Hüve Nüktesi ve Şerhi
Müellifi: Bedîuzzamân Saîd Nursî / Şerh eden: El-Hâc Molla Muhammed Ali Doğan (Molla Muhammed El-Kersî)
-
Keşfü’l-Envâr Külliyyâtı
- Tesettür Risalesi'nin Şerhi
- Yirmi Altıncı Söz'ün Zeyli ve Hàtimesi'nin Şerhi ile Beşinci Mektûb'un Şerhi
- On Birinci Söz'ün Şerhi
- Dokuzuncu Söz'ün Şerhi
- Ene Risâlesi'nin Şerhi
- İkinci İşâret’in Şerhi
- Kader Risâlesi Şerhi (Genişletilmiş Yeni Baskı)
- Yirmi Üçüncü Lem‘a, Tabîat Risâlesi’nin Şerhi
- On Dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makámı’nın Şerhi
- Münâzarât'ın Şerhi
- Haşir Risâlesi’nin Şerhi
- Hüve Nüktesi ve Şerhi
- Yirmi Dokuzuncu Söz ve Şerhi
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (1. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (2. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (3. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (4. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (5. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (6. Cild)
- Yirmi Yedinci Mektûb (Bir Kısım)
- İkinci Şuá‘ın Şerhi
- Yirmi Dördüncü Mektûb ve Şerhi
- Telvîhát-ı Tis’a Risâlesi Şerhi
-
Rumûzu’l-Kur’ân Külliyyâtı
- Rumûzu’l-Kur’ân (1-5)
- Mir’âtü'l-Cihâd
- İ‘câzu’l-Kur’ân
- Dokuzuncu Şuá‘ın Dokuz Álî Makámı
- Kitâbu’z-Zekât
- Rahmân Sûresi’nin Tefsîri
- Nüzûl-i Ísâ (as)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (1. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (2. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (3. Cild)
- Külliyyât-ı Hulûsıyye
-
Muhtelif Eserler
- huzûru bulmak için لَا مَشْهوُدَ اِلَّا هُوَ dedikleri gibi, demeğe muhtaç olmuyor. Belki وَ فىِ كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلىَ اَنَّهُ واَحِدٌ parlak hakìkatının kudsî penceresi ona kâfi geliyor. Bu kudsî Arabî fıkranın kısacık bir îzâhı şudur ki:
- “Evet herkesin bu âlemde birer âlemi var, birer kâinâtı var. Âdetâ zîşuûrlar adedince birbiri içinde hadsiz kâinâtlar, âlemler var. Herkesin husûsî âleminin ve kâinâtının ve dünyâsının direği kendi hayâtıdır. Nasıl herkesin elinde bir âyinesi bulunsa ve bir büyük saraya mukàbil tutsa, herkes bir nev’i saraya, âyinesi içinde sâhib olur. Öyle de herkesin husûsî bir dünyâsı var. Bir kısım ehl-i hakìkat bu husûsî dünyâsını لَا مَوْجوُدَ اِلَّا هُوَ diye inkâr etmekle, terk-i mâsivâ sırrıyla Cenâb-ı Hakk’a karşı huzûr-i dâimî ve mârifet-i İlâhiye bulur. Ve bir kısım ehl-i hakìkat da yine dâimî mârifet ve huzûru bulmak için لَا مَشْهوُدَ اِلَّا هُوَ deyip kendi husûsî dünyâsını nisyân hapsine sokar; fânilik perdesini üstüne çeker; huzûru bulmakla bütün ömrünü bir nev’i ibâdet hükmüne getirir.
“Şimdi bu zamanda Kur’ân’ın i’câz-ı ma’nevîsiyle tezâhür eden وَ فىِ كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلَى اَنَّهُ واَحِدٌ sırrıyla, ya’nî zerrelerden yıldızlara kadar her şeyde bir pencere-i tevhîd var ve doğrudan doğruya Zât-ı Vâhid-i Ehâd’i sıfâtıyla bildiren âyetleri, ya’nî delâletleri ve işâretleri var. İşte Hüve Nüktesi’yle bu mezkûr hakìkat-ı kudsîyeye ve îmâniyeye ve huzûriyeye icmâlen işâretler vardır. Risâle-i Nûr, bu hakìkatı îzâhatıyla isbât etmiş. Eski zamandaki ehl-i hakìkat bir derece mücmelen ve muhtasaran beyân etmişler. Demek bu dehşetli zaman, daha ziyâde bu hakìkata muhtaçdır ki, Kur’ân-ı Hakîm’in i’câzıyla bu hakìkat tafsîlâtıyla ihsân edilmiş, Nûr Risâleleri de bu hakìkata bir nâşir olmuşlar.”
(1)