Yirmi Dördüncü Mektûb ve Şerhi
Molla Muhammed El-Kersî
-
Keşfü’l-Envâr Külliyyâtı
- Tesettür Risalesi'nin Şerhi
- Yirmi Altıncı Söz'ün Zeyli ve Hàtimesi'nin Şerhi ile Beşinci Mektûb'un Şerhi
- On Birinci Söz'ün Şerhi
- Dokuzuncu Söz'ün Şerhi
- Ene Risâlesi'nin Şerhi
- İkinci İşâret’in Şerhi
- Kader Risâlesi Şerhi (Genişletilmiş Yeni Baskı)
- Yirmi Üçüncü Lem‘a, Tabîat Risâlesi’nin Şerhi
- On Dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makámı’nın Şerhi
- Münâzarât'ın Şerhi
- Haşir Risâlesi’nin Şerhi
- Hüve Nüktesi ve Şerhi
- Yirmi Dokuzuncu Söz ve Şerhi
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (1. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (2. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (3. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (4. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (5. Cild)
- Arabî İşârâtü’l-İ‘câz Meâl ve Şerhi (6. Cild)
- Yirmi Yedinci Mektûb (Bir Kısım)
- İkinci Şuá‘ın Şerhi
- Yirmi Dördüncü Mektûb ve Şerhi
- Telvîhát-ı Tis’a Risâlesi Şerhi
-
Rumûzu’l-Kur’ân Külliyyâtı
- Rumûzu’l-Kur’ân (1-5)
- Mir’âtü'l-Cihâd
- İ‘câzu’l-Kur’ân
- Dokuzuncu Şuá‘ın Dokuz Álî Makámı
- Kitâbu’z-Zekât
- Rahmân Sûresi’nin Tefsîri
- Nüzûl-i Ísâ (as)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (1. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (2. Cild)
- Yirmi Beşinci Mektûb, Yâsîn Sûresi’nin Tefsîri (3. Cild)
- Külliyyât-ı Hulûsıyye
-
Muhtelif Eserler
“Azîz, gayretli, ciddî, hakìkatlı, hâlis, dirâyetli kardeşim! Bizim gibi hakìkat ve âhiret kardeşlerin ihtilâf-ı zamân ve mekân sohbetlerine ve ünsiyyetlerine bir mâni’ teşkîl etmez. Biri şarkta, biri garbta, biri mâzîde, biri müstakbelde, biri dünyâda biri âhirette olsa da berâber sayılabilirler ve sohbet edebilirler. Husûsen bir tek maksad için bir tek vazîfede bulunanlar birbirinin aynı hükmündedirler. Sizi her sabah yanımda tasavvur edip, kazancımın bir kısmını, bir sülüsünü -Ellâh kabûl etsin- size veriyorum.”[1] “Günde iki def’a beni göreceksin” şuna işârettir ki: “Günde iki def’a seni yanımda hayâlen ihzâr ediyorum. Sen dahi yirmi dört saatte iki def’a, Sözler vâsıtasıyla Üstâdınızla sohbet ediniz” demektir. Veyâhut sabâhdaki duâda ben seni yanıma, akşamdaki dersde sen beni yanına, ihzâr ederiz. Günde iki def’a görüşürüz.”[2] “Mâbeynimizdeki münâsebet ve uhuvvet inşâEllâh hâlis ve lillâh için olduğundan, zamân ve mekânla mukayyed olmaz. Bir şehir, bir vilâyet, bir memleket, belki küre-i arz, belki dünyâ, belki âlem-i vücûd iki hakìkì dost için bir meclis hükmündedir. Böyle dostluk ve kardeşliğin firâkı yok, hep visâldir. Fânî, mecâzî, dünyevî dostluklar sâhibleri firâkı düşünsün, bize ne?”[3] Ya’nî ehl-i dünyâ firâkı düşünsün. Ya’nî dünyâyı dünyâ için sevenler düşünsün. Bizim mesleğimizde firâk yok, hep visâldir. Müellif (ra), her gün sabah namazından sonra Allâh’ın izniyle Hacı Hulûsî Bey’i yanına götürüp arkasında namaz kıldırıyordu. Her gün ikindiden sonra da Üstâd Hazretleri, O’nun dersine geliyordu. Üstâd Hazretlerinin vefâtından sonra da bu hâl, böyle devâm etti. Demek tecelliyyât-ı esmâ dâiresine girenler için zamân ve mekân kaydı yoktur. Ehl-i hakìkatin berâberliği, bizim bildiğimiz berâberlik cinsinden değildir. Başka bir çeşit berâberliktir. Ya’nî; rûhî berâberlik, tecelliyyât-ı esmâda berâberlik demektir. Zamân ve mekânın fevkinde bir berâberliktir. Zamân ve mekânın üzerine çıktıkları için, zamân ve mekân tay’ ediliyor, böylece berâber oluyorlar. Meselâ; Üstâd Hazretleri, şu an kabirdedir. Biz ise dünyâdayız. O Zât, Allâh’ın izniyle istediği zamân derse gelir. İnsân, tecelliyyât-ı esmâ dâiresine girince zamân ve m
“Azîz, gayretli, ciddî, hakìkatlı, hâlis, dirâyetli kardeşim!
Bizim gibi hakìkat ve âhiret kardeşlerin ihtilâf-ı zamân ve mekân sohbetlerine ve ünsiyyetlerine bir mâni’ teşkîl etmez. Biri şarkta, biri garbta, biri mâzîde, biri müstakbelde, biri dünyâda biri âhirette olsa da berâber sayılabilirler ve sohbet edebilirler. Husûsen bir tek maksad için bir tek vazîfede bulunanlar birbirinin aynı hükmündedirler. Sizi her sabah yanımda tasavvur edip, kazancımın bir kısmını, bir sülüsünü -Ellâh kabûl etsin- size veriyorum.”[
“Günde iki def’a beni göreceksin” şuna işârettir ki: “Günde iki def’a seni yanımda hayâlen ihzâr ediyorum. Sen dahi yirmi dört saatte iki def’a, Sözler vâsıtasıyla Üstâdınızla sohbet ediniz” demektir. Veyâhut sabâhdaki duâda ben seni yanıma, akşamdaki dersde sen beni yanına, ihzâr ederiz. Günde iki def’a görüşürüz.”[
“Mâbeynimizdeki münâsebet ve uhuvvet inşâEllâh hâlis ve lillâh için olduğundan, zamân ve mekânla mukayyed olmaz. Bir şehir, bir vilâyet, bir memleket, belki küre-i arz, belki dünyâ, belki âlem-i vücûd iki hakìkì dost için bir meclis hükmündedir. Böyle dostluk ve kardeşliğin firâkı yok, hep visâldir. Fânî, mecâzî, dünyevî dostluklar sâhibleri firâkı düşünsün, bize ne?”
Müellif (ra), her gün sabah namazından sonra Allâh’ın izniyle Hacı Hulûsî Bey’i yanına götürüp arkasında namaz kıldırıyordu. Her gün ikindiden sonra da Üstâd Hazretleri, O’nun dersine geliyordu. Üstâd Hazretlerinin vefâtından sonra da bu hâl, böyle devâm etti. Demek tecelliyyât-ı esmâ dâiresine girenler için zamân ve mekân kaydı yoktur. Ehl-i hakìkatin berâberliği, bizim bildiğimiz berâberlik cinsinden değildir. Başka bir çeşit berâberliktir. Ya’nî; rûhî berâberlik, tecelliyyât-ı esmâda berâberlik demektir. Zamân ve mekânın fevkinde bir berâberliktir. Zamân ve mekânın üzerine çıktıkları için, zamân ve mekân tay’ ediliyor, böylece berâber oluyorlar. Meselâ; Üstâd Hazretleri, şu an kabirdedir. Biz ise dünyâdayız. O Zât, Allâh’ın izniyle istediği zamân derse gelir. İnsân, tecelliyyât-ı esmâ dâiresine girince zamân ve m
ekân kaydı ortadan kalkar. Zîrâ