Yirmi Dördüncü Mektûb ve Şerhi
Molla Muhammed El-Kersî
-
Keşfü’l-Envâr Külliyyâtı
- Tesettür Risalesi'nin Şerhi
- Yirmi Altıncı Söz'ün Zeyli ve Hàtimesi'nin Şerhi ile Beşinci Mektûb'un Şerhi
- On Birinci Söz'ün Şerhi
- Dokuzuncu Söz'ün Şerhi
- Ene Risâlesi'nin Şerhi
- İkinci İşâret’in Şerhi
- Kader Risâlesi Şerhi (Genişletilmiş Yeni Baskı)
- Yirmi Üçüncü Lem‘a, Tabîat Risâlesi’nin Şerhi
- On Dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makámı’nın Şerhi
- Münâzarât'ın Şerhi
- Haşir Risâlesi’nin Şerhi
- Hüve Nüktesi ve Şerhi
- Yirmi Dokuzuncu Söz ve Şerhi
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (1. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (2. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (3. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (4. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (5. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (6. Cild)
- Yirmi Yedinci Mektûb (Bir Kısım)
- İkinci Şuá‘ın Şerhi
- Yirmi Dördüncü Mektûb ve Şerhi
- Telvîhát-ı Tis’a Risâlesi Şerhi
-
Rumûzu’l-Kur’ân Külliyyâtı
- Rumûzu’l-Kur’ân (1-5)
- Mir’âtü'l-Cihâd
- İ‘câzu’l-Kur’ân
- Dokuzuncu Şuá‘ın Dokuz Álî Makámı
- Kitâbu’z-Zekât
- Rahmân Sûresi’nin Tefsîri
- Nüzûl-i Ísâ (as)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (1. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (2. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (3. Cild)
- Külliyyât-ı Hulûsıyye
-
Muhtelif Eserler
i’tirâza hakkı yoktur” der ve o feylesofu susturur.
Ma’denler, eğer “Biz niçin ot olmadık?” diye hak da’vâ etseler, dünyâda ma’den kalmaması lâzım gelirdi. Unsûrlar olmazsa nebâtât nasıl yetişecekti? Kezâ nebâtât: Eğer “Biz niçin hayvân olmadık?” diye hak da’vâ etseler, dünyâda nebâtât kalmaması lâzım gelirdi. Bu durumda hayvânât ne ile beslenecekti? Kezâ hayvânât, eğer “Biz niçin insân olmadık?” diye hak da’vâ etseler, dünyâda hayvânât kalmaması lâzım gelirdi. Bu durumda insân ne ile yaşayacaktı? Bu ise âlemin nizâmının bozulmasına sebebtir. Eğer meâdîn, nebâtât ve hayvânât olmazsa; insân, hayâtını nasıl devâm ettirecekti? Zîrâ insânın hayâtı ve zemînin şenlenmesi, mevâlid-i selâse denilen meâdîn, nebâtât ve hayvânâta bağlıdır. Kezâ eğer insânlar; “Biz niçin paşa olmadık?” diye hak da’vâ etseler, dünyâda herkesin paşa olması lâzım gelirdi. Bu durumda insânların muhtâç oldukları san’at, zirâat ve ticâret nasıl yürüyecekti? Eğer her insân paşa olsaydı, âlemin nizâmı bozulacaktı.
Demek Cenâb-ı Hak, ezelî irâde, ilim ve hikmetiyle her bir mevcûda kàbiliyyetine göre bir makàm, bir mertebe, bir vazîfe vermiştir. Tâ ki nizâm-ı âlem tahakkuk etsin. Meselâ; bir köyde bir çocuk dünyâya gelir. O çocuğa bir elbise lâzımdır. Bu ihtiyâcın karşılanması için o Hakîm-i Ezelî, İstanbul’da bir adamı, bir tekstil fabrikasını açmaya sevkeder. Bu adam, şâyet bu fabrika olmazsa açlıktan öleceğini zanneder. Kendi zekâvet ve iktidârıyla o fabrikayı açtığına inanır. Hâlbuki işin hakìkati bu değildir. Hakìkatte hem o çocuğun, hem de başkalarının elbise ihtiyâcını karşılamak için Cenâb-ı Hak, bu konuda o adama bir kàbiliyyet ve imkân verip onu o mesleğe sevkeder. Her meslek erbâbı buna kıyâs edilsin.
Evet, Cenâb-ı Hak, hayât-ı insâniyenin devâm
edebilmesi için, ezelî irâde, ilim ve hikmetiyle her bir insâna bir meslek
takdîr etmiş, böylece insânları biribirinin imdâdına göndermiştir. Bu nedenle
hiçbir insânın, diğerine karşı fahr ve gurûra hakkı yoktur. Hayâtının devâm
edebilmesine o adam vesîle olduğu için, hakkı o adama teşekkürdür. Meselâ;
belediye başkanı, bir çöpçüye karşı gurûrlanamaz. Zîrâ o çöpçü olmazsa,
memleket çöp yığınları içinde kalır. Bu nedenle başkana düşen vazîfe, çöpçüye
teşekkür etmektir. Sâir meslek erbabı, buna kıyâs edilsin. Eğer Cenâb-ı Hak,
böyle hadsiz meslekleri takdîr etmeseydi ve o mesleklere göre insânlara ayrı
ayrı kàbiliyyetleri vermeseydi, bir insân, nasıl