Yirmi Altıncı Söz'ün Zeyli ve Hàtimesi'nin Şerhi ile Beşinci Mektûb'un Şerhi
Müellif: Bedîuzzaman Saîd Nursî Şârih: Muhammed Doğan (Molla Muhammed el-Kersî)
-
Keşfü’l-Envâr Külliyyâtı
- Tesettür Risalesi'nin Şerhi
- Yirmi Altıncı Söz'ün Zeyli ve Hàtimesi'nin Şerhi ile Beşinci Mektûb'un Şerhi
- On Birinci Söz'ün Şerhi
- Dokuzuncu Söz'ün Şerhi
- Ene Risâlesi'nin Şerhi
- İkinci İşâret’in Şerhi
- Kader Risâlesi Şerhi (Genişletilmiş Yeni Baskı)
- Yirmi Üçüncü Lem‘a, Tabîat Risâlesi’nin Şerhi
- On Dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makámı’nın Şerhi
- Münâzarât'ın Şerhi
- Haşir Risâlesi’nin Şerhi
- Hüve Nüktesi ve Şerhi
- Yirmi Dokuzuncu Söz ve Şerhi
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (1. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (2. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (3. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (4. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (5. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (6. Cild)
- Yirmi Yedinci Mektûb (Bir Kısım)
- İkinci Şuá‘ın Şerhi
- Yirmi Dördüncü Mektûb ve Şerhi
- Telvîhát-ı Tis’a Risâlesi Şerhi
-
Rumûzu’l-Kur’ân Külliyyâtı
- Rumûzu’l-Kur’ân (1-5)
- Mir’âtü'l-Cihâd
- İ‘câzu’l-Kur’ân
- Dokuzuncu Şuá‘ın Dokuz Álî Makámı
- Kitâbu’z-Zekât
- Rahmân Sûresi’nin Tefsîri
- Nüzûl-i Ísâ (as)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (1. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (2. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (3. Cild)
- Külliyyât-ı Hulûsıyye
-
Muhtelif Eserler
verdiğimiz mal, mülk ve yakınlarınızı arkanızda bırakacaksınız.” [203]
Demek, doğum da, ölüm de “fakr-ı mutlak” demektir. Ya’nî, insân, doğarken eli boş geldiği gibi; giderken de eli boş gidiyor. Bunu anlamak için, hayâtın iki tarafına bak!
İşte insân, fakr-ı mutlakta iken, istiğnâ-i mutlaka giriyor. Kendini ganiyy-i ale’l-ıtlak tasavvur eder. Fenâ ve zevâli görse, başkasına verir. Mal, evlâd gibi
her şeyin fânî olduğunu gördüğü hâlde, ölümü kendine almaz. Kezâ, gece döner, gündüz döner,
mevcûdât vefât eder; kış döner, yaz döner, mahbûblar gözden kaybolur; insân da
onlarla berâber fenâya ma’rûz kalıp gider. Ama insân, şiddet-i gafletinden ve tefekkür melekesini kaybettiğinden, mevcûdâtta ve kendi Áleminde cereyân eden bütün bu
tahavvülât ve tebeddülâtı düşünmez; hâdiseye ibretle bakıp çâresini aramaz; netîcede vazífe-i asliyyesi olan
ubûdiyyet-i kâmileyi yapmadığından, ya neúzü billâh da’vâyı bütün bütün kaybeder; ya da büyük bir mes’ûliyyet ve hüsrânla dâr-ı beká olan âhiret Álemine intikál eder.
Evet, Álemdeki bu zevâl ve firâk,
fakr-ı mutlaktan kaynaklanır. Zevâl ve firâk, fakr-ı mutlak demektir. İnsân ve bütün mevcûdât, fakîr-i mutlak iken; Elláh, Ganiyy-i
ale’l-Itlak’tır; hîçbir şeye ihtiyâcı yoktur. Meselâ; Elláh, şu ağaca yaz mevsiminde süslü bir
libâs giydirir. Ona yaprak, çiçek, meyve takar. Güz mevsiminde ise o libâsı çıkarır, onu çıplak eder. Ölü gibi yapar. Demek, her bir
ağaç, doğarken insân gibi çıplak doğar, giderken çıplak gider; ortada ise
kendisine devâmlı değişen süslü bir libâs
giydirilir. Kocaman Güneş bile bu zevâl ve firâktan
kendini muhâfaza edemiyor. Bir bakarsın gece gelir, üzerine bir perde çekilir; o da gözden kaybolur. Demek,
Ganiyy-i ale’l-Itlak, yalnız Elláh’tır; Nûru’l-Envâr, yalnız O’dur.
Hulâsa: Fakr-ı mutlak içinde olan insân ve şu mevcûdât, bir Ganiyy-i Mutlak’ın âyînesidir; záhiren sáhib oldukları servet onlara áid değildir.
وَنَادٰى فِرْعَوْنُ ف۪ى قَوْمِه۪ قَالَ يَا قَوْمِ اَلَيْسَ ل۪ى مُلْكُ مِصْرَ وَهٰذِهِ اْلأَنْهَارُ تَجْر۪ى مِنْ تَحْت۪ى أَفَلاَ تُبْصِرُونَ