Yirmi Dördüncü Mektûb ve Şerhi
Molla Muhammed El-Kersî
-
Keşfü’l-Envâr Külliyyâtı
- Tesettür Risalesi'nin Şerhi
- Yirmi Altıncı Söz'ün Zeyli ve Hàtimesi'nin Şerhi ile Beşinci Mektûb'un Şerhi
- On Birinci Söz'ün Şerhi
- Dokuzuncu Söz'ün Şerhi
- Ene Risâlesi'nin Şerhi
- İkinci İşâret’in Şerhi
- Kader Risâlesi Şerhi (Genişletilmiş Yeni Baskı)
- Yirmi Üçüncü Lem‘a, Tabîat Risâlesi’nin Şerhi
- On Dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makámı’nın Şerhi
- Münâzarât'ın Şerhi
- Haşir Risâlesi’nin Şerhi
- Hüve Nüktesi ve Şerhi
- Yirmi Dokuzuncu Söz ve Şerhi
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (1. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (2. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (3. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (4. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (5. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (6. Cild)
- Yirmi Yedinci Mektûb (Bir Kısım)
- İkinci Şuá‘ın Şerhi
- Yirmi Dördüncü Mektûb ve Şerhi
- Telvîhát-ı Tis’a Risâlesi Şerhi
-
Rumûzu’l-Kur’ân Külliyyâtı
- Rumûzu’l-Kur’ân (1-5)
- Mir’âtü'l-Cihâd
- İ‘câzu’l-Kur’ân
- Dokuzuncu Şuá‘ın Dokuz Álî Makámı
- Kitâbu’z-Zekât
- Rahmân Sûresi’nin Tefsîri
- Nüzûl-i Ísâ (as)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (1. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (2. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (3. Cild)
- Külliyyât-ı Hulûsıyye
-
Muhtelif Eserler
bilse, her şey mevcûddur; kim Allâh’ı bilmezse, ona her şey
ma’dûmdur, diye delâlet eder. Demek elemli, karanlıklı, tahassürlü bir dirhem
zevki, aynı yerde yüz derece ziyâde dâimî, elemsiz bir zevke, sefâhetle tercîh
edenler, aksi maksûdlarıyla aynı zevkte elîm elemleri alır.”[
(Demek îmân, şu remizde beyân edilen hakìkat-ı âliye-i nefs-ül emriyenin) gerçekte var olan yüce hakìkatın (ünvânıdır) Âmiyâne de olsa bir mü’min, îmânı sâyesinde bu hâle mazhardır. Ancak ehl-i keşif ve tahkìk, işin hakìkatini keşfedip anlar. Hakkalyakìn veyâ aynelyakìn olmazsa da bu hakìkatleri ilmelyakìn sûretinde bilmek vazîfemizdir. (ve îmân ile ondan istifâde edebilir.) Ya’nî ehl-i îmân, bu hakìkati anlar ve hisseder. Îmân olmazsa, insân bu hâleti hissedemez, zevâl ve firâk içinde yaşar. Kâinâtta hakìkì ma’nâda zevâl ve firâk yoktur. Mâdem Vâcibü’l-Vücûd var, mâdem O Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un bin bir ismi var ve o bin bir ismiyle her an, her yerde lâ zamânî, lâ mekânî, lâ keyfî bir sûrette tecellî eder. Mâdem bütün mevcûdât, Vâcibü’l-Vücûd isminin âyinesidir. Mâdem bu âlem melâike, rûhâniyyât ve zîşuùrlarla doludur. Elbette böyle bir Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a intisâbını bilen ehl-i îmân için, zevâl ve firâk yoktur. İşte îmânın hakìkatı budur. Eğer îmân ilme’l-yakìnden ayne’l-yakìne ve hakka’l-yakìne çıksa; zâten kalb gözüyle ve kalb şuùruyla görür. Mâsivânın arkasında Vâcibü’l-Vücûd’u bin bir ismiyle hisseder.
(Eğer îmân olmazsa nasıl ki kör, sağır, dilsiz, akılsız adama her şey ma’dûmdur; öyle de îmânsıza) nisbeten (her şey ma’dûmdur, zulümâtlıdır.) Ehl-i îmân için, vücûda mazhar olan hiçbir şey yok olmaz. Îmân ni’metinden mahrûm olana göre ise, her şey ma’dûmdur, zulümâtlıdır. Kâinât, bir zikirhâne olduğu ve her şey O Zât-ı Akdes’i zikrettiği hâlde, kulağı yoktur ki duysun. Her şey Allâh’a intisâb ettiği hâlde, kalb gözü yoktur ki bu intisâbı görsün ve intisâbını bilsin. Dili yoktur ki; mevcûdâtın zikir ve ibâdetine tercümân olsun. Gelecek âyet-i kerîme bu hakìkati ifâde etmektedir:
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْى فَهُمْ لاَيَرْجِعُونَ
Lügat: nisbeten, elbette, dirhem, nisbet, istif, vâcib, âliye