“İşârâtü’l-İ‘câz” adlı eserinde Bakara Sûresi’nin 27. âyetini tefsîr eden Bediüzzaman Saîd Nursî Hazretleri, Kur’ân’ın tekvînî ve teklîfî kánûnları birlikte ders verdiğini beyan ediyor. Eserin meâl ve şerhini yapan Molla Muhammed el-Kersî de, günümüzde Kur’ân’ın asıl hedef ve maksadının kaybolduğunu, araya birtakım perdelerin girdiğini belirterek şu îzáhı getiriyor:

“İşte, Müellif (ra) Hazretleri, acîb bir üslûb ile bu âyetin nüktelerini, münâsebetlerini beyân etti. Ya‘nî, nazar-ı dikkati, evvelâ kâinâttaki nizáma, intizáma, tekvînî kánûnlara, kudretin mu‘cizelerine çevirdi. Daha sonra, teklîfî kánûnların mecmûası olan Kur’ân-ı Azímü’ş-şân’ın i‘câzına; nazmındaki cezâlete bakıp, ondaki kelâm sıfatının mu‘cizelerini görmeye irşâd etti. Ve hulâsa olarak dedi ki: Fâsık adam, kâinâta ma‘nâ-yı harfîyle, Elláh hesâbına bakmadığı için; hem kâinâttaki tekvînî olan kudretin kánûnlarını inkâr eder, hem de fâsid rûhuyla Kur’ân’daki i‘câzı ve nazmındaki cezâleti görmez, inkâr eder.

“Evet, bu tarz-ı bakış, bu üslûb, Kur’ân’ın temel bakışını, üslûbunu teşkîl etmektedir. Bu asırda Kur’ân’ın ma‘nevî bir tefsîri olan Risâle-i Nûr da, baştan sona kadar bu üslûb-i beyânı tercîh etmiş ve bütün hakíkatları bu üslûb üzere gitmektedir. Sahâbe-i Kirâm da Kur’ân’ı böyle anlamışlar, böyle okumuşlar ve hayâtlarına tatbîk etmişlerdir. Ya‘nî, Kur’ân, hem tekvînî kánûnları, hem de teklîfî kânunları berâber ders veriyor. Ba‘zan tekvîni söyler; sonra teklîfi, ona binâ eder; ba‘zan da önce teklîfi îzáh eder, sonra tekvîni ona binâ eder ve hâkezâ… 

“Kur’ân, baştan sona kadar bu üslûb-i beyânı ders vermektedir. Bir taraftan kâinât Kitâb-ı Kebîr’ini ders verir; diğer taraftan kâinâtın müfessir-i ezelîsi olan Kur’ân’ın ahkâmını ders verir; teklîfi, ona binâ eder. Demek, Kur’ân, tekvîn ve teklîfi berâber götürüyor. Fakat, vâ esefâ! Bu asırda, ulûm-i Arabiyyeyi tahsîl edenler, Sarf ve Nahv ilimlerini okuyanlar Kur’ân’ın bu cihetine -Sarf’ına ve Nahv’ine- bakar, kelime ve cümle tahlîlini yapar; fakat ma‘nâya dikkat etmez; o mu‘ciz Kelâm’ın bu cihetini ihmâl eder. Bir fakîh, ondaki fıkhî ahkâmı alır, tafsílâtına girer; fakat Kur’ân’ın asıl ders verdiği üslûba dikkat etmez, ondaki tekvînî ve teklîfî dersleri berâber okumaz, münâsebetlerini düşünmez. Böylece, Kur’ân’ın asıl hedefi ve maksadı kaybolmuştur. Nazarlar başka şeylere, tasnîflere çevrilmiştir. Hâlbuki, kitâblar ve álimler, Kur’ân’a âyîne olmalı; Kur’ân’ın ana hedefini göstermeli; ona vekîl ve perde olmamalıdır. 

“Evet, Kur’ân’ın asıl hedefi, budur: ‘Tevhîdi, haşri, nübüvveti, adâlet ve ibâdeti’ ders vermektir. Ta‘kíb ettiği üslûb da şudur: Ba‘zan tekvîni söyler, kâinâttaki kudretin mu‘cizelerine nazar-ı dikkati celbeder; daha sonra teklîfi onun üzerine binâ eder. Ba‘zan da teklîften bahseder; tekvîni onun üzerine binâ eder. Kur’ân, devâmlı teklîf ile tekvîni berâber ders veriyor; ikisini berâber götürüyor.

“İmâm Mâlik’in rivâyet ettiğine göre; Bakara Sûresi’ni, Hazret-i Ömer (ra), ancak on iki senede; Hazret-i Abdulláh İbn-i Ömer (ra) ise sekiz senede taallüm etmiş, öğrenmiş ve ezberlemiştir. Bu zâtların hâfızaları zayıf mıydı? Hâşâ! Belki, âyet âyet, cümle cümle, kelime kelime üzerinde duruyorlardı. İyice hazmedip, helâlini-harâmını öğreniyorlardı. O ahkâmı hayâtlarına tatbîk ediyorlardı. Daha sonra diğer âyete geçiyorlardı. Ahkâm-ı İlâhiyye’yi ancak bu súrette istinbât edebiliyorlardı. Elláh’ın murâdını, ne dediğini ancak böylece meleke hâline getirebiliyorlardı.

“Sahâbe-i Kirâm’ın Kur’ân okuyuşu ve anlayışı böyle idi; okuyup geçmiyorlardı. Anlayarak, hazmederek ve tatbîkátını yaparak geçiyorlardı. Ekseriyyetle Resûl-i Ekrem (sav), onlara on âyet ders veriyordu. Tâ, yavaş yavaş anlayıp uygulasınlar; o âyetler üzerinde tefekkür etsinler. Hem tekvînî kánûnları, hem teklîfî ahkâmları ondan öğrensinler. Sonra gelen tâbiín ve tebe-i tâbiín devrindeki müfessirîn-i izâm da bu usûl ve üslûba dikkat etmişlerdir. Ya‘nî, on âyet ders verip, ma‘nâsını öğretiyorlardı. Ezberleyip meleke hâline getirdikten sonra başka âyetlere geçiyorlardı.

“İşte, Kur’ân’ı öğrenmek ve öğretmek, taallüm ve ta‘lîm etmek, böyle olmalıdır. Hazret-i Abdulláh b. Mes‘úd (ra)’dan rivâyet edildiğine göre, o şöyle diyor: ‘Bizden bir kimse, ya‘nî Sahâbe-i Kirâm (ra)’dan biri Kur’ân’dan on âyet öğrendiği zamân, orada dururdu; onu geçmezdi. Tâ ki, o öğrendiği on âyetin ma‘nâsını, bâhusús ahkâmını öğrensin ve onlarla amel edip kendinde tatbîkátını ve uygulamasını göstersin.’ (Tefsîr-i Taberî.)

“Hulâsa: Sahâbe-i Kirâm’ın Kur’ân’ı öğrenme metodu şöyle idi: Kur’ân’ı, önce yüzünden düzgün okumayı öğreniyorlardı. Sonra ma‘nâsını ve ahkâmını taallüm ediyorlardı. Daha sonra öğrendiklerinin muktezásıyla harfiyyen amel edip, o ahkâmı hayâtlarının her safhasında tatbîk ediyorlardı.

 

“‘Tefsîr-i Taberî’de mervîdir ki; Ebû Abdurrahmân es-Selemî (rh) diyor ki: ‘Sahâbe-i Kirâm’dan bize Kur’ân’ı okuyanlar, öğretenler diyorlardı ki: ‘Biz, Resûl-i Ekrem (sav)’den Kur’ân’ı öğreniyorduk. On âyeti öğrenince; içindeki ahkâmı ve ondaki helâl ve harâmı öğrenmeden ve onunla amel etmeden diğerine geçmezdik. Onları iyice hazmedip, ondan sonra diğer âyetlere geçerdik. Hulâsa: Biz, Kur’ân’ı, ahkâmıyla, onunla amel etmekle berâber öğrendik. (Sâdece güzel sadâ ile okumak için öğrenmedik.)’”

(Yeni baskıya hazırlanan Arabî İşârâtü'l-İ‘câz Meâl ve Şerhi-7, s. 155-157)

Giriş Yap

Giriş Yapın ve Hesabınızı Yönetin

Bir Hesabınız Yok mu? Üye Ol