelerinin hásları
olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarıdır. Umûma hıtáb
eden bir mektûb değildir. Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, Hacı Hulûsí Bey,
Hoca Sabri, Mehmed Feyzi gibi záhirî ilim noktasında tekâmül eden saff-ı evvel
talebelerine, ilm-i hakíkat noktasında tekâmül ederken ve tasfiye-i zihinde bulunurken
muvakkat bir zamân için, ya‘nî záhirden hakíkate geçinceye kadar, “Risâletü’n-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye
dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor”
buyurmuştur. Ancak, bu hâl muvakkat
bir zamâna mahsústur, devâmlı değildir.
2) Risâletü’n-Nûr,
hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor. Ya‘nî, altı erkân-ı
îmâniyye ve beş esâsât-ı İslâmiyyeyi aklî delîllerle isbât etmek husúsunda Kur’ân
ve Hadîs’ten sonra Risâle-i Nûr kâfîdir, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor.
3)
Müellif (ra)’ın, “Risâletü’n-Nûr,
hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc
bırakmıyor” cümlesi, Üstâd Hazretlerinin, “Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten sonra en mühim bir hüccet-i îmâniyyedir”
cümlesiyle mukayyeddir. Ya‘nî, Risâle-i Nûr, kendi konusu olan hakáik-ı
îmâniyye ve İslâmiyyenin isbâtı husúsunda Kur’ân ve Hadîs’ten
sonra kâfîdir, demektir.
4) Îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmak
cihetinde Risâle-i Nûr, Tasavvuf ve Kelâm ilimlerine bedel kâfîdir. Ya‘nî,
Risâle-i Nûr, erkân-ı îmâniyyeyi aklî delîllerle isbât cihetinde kelâm ilmine; keşif
cihetinde de tasavvufa ihtiyâc bırakmıyor.
5)
Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri’nin, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir
ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesi, müfrit
Vehhâbîlik ve müferrit Melâmîlik gibi ümmeti yanlış yola sevk eden ehl-i bid‘a
ve ehl-i felsefenin bid‘a-âlûd eserlerini okumamak ile kayıtlıdır.
(Kaynak: Reddü'l-Evhâm, s. 257-300)
[1] Kastamonu Lâhikası, s. 78.
[2] Sünûhât, Kur’an’ın Hâkimiyyet-i Mutlakası,
s. 33.
[3] Nahl Sûresi, 16:103.
[4] Lem‘alar, 11. Lem‘a, 11. Nükte, s. 59.
[5] Mektûbât, 26. Mektûb, 4. Mebhâs, 4. Mes’ele,
s. 355-356.
[6] Mektûbât, 29. Mektûb, 6. Risâle Olan 6.
Kısım, 5. Desîse-i Şeytâniyye, s. 457.
[7] Barla Lâhikası, s. 272.
[8] Barla Lâhikası, s. 352.
[9] Sözler, 27. Söz, İkincisi, s. 506-507.
[10] Muhâkemât, 1. Makale, 1. Mes’ele, s. 56-57.
[11] Sözler, 33. Söz, 30. Pencere, s. 726.
[12] Sözler, 27. Söz, Hátime, s. 514.
[13] Emirdağ Lâhikası, c. 1, s. 119-120.
[14] Mektûbât, 4. Mektûb, s. 20.
[15] Barla Lâhikası, s. 271.
[16] Barla Lâhikası, s. 255.
[17] Barla Lâhikası, s. 378.
[18] Barla Lâhikası, s. 263.
[19] Barla Lâhikası, s. 321.
[20] Barla Lâhikası, s. 380.
[21] Barla Lâhikası, Mukaddeme, s. 8.
[22] Barla Lâhikası, s. 26.
[23] Emirdağ
Lâhikası 2, s. 118; Nûrun İlk Kapısı,
s. 11-12.
[24] Emirdağ
Lâhikası 2, s. 73; Nûrun İlk Kapısı,
s. 53.
[25] Târîhçe-i Hayât, İlk Hayâtı, s. 43.
[26] Târîhçe-i Hayât, İlk Hayâtı, s. 32.
[27] Şuá‘lar, 1. Şuá‘, 2. Suâl, 21. Âyet, s. 582.
[28] Muhâkemât, 6. Mukaddeme, s. 24.
[29] Mektûbât, 29. Mektûb, 6. Risâle Olan 6.
Kısım, s. 425.
[30] Barla Lâhikası, 271. Mektûb.
[31] Barla Lâhikası, s. 263.
[32] Kastamonu Lâhikası, s. 199.
[33] Barla Lâhikası, s. 352.
[34] İşârâtü’l-İ‘câz, Tenbîh, s. 6.
[35] Târîhçe-i Hayât, s. 668.
[36] Mektûbât, Hakíkat Çekirdekleri, 31, s. 505.
[37] Lem‘alar, 11. Lem‘a, 8. Nükte, s. 50.
[38] Kastamonu Lâhikası, s. 77.
[39] Lem‘alar, 11. Lem‘a, 11. Nükte, s. 54.