İlk Şehid-İlk Şehide İlk Seriyye-İlk Sancak İlk Müslüman Olan Devlet Reisi İlk Müslüman Köle İlk Müslüman Erkek İlk Müslüman Çocuk İlk Muhacir İlk Kur’an-ı Kerim Hocası İlk İslâm Devleti-İlk içtimâî anlaşma metni İlk Hâkim İlk Hac İlk Gazâ İlk Ganimet İlk emir İlk Eğitim Kuruluşu İlk Cami İlk Abdest-İlk Namaz-İlk Cemaatle Namaz Cenaze evine gönderilen ilk yemek Cemaatle İlk Teravih Namazı Bakî Kabristanına defnedilen ilk sahabeler Allah yolunda kan akıtan ilk Müslüman İSLAM'DA İLKLER İLİM NEDİR? ALİM KİME DENİR? İCTİHÂD NEDİR NASIL YAPILIR KİMLER YAPABİLİR? HZ.MEHDÎ SİYÂYASETİ TAM DÎNDAR ÎSEVÎLERE BIRAKACAK HZ. ÎSÂ (AS) BİZZAT GELECEK Mİ? HÜSN-İ ZANLA ME’MÛRUZ NE DEMEKTİR? HİLAFET NEDİR ? HAYR-I KESÎR İÇİN ŞERR-İ KALÎL HARB’DE ZARÂR GÖREN MASUMLARIN DURUMU HAK NEDİR NAZAR-I İLÂHÎDE ANLAMI NEDİR? HAK MESLEK NEDİR? DİNDE ZORLAMA YOKTUR NE DEMEKTİR? CİHÂD VAZİFESİ KİMDEDİR? CEHENNEM EBEDÎ MİDİR? BİZ MUHABBET FEDÂİLERİYİZ NASIL ANLAŞILMALI? BEDÎÜZZAMÂN HAZRETLERİNİN VÂRİSLERİ KİMLERDİR? BAZI MERÂKLI SUALLERİN CEVAPLARININ ŞERHİ ÂHİRZAMÂNDA ÎSEVÎLERLE İTTİFÂK OLACAK MI? 1971 FİTNESİNİN MAHİYETİ HAK MESLEK NEDİR? RİSÂLE-İ NUR HER ŞEYE KÂFİ MİDİR? HAK NEDİR? NAZARI İLAHİDE ANLAMI NEDİR? RİSÂLE-İ NÛR’UN HOCASI, R. NÛR’DUR MEHDİYET CEREYANI NEDİR? MEYVE’NİN 4. MES’ELESİNİN İZAHI RİSÂLE-İ NÛR OKUYAN HERKES EHL-İ NECÂT MIDIR? CEHENNEM EBEDÎ MİDİR? BEDÎÜZZAMÂN HAZRETLERİNİN VÂRİSLERİ KİMLERDİR? HAYR-I KESÎR İÇİN ŞERR-İ KALÎL" NE DEMEK? BEDÎÜZZAMÂN HZ.nin SİYASİLERE MEKTUPLARI
GERİ

HZ ÎSÂ(AS) CİSM-İ BEŞERİSİYLE BİZZAT GELECEKMİ?

Şu mes’ele, Hz. Îsâ (as)’ın âhirzamânda nüzûl edeceğine dâir Üstâd Bedîüzzamân (ra)  Hazretlerinin bir kısım beyânâtının şerh ve îzâhı hakkındadır. Evvelâ bir mukaddime zikredilecektir.

                            MUKADDİME
                  Mukaddime üç kısımdan ibârettir.
BİRİNCİ KISIM: Âhirzamânda Hz. Îsâ (as)’ın cism-i beşerîsiyle semâdan nüzûl edeceğine dâir âyet-i kerîmeler pek çoktur. Bunlardan bir kaçını nümûne olarak zikredeceğiz:

Birinci âyet:  وَإِنَّهُ لَعِلْمٌ لِّلسَّاعَةِ
Âyetin bir kavle göre ma’nâsı: Bu kavle göre; âyet-i kerîmede geçen zamîr, Hazret-i Îsâ (as)’a râci’dir. Âyet-i kerîmede geçen   لَعِلْمٌ kelimesi hakkında iki kırâat mevcûddur:

1) Eğer لَعِلْمٌ okunsa ma’nâsı şöyle olur: “Îsâ (as)’ın nüzûlüyle kıyâmetin  yaklaştığı bilinir.” 
2) Eğer  لَعَلَمٌ okunsa ma’nâsı şöyle olur: “Hz. Îsâ (as)’ın nüzûlü, kıyâmetin alâmetidir.”

İkinci âyet:وَإِنْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ إِلاَّ لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ
 يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا
Âyetin bir te’vîle göre ma’nâsı: “Ehl-i kitâbdan (yâni Tevrât  ve İncil ehlinden) hiç biri yoktur ki, illâ Hz. Îsâ (as) ölmeden evvel kendisine îmân edecektir ve kıyâmet gününde Hz. Îsâ (as) onlara şâhidlik edecektir.”  
Müfessirîn-i izâm, bu âyeti şöyle açıklamışlardır: Âhirzamânda Hazret-i Îsâ (as) gelecek, Şerîat-ı Muhammediyye (asm) ile amel edecek, cizye kabûl etmeyecek ve ehl-i edyân ona tâbi’ olup Müslüman olacak.

Üçüncü âyet:  وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِى الْمَهْدِ وَكَهْلًا وَمِنَ الصَّالِحينَ
Âyetin bir te’vîle göre ma’nâsı: “O (Hz. Îsâ ), sâlihlerden olarak beşikte iken ve semâdan nüzûl ettikten sonra insânlarla konuşacak.”

Dördüncü âyet:وَجَاعِلُ الَّذينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذينَ كَفَرُوا اِلى يَوْمِ الْقِيمَةِ
Âyetin bir te’vîle göre ma’nâsı: “Ey Îsâ! Âhirzamânda semâdan nüzûl edip şerîat-ı Muhammediyye ile amel ettiğin zamân, sana tâbi’ olanları (yâni Müslümanları), kıyâmete kadar kâfirlere üstün kılacağım.”

Hulâsâ: Bu âyet-i kerîmeler gösteriyor ki, Hz. Îsâ (as) kıyâmetten önce nüzûl edecektir. Bunda şek ve şübhe yoktur. Hem Hz. Îsâ (as) âhirzamânda maddî cesediyle nüzûl ettiğinde. ehl-i Kitâbın kısm-ı a’zâmı ona îmân edecektir. Yâni, nüzûlünden sonra Hz. Îsâ (as)’ın tâbi’ olduğu şerîat-ı Muhammediyye (asm)’a tâbi’ olacaklardır.

İKİNCİ KISIM: Hz. Îsâ (as)’ın nüzûlü hakkındaki hadîsler ise mütevâtir hükmündedir ve gáyet kesretlidir. Ezcümle:

1) Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyet edildiğine göre Peygamber (asm) şöyle buyurdu:

والذىنفسى بيده ليوشكن ان ينزل فيكم ابن مريم حكما عدلا، فيكسر الصليب و يقتل الخنزير و يضع الجزية و يفيض المال حتى لا يقبله احد حتى تكون السجدة خيرا من الدنيا و ما فيها ثم يقول ابو هريرة  واقرؤوا ان شئتم: وَإِن مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ إِلاَّ لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا
Meâli: “Nefsimi kudret elinde tutan Zât’a yemîn ederim ki; Meryem’in oğlu Îsâ (as)’ın âdil  bir hâkim olarak aranıza inmesi yaklaşmıştır. İnecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldırıp İslâmdan başka bir şeyi kabûl etmeyecektir. Mal kimsenin kabûl etmeyeceği kadar bollaşacak; bir tek secde, dünyâ ve dünyâdaki bütün şeylerden daha hayırlı olacaktır.”

Bunu rivâyet ettikten sonra Ebû Hüreyre (ra) şöyle dedi: “İsterseniz;

وَإِنْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ إِلاَّ لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا
‘Ehl-i kitâbdan (yâni Tevrât ve  İncil ehlinden) hiç biri yoktur ki, illâ Hz. Îsâ (as) ölmeden evvel kendisine îmân edecektir ve kıyâmet gününde Hz. Îsâ (as) onlara şâhidlik edecektir’   âyetini okuyun.”

ÎZÂH:Hadîsteki, “Meryem’in oğlu Îsâ (as)’ın âdil  bir hâkim olarak aranıza inmesi yaklaşmıştır” cümlesi üç hakíkate işâret etmektedir:

Birincisi: Hz. Îsâ (as)’ın cism-i beşerîsiyle nüzûl edeceğini bedâhetle ifâde etmektedir. Çünkü, “âdil bir hâkim” olarak nüzûl etmesi, insânların onu maddeten göreceğine ve o zâtın insânlar arasında hükmedeceğine işâret etmektedir. Bu ise, cesediyle nüzûl edeceğini iktizâ eder. Yoksa, Hz. Îsâ (as) çok defa rûhen temessül etmiştir. Evet, İmâm-ı Ali, Selman-ı Fârisî, Şeyh Abdülkádir-i Geylânî gibi bir çok zevât-ı âliyye, Hz. Îsâ (as) ile rûhen görüşmüşlerdir. Fakat, hadîste bahsedilen nüzûl, onun cism-i beşerîsiyle olan nüzûlüdür.

İkincisi: Bahsi geçen hadîs, Hz. Îsâ (as)’ın âdil  bir hâkim olarak ineceğini ifâde etmekle, onun peygamberlik vazîfesi ile değil; bir hâkim-i âdil  olarak Şerîat-ı Muhammediyye (asm) ile hükmetmek üzere nüzûl edeceğine işâret eder. Yâni, Hz. Îsâ (as) hâkim-i âdil  olarak inecektir. Yoksa, risâlet vazîfesiyle gelmeyecektir. Çünkü, Rasûl-i Ekrem (asm) Hâtemü’l-Enbiyâdır. مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ   Evet, “Muhammed (asm) sizin erkeklerinizden birinin babası değildir. Velâkin o, Allah’ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur”1 âyetinin sarâhatiyle bu hüküm kesin olduğu gibi, şu hadîs-i şerîfler de aynı noktaya işâret buyurmaktadır:
1) “İsrâîloğullarına nebîleri rehberlik ederdi. Bir peygamber vefât ettiğinde onu bir başkası izlerdi. Ancak,  benden sonra nebî yok, yalnızca halîfeler olacaktır.”

2) “Benim, benden önce gelmiş peygamberlere nisbetle durumûm şu misâlle anlaşılabilir: Bir adam büyük bir binâ yaptırıp onu güzelce dayayıp döşedi, fakat bir köşede bir tuğlalık boş yer bıraktı. Ahâli binânın etrâfında dolaşıyor, güzelliğine hayran kalıyor, fakat şunu söylemeden edemiyordu: ‘Niçin bu tuğlanın yeri boş?’  İşte ben o tuğla mesâbesindeyim ve peygamberlerin sonuncusuyum.” 
(Yâni, peygamberlik binâsı benim gelişimle tamâmlanmıştır. Artık bir başka peygamberin doldurabileceği herhangi bir boşluk kalmamıştır.) Bu hadîsin meâli aynen İncil-i Metta’da mevcûddur.

3) “Ben, diğer peygamberlere karşı  altı şeyle tafdîl edildim:
“a) Bana az kelâmla çok ma’nâyı fesâhâtli bir sûrette ifâde edebilme kábiliyyeti bahşedildi.
“b) Düşmanlarımın kalbine Allah tarafından bir korku  atılmakla  yardım olundum.
“c) Ganîmet bana helâl kılındı.
“d) Arz, bana mescid ve temizlenme vâsıtası kılındı. (Yâni benim şerîatıma göre namaz kılan bir kimse, sâdece özel bir ibâdethâne değil, yeryüzünün herhangi bir yerinde namazını edâ edebilir. Ve abdest için su bulamazsa teyemmüm edebilir, yâni toprakla temizlenebilir.)
“e) Ben, bütün insânlara peygamber ta’yîn edildim. 
“f) Benimle peygamberlik vazîfesi son buldu.”

4) “Risâlet ve nübüvvet son bulmuştur. Benden sonra ne bir rasûl, ne de bir nebî gelecektir.”

5) “Ben Muhammedim, ben Ahmedim, ben Mahvediciyim; küfür benimle mahvedilmektedir. Ben toplayıcıyım; benden sonra insânlar Mahşerde toplanacaklar. (Yâni, benden sonra gelecek olan yalnızca kıyâmettir.) Ve ben Akibim; yâni, benden sonra peygamber gelmeyecektir.”

6) “Allahın gönderdiği hiç bir peygamber yoktur ki, kavmini Deccâlın gelişi konusunda uyarmamış olsun. Ancak Deccâl, o peygamberlerin zamânında gelmemiştir. Şimdi ben, peygamberlerin sonuncusuyum ve siz de son ümmetsiniz. Dolayısıyla Deccâl, sizin aranızdan zuhûr edecektir.”

7) “Ümmetim içinden zuhûr edecek otuz yalancıdan her biri peygamber olduğunu iddiâ edecek; oysa ben, son peygamberim. Benden sonra peygamber yok.”5
Ehâdîs-i Nebeviyyenin sarîh ifâdeleriyle; Muhammed-i Arabî (asm) “Hâtemü’l-Enbiyâ”dır; yâni peygamberlerin sonuncusudur. Kendisinden sonra peygamber gelmeyecektir. Buna binâen Fahr-i Âlem ve Sultân-ı Levlâk (asm)’ın Hâtemü’l-Enbiyâ olduğunu kabûl etmeyen ehl-i necât olamaz.

Hz. Îsâ (as), âhirzamânda cism-i beşerîsiyle semâdan nüzûl ettiğinde peygamberlik vazîfesiyle değil; âdil  bir idâreci olarak gelecektir. Ayrı bir şerîat ve vahiy ile gelmeyecek, belki Şerîat-ı Muhammediyye (asm) ile amel edecektir.

Üçüncüsü: Hadîsteki, “Meryem’in oğlu Îsâ (as)’ın âdil  bir hâkim olarak aranıza inmesi yaklaşmıştır” cümlesinden anlaşılan diğer bir ma’nâ da; Hz. Îsâ (as)’ın Hıristiyanlar arasına değil; Müslümanlar arasına nüzûl edeceğidir. Demek, Hz. Îsâ (as) Hıristiyanlar arasına nüzûl etmeyecektir. Bu da gösteriyor ki; Hz. Îsâ (as)’ın dîn-i hakíkísi İslâmiyyettir, Hıristiyanlık değildir. Bu sebeble Hz. Îsâ (as)’ın âhirzamânda peygamber olarak geleceğini ve Hıristiyanlığı âlemde yayacağını düşünmek dalâlettir. Çünkü, şu âyetlerin hükmü kat’îdir:

إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ
Meâli: “Allah indînde tek dîn İslâmdır.”

وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ دينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِى الْاخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرينَ
Meâli: “Her kim, İslâmın gayrı bir dîn ararsa, o aradığı dîn o kimseden kabûl olunmaz ve  İslâmın gayrı dîn arayan kimse âhirette zarâr edenlerdendir.”

وَإِذْ أَوْحَيْتُ إِلَى الْحَوَارِيِّينَ أَنْ آمِنُواْ بِي وَبِرَسُولِي قَالُوَاْ آمَنَّا وَاشْهَدْ بِأَنَّنَا مُسْلِمُونَ
Meâli: “Hatırla o vakti ki; Havârîlere, ‘Bana ve peygamberim Îsâ’ya îmân edin’ diye ilham etmiştim. Onlar da, ‘Biz Allah’a ve Îsâ’ya îmân ettik. Bizim Müslüman olduğumuza Sen şâhid ol!’  demişlerdi.”2 
Demek, Hz. Îsâ (as) ve Havârîleri Müslümandılar, Hıristiyan değildiler…

Daha bunlar gibi pek çok âyât-i Kur’âniyye ve ehâdîs-i şerîfenin hükmünce Allah indînde tek dîn İslâm’dır. Hz. Îsâ (as) da bütün peygamberler gibi Müslümandır. Hıristiyanlık ve Yahûdîlik ise, Hz. Îsâ ve Hz. Mûsâ’nın (aleyhimüsselâm) vâsıtasıyla gelen dînler değil, ahbâr ve ruhbânın ihdâs  ettiği bâtıl dînlerdir. O hâlde, âhirzamânda Hz. Îsâ (as) gelecek ve dîn-i hakíkísi olan İslâmiyyeti insânlara kabûl ettirecek ve Kur’ân’ın nassıyla tahrîf edilmiş olan Hıristiyanlığı kaldırıp, dîn-i İslâm’ı cihâna hâkim edecektir. Hem ayrı bir şerîat getirmeyecek, Şerîat-ı Muhammediyye (asm) ile amel edecektir. 
Çünkü, Rasûl-i Ekrem (asm) son peygamberdir ve onun şerîatı kıyâmete kadar devâm edecek ve nesh olmayacak son şerîattır.

Hadîste geçen “haçı kıracak” ifâdesinden murâd; haça karşı yapılan takdîsi ve ta’zîmi kaldıracak demektir.
Yine hadîste geçen “domuzu öldürecek” ifâdesinden murâd; Hıristiyanlar, domuzu zebh ediyorlar; yâni eti helâl olan hayvanları kestikleri gibi, domuzu da helâl kabûl edip öyle kesiyorlar. Böylelikle domuzun helâl olduğunu i’tikád ediyorlar ve domuzu en’am (koyun, keçi, deve,sığır) gibi besliyorlar. Halbuki, domuz etinin harâm olması İncil’de dahi mevcûd idi. Hz. Îsâ (as) ise; nüzûl ettiği vakit, Hıristiyanların bu bâtıl i’tikádını ortadan kaldıracak ve asıl hükm-i İlâhî olan domuzun harâmiyyetine hükmedecektir. 

Hem yine hadîste geçen“cizyeyi kaldıracak”  ifâdesinden murâd; İslâmdan başka bir şeyi kabûl etmeyecek demektir. Yâni, Yahûdî ve Hıristiyanların, cizye vermek mukábilinde kendi dînleri olan Yahûdîlik ve Hıristiyanlık dînlerinde kalma taleblerini kabûl etmeyecek; Müslüman oluncaya kadar onlarla harbedecektir.

2) Ebû Hüreyre (ra)’dan gelen bir başka rivâyette de Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:
“Benimle Îsâ (as) arasında başka bir peygamber yoktur. O inecektir. Îsâ (as) yeryüzünde 40 yıl yaşayacak, sonra vefât edecek, cenâze namazını da Müslümanlar kılacaktır.”

3) Abdullah ibn Selâm (ra)’dan:
“Tevrât’ta Muhammed (asm)’ın sıfatı yazılıdır. Îsâ (as)’ın sıfatı da yazılıdır ve Îsâ (as) Muhammed (asm)’ın yanına defnedilecektir.”

4) Hz. Ebû Hüreyre (ra)’dan gelen bir başka rivâyet şöyledir:
“Meryem oğlu Îsâ, nüzûl etmedikçe kıyâmet kopmayacaktır...”

5) Hz. Ebû Hüreyre (ra)’ın rivâyetine göre Rasûlullah (asm) şöyle buyurdu:
“Meryem oğlu Îsâ aranıza nüzûl ettiğinde ne durumda olacaksınız? O zamân İmâmınız da kendi içinizde olacak...”

6) Hz. Ebû Hüreyre (ra)’ın bir başka rivâyetine göre Rasûlullah (asm) şöyle buyurmuştur:
Meryem oğlu Îsâ nüzûl edecek, haçı parçalayacak, domuzu öldürecek, onun için cemaatler namaz kılmak üzere bir araya gelecek ve halka öyle çok servet dağıtacak ki, halk artık doyup almayacak, haracı kaldıracak, Ravha mevkıınde konaklayacak ve buradan haccı yâhut umreyi ya da her ikisini birden (Râvî, Rasûlullah (asm)’ın hangisini dediği konusunda mütereddittir) îfâ etmek üzere harekete geçecektir.”

7) Hz. Ebû Hüreyre, Rasûlullah (asm)ın, (Deccâlın zuhûruyla ilgili haberleri zikrettikten sonra) şöyle dediğini rivâyet etmektedir:
“Hazret-i Îsâ, Müslümanların onunla (Deccâlla) savaşmak üzere hazırlık yapıp, saf bağlayıp ikámede bulunulduğu sırada nüzûl edecek ve onlara namaz kıldıracaktır. Ve Allahın düşmanı (yâni Deccâl) onu görür görmez tuzun suda eridiği gibi erimeye başlayacaktır. Eğer Îsâ, onu kendi hâline bırakırsa, öyle eriyip ölecektir. Fakat, Allah, onu Îsâ (as)ın eliyle öldürecek ve Îsâ (as) mızrağı üzerindeki kanını Müslümanlara gösterecektir.”

8) Ebû Hüreyre (ra)’den bir başka  rivâyete göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Onunla (yâni Îsâ (as) ile) benim aramda peygamber yoktur ve o nüzûl edecektir. Şu hâlde onu gördüğünüzde tanıyın. Orta boylu, açık tenlidir. İki parçalı sarı bir elbise giymiş olacaktır. Saçları âdetâ üzerinden su damlıyor gibi olacaktır. Ama, ıslak olmayacaktır. İslâm uğruna hasımlarla savaşacak, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır. Allah, İslâmın dışındaki bütün ümmetlere son vererek Îsâ (as), Deccâlı katledecek ve dünyâda 40 yıl kalıp vefât edecek ve cenâze namazını Müslümanlar kılacaktır.”

9) Cabir bin Abdullah (ra),Rasûlullah (sav)’den şöyle işittiğini söylüyor:
“Sonra Meryem oğlu Îsâ, nüzûl edecek, Müslümanların İmâmı kendisine: ‘Gel bize namazda imâm ol’ diyecek. Fakat, o: ‘Hayır, siz kendîniz birbirinize imâm olursunuz.’  O, Allahın bu ümmete bahşettiği şerefi gözönüne alarak böyle diyecektir.”

10) Câbir bin Abdullah (İbn Sayyâdın hadîsiyle ilgili olarak) şöyle rivâyet ediyor:
“Sonra, Ömer ibn el-Hattâb şunları söyledi: ‘Ey Allahın Rasûlü, izin ver onu öldüreyim.’ Rasûlullah (sav) cevâben şöyle buyurdu: ‘Eğer o, Deccâl ise, onu öldüremezsin. Çünkü, o, Meryem oğlu Îsâ tarafından öldürülecektir. Eğer o, Deccâl değilse,  zimmîlerden birini öldürmeye hakkın yoktur.’ ”

11) Câbir bin Abdullah (ra), Rasûlullah (asm)ın (Deccâldan söz ederken) şöyle dediğini rivâyet ediyor:
“İşte tam o sıralarda Müslümanlar arasında Meryem oğlu Îsâ aleyhisselâm zuhûr edecektir. Sonra insânlar namaz için kalktıklarında kendisine sorularak, ‘Öne geç ey Allahın Rûhu ve bize namaz kıldır’  denilecek. Fakat, o, ‘Hayır, sizin kendi imâmınız geçip namazı kıldırmalıdır’ diyecektir. Sabah namazını edâ ettikten sonra, Müslümanlar Deccâl ile savaşmaya çıkacaklardır. O yalancı, Îsâyı görünce tuzun suda eridiği gibi eriyecektir. Sonra Îsâ (as) ona doğru ilerleyecek ve onu katledecektir. Ve öyle bir durum olacaktır ki, ağaçlar ve taşlar, ‘Ey Rûhullah! Arkamda bir Yahûdî gizleniyor’ diye bağıracaklardır. Îsâ (as) Deccâl’a tâbi’  olan herkesi öldürür.”
12) Abdullah bin Amr bin Âs (ra), Rasûlullah (sav)’in şöyle dediğini rivâyet ediyor:
“Deccâl, ümmetimin içinde zuhûr edecek ve kırk şu kadar yaşayacak.” Râvî diyor ki: “Kırk gün mü, kırk ay mı, kırk yıl mı demişti, hatırlamıyorum.” “Sonra Allah, Meryem oğlu Îsâ (as)’ı gönderecek. O, Urve bin Mesûda (bir sahabidir) çok benzer. Deccâlı ta’kíb edip öldürecek. Sonra yedi yıl boyunca insânlar, o durumda yaşayacak ki, iki kişi arasında ne kötü niyet, ne de düşmanlık mevcûd olacak.”

13) Huzeyfe bin Esîd el-Gıfarî (ra) anlatıyor:
“Bir defasında Rasûlullah (asm) meclisimize teşrîf etti. Biz o esnâda aramızda konuşuyorduk. ‘Ne hakkında konuşuyorsunuz?’ diye sordu. ‘Kıyâmet hakkında konuşuyorduk’ dediler. Rasûlullah (asm): ‘On alâmet belirmedikçe kıyâmet kopmaz’  buyurdu ve sonra on âlameti saydı:
1) Duman,
2) Deccâl,
3) Dâbbetül-Arz,
4) Güneşin batıdan doğması,
5) Meryem oğlu Îsânın nüzûlü,
6) Yecüc ve Mecüc,
7) Üç büyük yerin batması: Birincisi doğuda,
8) İkincisi batıda,
9) Üçüncüsü Arap yarımadasında,
10) Adende çıkacak ve insânları mahşere sürükleyecek bir yangın.’

14) Rasûlullah (asm)’ın âzâdlısı Sevbân şöyle rivâyet ediyor:
“Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: ‘Allah, ümmetimden iki orduyu Cehennem azâbından korumuştur. Hindistanı fethedecek ordu ile Meryem oğlu Îsâ (as)’la birlikte olacak ordu.’

15) Mücemmi bin Cârîye el-Ensarî (ra) diyor ki:
“Rasûlullah (sav)’in şöyle dediğini işittim: ‘Meryemin oğlu Îsâ (as), Lud kapısında Deccâlı öldürecek.’

16) Ebû Umâme el-Bâhilî (Deccâl’ı uzun bir hadîs içinde zikrederken) şöyle rivâyet ediyor:
“Müslümanların İmâmının tam sabah namazı için öne çıkacağı sırada Meryem oğlu Îsâ (as) aralarına girecek. İmâm, o öne geçsin (namazı kıldırsın) diye adımını geri atacak, fakat Îsâ (as), onun omuzları arasına elini koyup şöyle diyecek: ‘Hayır, siz kıldırmalısınız. Çünkü, cemaat size uymak için toplandı.’ “Bunun üzerine İmâm namazı kıldıracak. Selâm verildikten sonra Îsâ (as) şöyle diyecek: ‘Kapıyı açın.’ “Kapı açılacak, karşılarına 70.000 silâhlı Yahûdîyle Deccâl çıkacak. O, Îsâ (as)a bakar bakmaz tuzun suda eridiği gibi erimeye başlayacak ve kaçacaktır. Îsâ (as) şöyle diyecek: ‘Sana öyle bir nefes edeceğim ki, seni öldürecek.’

“Sonra onu Lud kapısının doğu yakasında mağlûb edecek ve Allah, Yahûdîleri yenilgiye uğratacak... Ve yeryüzü tıpkı kabın suyla dolması gibi Müslümanlarla dolacak. Bütün dünyâ  aynı kelimeyi zikredecek, ona uyacak ve Allahtan başkasına ibâdet edilmeyecektir.”

17) Osman bin Ebi el-Âs (ra) şöyle diyor: Rasûlullah (asm)ın şöyle dediğini işittim:
“...ve Meryem oğlu Îsâ sabah namazı vaktinde inecek. Müslümanların İmâmı şöyle diyecek: ‘Ey  Rûhullah! Namazı kıldır!’ “ Îsâ (as) şöyle cevâblayacak: ‘Bu ümmetin ferdleri birbirine imâm olur.’ “Sonra İmâm öne geçip namazı kıldıracak. Namazdan sonra Îsâ (as) silâhını alıp Deccâle doğru yola çıkacak. Deccâl, Îsâ (as)ı görünce kurşun gibi eriyecek. Îsâ (as), silâhıyla onu öldürecek ve Deccâlın arkasındakiler panik içinde kaçacak, fakat gizlenecek yer, kaçacak delik bulamayacaklardır. Hattâ ağaçlar seslenecek: ‘Ey mümin! İşte arkamda bir Yahûdî var.’ ” 

18) Semüre bin Cündüb (ra) (uzun bir hadîste) rivâyet etmiştir ki, Rasûlullah (asm) şöyle dedi:
“Sonra o sabah Meryem oğlu Îsâ (as), Müslümanlarla bir olacak ve Allah, Deccâl ile ordusunu hezîmete uğratacaktır. Hattâ, duvarlar ve ağaç kökleri haykıracaktır: ‘Ey mümin, bir kâfir arkamda saklanıyor, gel onu öldür!’ ”

19) Imrân bin Husayn (ra), Rasûlullah (asm)ın şöyle dediğini rivâyet ediyor:
“Allahın hükmü gelip Meryem oğlu Îsâ (as) nüzûl edinceye kadar, dâimâ hak üzere sebât eden ve düşmanları mağlûb eden ümmetimden bir grup olacaktır.”

20) Hz Aişe (ra), (Deccâl haberi ile ilgili olarak) şöyle rivâyet etmiştir:
“Sonra Îsâ inecek ve Deccâl’ı öldürecek. Bundan sonra Îsâ yeryüzünde âdil  bir İmâm ve hak tanır bir idâreci olarak kırk yıl kalacaktır.”

21) Hz. Huzeyfe bin Yemân (ra), (Deccâlden bahsederken) diyor ki:
“Sonra Müslümanlar namaz için kalktıklarında Meryem oğlu Îsâ (as) tam önlerine inecek ve Müslümanlara kendisiyle Allah düşmanı arasından çekilmelerini söyleyecek... Ve Allah, Müslümanları Deccâl’ın safındakilere karşı musallat edecek ve Müslümanlar da onlara ağır kayıplar verdireceklerdir. Hattâ, iş o noktaya varacak ki, ağaçlar ve taşlar şöyle haykıracaklar: ‘Ey Abdullah! Ey Abdurrahmân! Ey Müslüman! Burada bir Yahûdî saklanıyor, öldür onu!’
“Böylece Allah onları helâk edecek, Müslümanları da muzaffer edecektir. Onlar da haçı kıracaklar, domuzu öldürecekler ve cizyeyi kaldıracaklardır.”
Hulâsâ: Bu 21 hadîsin tamâmı, Rasûlullah (asm)ın ashâbından 14üne dayandırılmış ve en mu’teber ve sahîh hadîs mecmuâlarında sahîh isnâdlarla zikredilmiştir. Gerçi bunlardan başka aynı mevzû’ ile alâkalı birçok hadîs vardır. Ancak biz, yalnızca râvî zinciri yönünden en sahîh olan yirmi bir tânesini zikretmekle yetindik.
Evet, Hz. Îsâ (as)’ın cism-i beşerîsiyle semâvâttan nüzûlü hakkında yüzden fazla hadîs-i şerîf mevcûddur. Bu hadîsler sarâhaten ifâde ediyor ki; Âhirzamânda Hazret-i Îsâ (as)’ın şahs-ı ma’nevîsi değil; bizzât şahs-ı maddîsi nâzil olacaktır. Bu sebeble, Hz. Îsâ (as)’ın cism-i beşerîsiyle semâvâttan nüzûlünü inkâr etmek, yüzer Ehâdîs-i Nebeviyyeyi inkâr etmek demektir.

ÜÇÜNCÜ KISIM: Ulemâ-i İslâm’ın bu mevzû’ hakkındaki beyânâtına dâirdir. Ehl-i Sünnetin en mu’teber akíde kitâblarından Şerhü’l-Akídeti’t-Tahaviyye’de şöyle denilmektedir:

نؤمن باشراط الساعة: من خروج الدجال و نزول عيسى ابن مريم عليه السلام من السماء و نؤمن بطلوع الشمس من مغربها و خروج من دابة الارض من موضعها
“Biz (Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat) kıyâmet alâmetlerine îmân ederiz. Bunlar: Deccâl’ın hurûcu,Meryem oğlu Îsâ (as)’ın semâdan nüzûlü, güneşin batıdan doğması ve Dâbbetülarz’ın çıkması...”

İmâm Nesefî de şöyle demektedir:
و ما اخبره النبى عليه السلام من اشراط الساعة من خروج الدجال و دابة الارض و ياجوج و ماجوج و نزول عيسى عليه السلام من السماء و طلوع الشمس من مغربها فهو حق
“Rasûl-i Ekrem (asm)’ın haber verdiği eşrât-ı kıyâmetten (kıyâmet alâmetlerinden) Deccâl’ın, Dâbbetülarz’ın, Ye’cüc ve Me’cüc’ün hurûcu, Hz. Îsâ (as)’ın semâdan nüzûlü ve güneşin batıdan doğuşu haktır.”

Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî Hazretleri de bütün muhakkık ulemâ-i İslâm gibi, âhirzamânda Hazret-i Îsâ (as)’ın cism-i beşerîsiyle nâzil olacağını ve bizzât kendisi, şahs-ı Deccâl’ı öldüreceğini Risâle-i Nûr’un müteaddid yerlerinde haber vermiştir. Şöyle ki:

 “Hadîs-i sahîhte rivâyet edilen,‘Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın geleceğini ve Şerîat-ı İslâmiyye ile amel edeceğini, Deccâlı öldüreceğini’, îmânı zaîf olanlar istib’ád ediyorlar. Onun hakíkatı îzâh edilse, hiç istib’ád yeri kalmaz. Şöyle ki:

“O hadîsin ve Süfyân ve Mehdî hakkındaki hadîslerin ifâde ettikleri ma’nâ budur ki: Âhirzamânda dînsizliğin iki cereyânı kuvvet bulacak:

“Birisi: Nifâk perdesi altında, Risâlet-i Ahmediyyeyi (asm) inkâr edecek Süfyân nâmında müdhiş bir şahıs, ehl-i nifâkın başına geçecek, şerîat-ı İslâmiyyenin tahrîbine çalışacaktır. Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nûrânîsine bağlanan, ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beytten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı nûrânî, o Süfyânın şahs-ı ma’nevîsi olan cereyân-ı münâfıkáneyi öldürüp dağıtacaktır.

“İkinci cereyân ise: Tabiıyyûn, maddiyyûn felsefesinden tevellüd eden bir cereyân-ı nemrudâne, gittikçe âhirzamânda felsefe-i maddiyye vâsıtasıyla intişâr ederek kuvvet bulup, Ulûhiyyeti inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir pâdişâhı tanımayan ve ordudaki zâbitân ve efrâd onun askerleri olduğunu kabûl etmeyen vahşî bir adam, herkese, her askere bir nev’i pâdişâhlık ve bir gûnâ hâkimiyyet verir. Öyle de: Allahı inkâr eden o cereyân efrâdları, birer küçük Nemrud hükmünde nefislerine birer rubûbiyyet verir. Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma ve manyetizmanın hâdisâtı nevinden müdhiş hârikalara mazhar olan Deccâl ise; daha ileri gidip, cebbârâne sûrî hükûmetini bir nev’i rubûbiyyet tasavvur edip Ulûhiyyetini i’lân eder. Bir sineğe mağlûb olan ve bir sineğin kanadını bile îcâd edemeyen âciz bir insânın Ulûhiyyet da’vâ etmesi, ne derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu ma’lûmdur.

“İşte böyle bir sırada, o cereyân pek kuvvetli göründüğü bir zamânda, Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın şahsiyyet-i ma’neviyyesinden ibâret olan hakíkí Îsevîlik dînî zuhûr edecek, yâni rahmet-i İlâhiyyenin semâsından nüzûl edecek; hâl-i hazır Hıristiyanlık dînî o hakíkata karşı tasaffî edecek, hurâfâttan ve tahrîfâttan sıyrılacak, hakáik-ı İslâmiyye ile birleşecek; ma’nen Hıristiyanlık bir nev’i İslâmiyyete inkılâb edecektir. Ve Kur’ân’a iktidâ ederek, o Îsevîlik şahs-ı ma’nevîsi tâbi ve İslâmiyyet metbû’  makámında kalacak; dîn-i hak bu iltihâk netîcesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dînsizlik cereyânına karşı ayrı ayrı iken mağlûb olan Îsevîlik ve İslâmiyet, ittihâd netîcesinde, dînsizlik cereyânına galebe edip dağıtacak isti’dâdında iken; âlem-i semâvâtta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı Îsâ aleyhisselâm, o dîn-i hak cereyânının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sâdık, bir Kádir-i Külli Şeyin va’dine istinâd ederek haber vermiştir. Mâdem haber vermiş, haktır; mâdem Kádir-i Külli Şey vad etmiş, elbette yapacaktır.

 “Evet, her vakit semâvâttan melâikeleri yere gönderen ve ba’zı vakitte insân sûretine vazeden (Hazret-i Cibrîlin ‘Dıhye’ sûretine girmesi gibi) ve rûhânîleri Âlem-i Ervâhtan gönderip beşer sûretine temessül ettiren; hattâ ölmüş evliyâların çoklarının ervâhlarını cesed-i misâliyle dünyâya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, Hazret-i Îsâ aleyhisselâmı, Îsâ dînine âit en mühim bir hüsn-i hâtimesi için, değil semâ-i dünyâda cesediyle bulunan ve hayâtta olan Hazret-i Îsâ, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakíkaten ölseydi, yine şöyle bir netîce-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyâya göndermek, o Hakîmin hikmetinden uzak değil…
Belki onun hikmeti öyle iktizâ ettiği için vad etmiş ve vad ettiği için elbette gönderecek.

“Hazret-i Îsâ aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakíkí Îsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havâssı, nûr-i îmân ile onu tanır. Yoksa, bedâhet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.”

“Hem âlem-i insâniyyette inkâr-ı Ulûhiyyet niyetiyle medeniyyet ve mukaddesât-ı beşeriyyeyi zîr ü zeber eden Deccâl komitesini, Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın dîn-i hakíkísini İslâmiyyetin hakíkatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedâkâr bir Îsevî cemaatı nâmı altında ve ‘Müslüman Îsevîleri’  ünvânına lâyık bir cem’ıyyet, o Deccâl komitesini, Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın riyâseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı Ulûhiyyetten kurtaracak.”

“Katî ve sahîh rivâyette var ki: ‘Îsâ aleyhisselâm büyük Deccâlı öldürür.’ Ve’l-ilmü indallah, bunun da iki vechi var:

“Bir vechi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidrâcî hârikalarıyla kendîni muhâfaza eden ve herkesi teshîr eden o dehşetli Deccâlı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hârika ve mu’cizâtlı ve umûmun makbûlü bir zât olabilir ki: O zât, en ziyâde alâkadâr ve ekser insânların peygamberi olan Hazret-i Îsâ aleyhisselâmdır.

“İkinci vechi şudur ki: Şahs-ı Îsâ aleyhisselâmın kılıncı ile maktûl olan şahs-ı Deccâlın teşkîl ettiği dehşetli maddiyyûnluk ve dînsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı ma’nevîsini öldürecek ve inkâr-ı Ulûhiyyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak Îsevî rûhânîleridir ki; o rûhânîler, dîn-i Îsevînin hakíkatını hakíkat-ı İslâmiyye ile mezc ederek o kuvvetle onu dağıtacak, ma’nen öldürecek. Hattâ, ‘Hazret-i Îsâ aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdîye namazda iktidâ eder, tâbi olur’  diye rivâyeti bu ittifâka ve hakíkat-ı Kur’âniyyenin metbûıyyetine ve hâkimiyyetine işâret eder.”

 “Âhirzamânda Hazret-i Îsâ (as) nüzûlüne ve Deccâlı öldürmesine âit ehâdîs-i sahîhanın ma’nâ-yı hakíkíleri anlaşılmadığından, bir kısım zâhir ulemâlar, o rivâyet ve hadîslerin zâhirine bakıp şübheye düşmüşler; veyâ sıhhatini inkâr edip veyâ hurâfevârî bir ma’nâ verip âdetâ muhâl bir sûreti bekler bir tarzda, avâm-ı müslimîne zarâr verirler. Mülhidler ise, bu gibi zâhirce akıldan çok uzak hadîsleri serrişte ederek, hakáik-ı İslâmiyyeye tezyifkârâne bakıp taarruz ediyorlar. Risâle-i Nûr, bu gibi ehâdîs-i müteşâbihenin hakíkí te’vîllerini Kur’ân feyziyle göstermiş. Şimdilik nümûne olarak bir tek misâl beyân ederiz. Şöyle ki

“Hazret-i Îsâ (as) Deccâl ile mücâdelesi zamânında, Hazret-i Îsâ onu öldüreceği vakitte, on arşın yukarıya atlayıp sonra kılıncı onun dizine yetiştirebilir derecesinde, vücûdca o derece Deccâlın heykeli Hazret-i Îsâdan büyüktür, diye meâlinde rivâyet var. Demek, Deccâl, Hazret-i Îsâ aleyhisselâmdan on, belki yirmi misli yüksek kámetli olmak lâzım gelir. Bu rivâyetin zâhir ifâdesi sırr-ı teklîfe ve sırr-ı imtihâna münâfî olduğu gibi, nev-i beşerde cârî olan âdetullaha muvâfık düşmüyor.

“Halbuki bu rivâyeti, bu hadîsi, hâşâ muhâl ve hurâfe zanneden zındıkları iskât ve o zâhiri ayn-ı hakíkat i’tikád eden; ve o hadîsin bir kısım hakíkatlarını gözleri gördükleri hâlde daha intizâr eden zâhirî hocaları dahi îkáz etmek için, o hadîsin bu zamânda da ayn-ı hakíkat ve tam muvâfık ve mahz-ı hak müteaddid ma’nâlarından bir ma’nâsı çıkmıştır. Şöyle ki:

“Îsevîlik dînî ve o dînden gelen âdât-ı müstemirresini muhâfaza hesâbına çalışan bir hükûmet ile, resmî i’lânıyla, zulmetli pis menfaati için dînsizliğe ve bolşevizme yardım edip tervîc eden diğer bir hükûmet ki, yine pis menfaati için İslâmlarda ve Asyada dînsizliğin intişârına taraftâr olan fitnekâr ve cebbâr hükûmetlerle muhârebe eden evvelki hükûmetin şahs-ı ma’nevîsi temessül etse ve dînsizlik cereyânının bütün taraftârları da bir şahs-ı ma’nevîsi tecessüm eylese, üç cihetle, bu müteaddid ma’nâları bulunan hadîsin, bu zamân aynen bir ma’nâsını gösteriyor. Eğer o gálib hükûmet netîce-i harbi kazansa, bu işârî ma’nâ dahi bir ma’nâ-yı sarîh derecesine çıkar. Eğer tam kazanmasa da, yine muvâfık bir ma’nâ-yı işârîdir.

“Birinci Cihet: dîn-i Îsevînin hakíkísini esâs tutan Îsevî rûhânîlerin cemaati ve onlara karşı dînsizliği tervîce başlayan cemaat tecessüm etseler, bir minâre yüksekliğinde bir insânın yanında bir çocuk kadar da olamaz.

“İkinci Cihet: Resmî i’lânıyla, ‘Allaha istinâd edip dînsizliği kaldıracağım, İslâmiyyeti ve İslâmları himâye edeceğim’  diyen bir hükûmet yüz milyon küsûr iken, dört yüz milyona yakın nüfûsa hükmeden bir diğer devlete ve dört yüz milyon nüfûsa yakın ve onun müttefiki olan Çine ve Amerikaya ve onlar ise zahîr ve müttefik oldukları olan bolşeviklere gálibâne, öldürücü darbe vuran o hükûmetteki muhârib cemaatin şahs-ı ma’nevîsi ile, mücâdele ettiği dînsizlerin ve taraftârlarının şahs-ı ma’nevîleri tecessüm etse, yine minâre boyunda bir insâna nisbeten küçük bir insânın nisbeti gibi olur.Bir rivâyette, ‘Deccâl dünyâyı zabteder’  ma’nâsı; ekseriyet-i mutlaka ona taraftâr olur demektir. Şimdi de öyle oldu.
“Üçüncü Cihet: Eğer Küre-i Arzın dört kıtaları içinde en küçüğü olan Avrupanın ve bu kıtanın da dörtte biri olmayan bir hükûmetin memleketi; ekser Asya, Afrika, Amerika, Avustralyaya karşı gálibâne  harb ederek Hazret-i Îsânın vekâletini da’vâ eden bir devletle berâber dîne istinâd edip çok müstebidâne olan dînsizlik cereyânlarına karşı semâvî paraşütlerle muhârebe ve mücâdele eden o hükûmet ile ötekilerin şahs-ı ma’nevîleri insân sûretine girse; cerîdelerin eskiden beri yaptıkları gibi, devletlerin kuvvetlerini ve hükûmetlerin derecelerini göstermek nevinden o ma’nevî şahıslar dahi rû-yi zemîn cerîdesinde, bu asır sahîfesinde birer insân sûretinde tersîm ve tasvîrleri gibi temessül etseler; aynen ve tam tamına hadîs-i şerîfin mucizâne ihbâr-ı gaybî nevinden beyân ettiği hâdise-i âhirzamânın tam bir ma’nâsı çıkıyor.

“Hattâ, şahs-ı Îsâ (as)ın semâvâttan nüzûlü işâretiyle bir ma’nâ-yı işârîsi olarak, Hazret-i Îsâ (as)’ı temsîl ederek ve nâmına hareket eden bir tâife dahi, şimdiye kadar işitilmemiş ve görülmemiş bir tarzda tayyârelerle, paraşütlerle semâdan bir belâ-yı semâvî gibi nüzûl ettiriyor; düşmanların arkasına indiriyor. Hazret-i Îsânın nüzûlünün maddeten bir misâlini gösteriyor.

 “Evet, o hadîs-i şerîfin ifâdesiyle Hazret-i Îsânın semâvî nüzûlü katî olmakla berâber; ma’nâ-yı işârîsiyle, bu hakíkata da mucizâne işâret ediyor.”

Merhûm el-Hâc İbrâhîm Hulûsi Bey (rh)’dan bu husûsta sorulan bir suâle vermiş olduğu cevâbı da aynen naklediyoruz:

“Hz. Îsâ (as)’ın gelmesi, Muhbir-i Sâdık (asm)’ın haber vermesine binâen vukú’ bulacaktır. Fakat, ‘Hz. Îsâ (as) peygamber olduğu hâlde tekrar peygamberlik yapmak için mi indirilecek?’ Bu suâle verilecek en ma’kúl cevâb: Bütün peygamberlerin velâyetleri nübüvvetlerinden evveldir. Hz. Îsâ (as)’ın nübüvveti velâyetinden evveldir. Âyet ile bu hakíkat sâbittir. Velâyetini itmâm için gelecektir. Onun için Mehdî’ye iktidâ edecek, Şerîat-ı Muhammediyye (asm) ile amel edecek, bizzât gelecek. Hz. Îsâ (as)’ın gelmesi Îsevîliğin tasaffîsine bakıyor. Îsevîliğin tasaffîsi var, ama tam değil.”

Görülüyor ki, Hz. Îsâ (as)’ın semâdan cism-i beşerîsiyle nüzûlü hakkında bütün muhakkık ehl-i sünnet ulemâsı icmâ ve ittifâk etmiştir. Bu sebeble, bu hakíkati inkâr etmek veyâ fâsid te’vîllerle Hz. Îsâ (as)’ın cismen gelmeyeceğini söylemek ise İbn Hacer gibi bir kısım ulemâ-i İslâmca “küfür ve dalâlet” kabûl edilmiştir. Çünkü, âyetler ve hadîsler ve ulemânın kavilleri sarîhtir, te’vîle kábil değildir. 

Ancak, bu sarâhati aynen kabûl etmekle berâber, hadîslerin işârî ma’nâlarını söylemek de câizdir. Yoksa, sarâhati inciterek bâtıl te’vîlâta sapmak, Ehl-i Sünnet’in cadde-i kübrâsından ayrılmak demektir. İşte, Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri de bu noktayı ifâde için Kastamonu Lâhikası’nın 64. sahîfesinde, bu hadîslerin bir işârî ma’nâsını beyân ettikten sonra, “Evet, hadîs-i şerîfin ifâdesiyle Hz. Îsâ’nın semâvî nüzûlü kat’î olmakla berâber; ma’nâ-yı işârîsiyle başka hakíkatleri ifâde ettiği gibi, bu hakíkate de mu’cizâne işâret ediyor” buyurmuştur. 

Netîce-i Kelâm: Hz. Îsâ (as)’ın âhirzamânda cism-i beşerîsiyle nüzûlü ve Şerîat-ı Garrâ-i Muhammediyye (asm) ile amel etmesi ve Deccâl ile harb edip bizzât onu öldürmesi hem Kur’ân’la, hem nev’ i’tibâriyle ma’nen mütevâtir hadîslerle, hem de Ehl-i Sünnetin muhakkık ulemâsının icmâı ile sâbit olduğu gibi; İncil ve İncil’e dayanan kitâblarda dahi Îsâ (as)’ın nüzûlü sâbittir. Bundan dolayı, “Hz. Îsâ (as)’ın maddeten nüzûlünü inkâr etmek”, İbn-i Hacer gibi bir kısım muhakkık ulemâca “küfür ve dalâlet” kabûl edilmiştir. Bu yüzden, bu mes’elede söz sarf ederken çok dikkatli olmak gerektir.

Mukaddime burada nihâyet buldu. Şimdi, Üstâd Bedîüzzamân (ra)  Hazretlerinin âhirzamânda Hz. Îsâ (as)’ın nüzûl edeceğine dâir bir kısım beyânâtının şerh ve îzâhına geçiyoruz.

Bedîüzzamân Hazretleri bir eserinde diyor ki:
“Kat’î ve sahîh rivâyette var ki: ‘Îsâ aleyhisselâm büyük Deccâlı öldürür.’
“Ve’l-ilmü indallah, bunun da iki vechi var:

“Bir vechi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidrâcî hârikalarıyla kendîni muhâfaza eden ve herkesi teshîr eden o dehşetli Deccâlı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hârika ve mu’cizâtlı ve umûmun makbûlü bir zât olabilir ki: O zât, en ziyâde alâkadâr ve ekser insânların peygamberi olan Hazret-i Îsâ aleyhisselâmdır.

“İkinci vechi şudur ki: Şahs-ı Îsâ aleyhisselâmın kılıncı ile maktûl olan şahs-ı Deccâl’ın teşkîl ettiği dehşetli maddiyyûnluk ve dînsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı ma’nevîsini öldürecek ve inkâr-ı Ulûhiyyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak Îsevî rûhânîleridir ki; o rûhânîler, dîn-i Îsevînin hakíkatını hakíkat-ı İslâmiyye ile mezc ederek o kuvvetle onu dağıtacak, ma’nen öldürecek. Hattâ, ‘Hazret-i Îsâ aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdîye namazda iktidâ eder, tâbi olur’ diye rivâyeti, bu ittifâka ve hakíkat-ı Kur’âniyyenin metbûıyyetine ve hâkimiyyetine işâret eder.”
Müellif (ra) bu cümlelerinde; “Katî ve sahîh rivâyette var ki: ‘Îsâ aleyhisselâm büyük Deccâlı öldürür’ ” demektedir. Bu cümlesi ile, Hz. Îsâ (as)ın maddeten nüzûlünün hem kat’î, hem de sahîh rivâyetlerle sâbit olduğunu tasrîh etmektedir.

Hem, “O dehşetli Deccâlı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hârika ve mu’cizâtlı ve umûmun makbûlü bir zât olabilir ki: O zât, en ziyâde alâkadâr ve ekser insânların peygamberi olan Hazret-i Îsâ Aleyhisselâmdır” cümlesi ise, Hz. Îsâ (as)ın cism-i beşerîsiyle bizzât geleceğini, te’vîli mümkün olmayacak derecede açıkca bildirmektedir.

“Ekser insânların peygamberi” ta’bîrinden murâd ise; “Ekser insânlar, onun peygamberliğini tasdîk eder” demektir. Yoksa, ekser insânlar, onun şerîatıyla amel eder demek değildir. Hem Müellif (ra)’ın bu cümlelerinden murâdı: şu anda Müslümanlardan sayıca çok olan Hıristiyanların, Hz. Îsâ (as)’a îmân ettiklerini ifâde etmek aslâ değildir. Çünkü, Hz. Îsâ (as)’a hakíkí ma’nâda îmân edenler, Müslümanlardır. Bununla berâber, Hıristiyanlar da zâhiren ona îmân ettiklerini iddiâ ettikleri için, Müellif (ra) ekser insânların peygamberi ta’bîrini kullanmıştır. 

Evet, Rasûl-i Ekrem (asm), bütün insânların peygamberidir. Onun gelmesinden sonra artık hiçbir kimsenin başka bir peygamberin şerîatıyla amel etmesi câiz değildir. Hz. Îsâ (as) da nüzûl ettiğinde bir peygamber olarak değil; bir “hâkim-i âdil”  olarak gelecek ve Şerîat-ı Muhammediyye (asm) ile amel edecektir. 

Müellif (ra) Hz. Îsâ (as)ın maddeten nüzûlünü tesbît ettikten sonra bu hadîsin ihtivâ ettiği işârî bir ma’nâyı da ifâde etmiştir. Ancak, sathî nazarlı kimseler, yanlış anlayıp işârî ma’nâ ile sarîhî ma’nâyı birbirine karıştırıyorlar ve Hz. Îsâ (as)ın şahsen nüzûlünü inkâr ediyorlar.  Çünkü, Müellif (ra), ifâdesine  “Şahs-ı Îsâ aleyhisselâmın kılıncı ile maktûl olan şahs-ı Deccâl” diyerek başlamıştır. Tâ ki, zihinler işârî ma’nâyı düşünürken sarîhî ve muhkem ma’nâyı inkâr etmesinler. Bundan sonra işârî ma’nâyı da şöyle açıklamıştır:

“Şahs-ı Îsâ aleyhisselâmın kılıncı ile maktûl olan şahs-ı Deccâl’ın dehşetli maddiyyûnluk ve dînsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı ma’nevîsini öldürecek ve inkâr-ı Ulûhiyyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak Îsevî rûhânîleridir ki; o rûhânîler, dîn-i Îsevînin hakíkatını hakíkat-ı İslâmiyye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, ma’nen öldürecek. Hattâ, ‘Hazret-i Îsâ aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdî’ye namazda iktidâ eder, tâbi’ olur’ diye rivâyeti, bu ittifâka ve hakíkat-ı Kur’âniyyenin metbûıyyetine ve hâkimiyyetine işâret eder.”

Yâni, bizzât Hz. Îsâ (as)’ın öldürdüğü şahs-ı Deccâl, Ulûhiyyet-i İlâhiyyeyi inkâr fikrini âlemde teşkîl ve temsîl eder. “Ulûhiyyet”, Allah’ın “ilâhlık” sıfatıdır. Yâni, Allâhu Teâlâ, Ulûhiyyet sıfatıyla beşere rasûller ve kitâblar gönderip râzı olduğu hükümleri beyân etmiştir. Beşer de  bu kánûnlara itâat etmek mecbûriyetindedir. Eğer insânlar, bu ahkâm-ı İlâhiyyeyi inkâr edip, kánûnlarını kendileri çıkarmaya kalkarlarsa; Allah’ın Ulûhiyyet sıfatında şirke düşüp kendi ilâhlıklarını i’lân etmiş olurlar. Onların bu kánûnlarını kabûl edenler de, onları Allah’a şerîk tutmakla müşrik olurlar. İşte hadîslerde bildirilen Deccâl’ın ilâhlığını i’lân etmesi ve Allah’ın Ulûhiyyetini inkâr etmesinden murâd budur. Yoksa, Deccâl, Allah’ın zâtını inkâr edecek ve ekser insânlar da bunu kabûl edecek demek değildir.

“İnkar-ı Ulûhiyyet”ten murâd; edebiyatça, maarifce, ahkâm, örf ve âdetçe dînî esâslara dayanmayan ecnebîlerin devlet idâre şekilleridir. Şu âyet-i kerîme, bu mes’eleyi îzâh etmektedir: 

أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُم مِّنَ الدِّين مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ اللَّهُ
Meâli: “Yoksa, kâfirler ba’zı rüesâyı teşri’de (hüküm koymada) Allah’a şerîk mi tutuyorlar ki, o şerîkler de Allah’ın Ulûhiyyetinin sıfat-ı hâssası olan teşri’ hakkını kendilerine tahsîs ederek, Allah’ın teşri’ etmediği şeylerle hükmediyorlar.”1 (Yâni, Ulûhiyyetlerini i’lân ediyorlar, etba’’ları da bunları kabûl ederek müşrik oluyorlar.) 
Üstâd Bedîüzzamân (ra) bu hakíkati şu sözleriyle açıklamıştır:

“Allahı bilmek, bütün kâinâta ihâtâ eden rubûbiyyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüzî ve küllî herşey onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve irâdesiyle olduğuna katî îmân etmek ve mülkünde hiçbir şerîki olmadığına ve ‘Lâ ilâhe illallah’ kelime-i kudsiyyesine, hakíkatlarına îmân etmek, kalben tasdîk etmekle olur. Yoksa, ‘Bir Allah var’ deyip, bütün mülkünü esbâba ve tabiata taksîm etmek ve onlara isnâd etmek, hâşâ hadsiz şerîkleri hükmünde esbâbı merci tanımak ve herşeyin yanında hazır irâde ve ilmini bilmemek ve şiddedli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allaha îmân hakíkatı onda yoktur. Belki küfr-i mutlaktaki ma’nevî Cehennem’in dünyevî ta’zîbinden kendîni bir derece tesellîye almak için o sözleri söyler.”

Yine Müellif (ra), “Bir zamân gelecek, Allah Allah diyen kalmayacaktır” meâlindeki hadîsin te’vîlinde, Ulûhiyyet-i İlâhiyyeyi inkâr etmek; Allah’ın zâtını inkâr etmek değil; belki “Ulûhiyyet sıfatını inkâr etmek” demek olduğunu şöyle beyân etmektedir:

“Çünkü, Allahı inkâr etmek, kâinâtı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umûm değil, belki ekser insânlarda dahi vukúunu akıl kabûl etmez. Kâfirler Allahı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hatâ ediyorlar.
Deccâliyyet, yaklaşık iki yüz seneden beri başlamış ve hâlâ devâm etmektedir. Birinci karakolu Rusya’da tezâhür etti. İkinci ve en dehşetli karakolu ise şu an en güçlü devlette tezâhür etmektedir. Bugün Müslümanların yaşadığı devletlerin, ecnebî devletlerle ittifâkı; Süfyâniyyet ile Deccâliyyetin ittifâkıdır. Hâşâ! Mehdiyyet ile Îsevîlik cereyânın ittifâkı değildir.

Deccâl, Ulûhiyyet-i İlâhiyyeyi inkâr fikrini âlemde Nemrudâne yayarken, hakíkí Îsevî bir cemaat-i rûhâniyye çıkar ve Hz. Îsâ (as)’ın dîn-i hakíkísini ortaya koyar. Hz. Îsâ (as)ın dîn-i hakíkísi ise, bütün peygamberlerin dîni olan dîn-i İslâm’dır. Rasûl-i Ekrem (asm)’ı ve Kur’ân’ı kabûl etmeyen bir kimse, bütün peygamberleri ve kitâbları, dolayısıyla Hz. Îsâ (as) ve İncil’i de inkâr etmiş sayılır. Çünkü, risâlet-i Muhammediyye (asm), bütün peygamberlerin da’vâsını tazammun eder.

Demek oluyor ki; o Îsevî cemaat, bâtıl Hıristiyanlık dînini terk ederek Hz. Îsâ (as)ın dîn-i hakíkísi olan İslâmiyyeti kabûl edecekler ve Kur’ân’a iktidâ edecekler. Daha sonra Kur’ân’a ittiba’ eden diğer Müslümanlarla ittifâk edip, bu kuvvetle dînsizlik cereyânını âlemden kaldırıp ma’nen öldürecekler. Yoksa, “Hıristiyan olarak kalacaklar” demek değildir. Çünkü, Hz. Îsâ (as)ın dîni, Hıristiyanlık değildir. Hıristiyanlık ve Yahûdîlik dînleri, peygamberlerle alâkası olmayan ahbâr ve ruhbânların ihdâs  ettiği bâtıl dînlerdir. 

Hem dikkat edilirse, Müellif (ra), onlar için “Îsevî” demiştir, “Hıristiyan” dememiştir. Yâni, onlar, Hz. Îsâ (as) ın hakíkí dîni olan İslâmiyyete tâbi’ olan kimselerdir.

İşte Müellif (ra) bu hakíkati, “O rûhânîler, dîn-i Îsevînin hakíkatını hakíkat-ı İslâmiyye ile mezc ederek o kuvvetle onu dağıtacak, ma’nen öldürecek. Hattâ, ‘Hazret-i Îsâ aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdîye namazda iktidâ eder, tâbi’ olur’ diye rivâyeti, bu ittifâka ve hakíkat-ı Kur’âniyyenin metbûıyyetine ve hâkimiyyetine işâret eder” cümlesiyle ifâde etmiş ve bu hakíkat, hadîsin sarâhati olmayıp işârî bir ma’nâsı olduğunu da “işâret eder” ta’bîriyle belirtmiştir. Hadîsin sarâhati ise; Hz. Îsâ (as)’ın cism-i beşerîsiyle nüzûl edip, şahs-ı Mehdî’ye namazda bilfiil iktidâ edeceği ve âdil  bir hâkim olarak gelip Şerîat-ı Muhammediyye (asm) ile amel edeceğidir. Bu da aynen vukú’ bulacaktır.

Bu hakíkati (yâni, hakíkí Îsevîlerin Kur’ân’a iktidâsı, “Müslüman olmaları” ma’nâsında olduğunu, yoksa “Hıristiyan olarak kalacakları hâlde ittifâk etmeleri” ma’nâsında olmadığını), Müellif (ra), bir başka eserinde daha sarîh bir ifâde ile şöyle beyân etmiştir:

“Nasrâniyyet, ya intifâ veyâ ıstıfâ(Hâşiye) edip İslâmiyyete karşı terk-i silâh edecektir. Nasrâniyyet birkaç defa yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhîde yaklaştı. Tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya intifâ bulup sönecek veyâ hakíkí Nasrâniyyetin esâsını câmi olan hakáik-ı İslâmiyyeyi karşısında görecek, teslîm olacaktır.

“İşte bu sırr-ı azîme, Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm işâret etmiştir ki: ‘Hazret-i Îsâ nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şerîatımla amel edecektir.’  (Yâni, işârî ma’nâsıyla: Hakíkí Îsevîler, şerîat-ı Muhammediyye ile amel edip Müslüman olacaklardır.)
Hem Dereli Hâfız Ahmed Efendi, görmüş olduğu bir ru’yâ-yı sâdıkanın ta’bîrini yaparken Müellif (ra)’in haber verdiği bu Îsevî ittifâkını şöyle anlatmış ve o vakit Müellif (ra)’ın bu gibi sözlerinin talebeleri tarafından nasıl anlaşıldığına güzel bir nümûne göstermiştir:

“Allahu alem, bu ru’yânın bir ta’bîri şudur ki: Üstâdımızın Kurân-ı Hakîmden aldığı ve neşrettiği Risâle-i Nûr vâsıtasıyla Nasârânın bir kısmı İslâmiyyeti kabûl edecek ve Nasârâ Müslümanları veyâ Hıristiyan müminleri hükmüne geçip Üstâdımızın sözlerini İsâ aleyhisselâmın sözleri nevinden hüsn-i kabûl edeceklerine işârettir.

“Evet, Risâle-i Nûrda öyle bir kuvvet vardır ki, Avrupanın en muannid filozoflarını dahi teslîme mecbûr eder. Her rûhun bir ihtiyâc-ı hakíkísi olan hakíkí îmân nûrunu arayan Hıristiyan muvahhidler, elbette Risâle-i Nûru görseler, Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın vesâyâsı nevinden kabûl edip sarılacaklardır.”

Bu ta’bîri Müellif (ra) da aynen kabûl etmiş ki, Kastamonu Lâhikası’na derc etmiştir.

Müellif (ra)’ın bu mevzû’ ile alâkalı diğer ifâdeleri şöyledir:
“Hem âlem-i insâniyyette inkâr-ı Ulûhiyyet niyetiyle medeniyyet ve mukaddesât-ı beşeriyyeyi zîr ü zeber eden Deccâl komitesini, Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın dîn-i hakíkísini İslâmiyyetin hakíkatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedâkâr bir Îsevî cemaatı nâmı altında ve ‘Müslüman Îsevîleri’ ünvânına lâyık bir cem’ıyyet, o Deccâl komitesini, Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın riyâseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşerî, inkâr-ı Ulûhiyyetten kurtaracak.”

Burada da Müellif (ra), “Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın dîn-i hakíkísini İslâmiyyetin hakíkatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedâkâr bir Îsevî cemaatı nâmı altında ve ‘Müslüman Îsevîleri’ ünvânına lâyık bir cem’ıyyet”  ta’bîriyle, bahsi geçen Îsevîlerin Müslüman olacaklarını ifâde etmiştir. 
“Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın riyâseti altında” cümlesiyle de Hz. Îsâ (as)ın bizzât semâdan nüzûl edeceğini ifâde ettiği gibi; Hz. Îsâ (as)ın Müslüman olması ve Rasûl-i Ekrem (asm)’ın, “Îsâ gelecek ve şerîatımla amel edecek” buyurmasına binâen, mâdem o Îsevî cemaat Hz. Îsâ (as)’a tâbi’ olacaklar, o hâlde onlar da Müslüman olup Şerîat-ı Muhammediyye ile âmil olacaklar ve o zümre, Müslümanlar içerisinde “Îsevî Müslümanlar” ünvânıyla yâd edilecekler demektir. 

Kur’ân-ı Hakîm, ehl-i Kitâbdan Müslüman olanlar için yine “ehl-i Kitâb” ta’bîrini kullandığı gibi; hem Hıristiyanlığı bırakıp İslâmı kabûl edenler cem’ıyyet-i İslâmiyyede Hırıstiyan Müslüman nâmı ile yâd edilip ta’rîf edildiği gibi; Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın ta’bîriyle, Hz. Îsâ (as)’ın nüzûlünden sonra İslâmiyyetle müşerref olan o Îsevî tâife de Müslümanlar arasında “Îsevî Müslümanlar” ünvânıyla ta’rîf ve teşhîr edileceklerdir.

İHTÂR: Şimdi ise Müslümanlar tâbi’, Hıristiyanlar ise metbû’ durumundadırlar. Hem Hıristiyanlar Yahûdîlerle birleşip Müslümanları vurmaktadırlar. Demek, Müellif (ra)’ın bahsettiği ittifâk henüz vukú’  bulmamıştır. Öyle ise ileride vukú’ bulacaktır.

Hem Müellif (ra), bir başka eserinde ise  şöyle buyurmaktadır:
“Rivâyette var ki: --Îsâ aleyhisselâm Deccâlı öldürdüğü münâsebetiyle—‘Deccâlın fevkalâde büyük ve minâreden daha yüksek bir azamet-i heykelde ve Hazret-i Îsâ aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduğunu’  gösterir. لا يعلم الغيب الا الله Bunun bir te’vîli şu olmak gerektir ki:

“Îsâ aleyhisselâmı nûr-i îmân ile tanıyan ve tâbi olan cemaat-ı rûhâniyye-i mücâhidinin kemmiyeti, Deccâlın mektebce ve askerce ilmî ve maddî ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına işâret ve kinâyedir.”1
Demek, Hz. Îsâ (as)’ın ne mektebi var, ne de askeri vardır. Belki rûhânî, hâlis bir cemaat-i kalîlesi olacaktır. 

Müellif (ra)’ın bu cümlelerinde de, Hz. Îsâ (as)ın maddeten nüzûl edeceği ve risâlet-i Muhammediyye (asm)’a îmân eden bir cemaat-ı rûhâniyyeye riyâset edeceği açıkca bildirilmiştir.  Yine Müellif (ra), beş nev’i hayât tabakası olduğunu îzâh ederken şöyle diyor

“Üçüncü Tabaka-i Hayât: Hazret-i İdrîs ve Îsâ aleyhimesselâmın tabaka-i hayâtlarıdır ki, beşeriyyet levâzımâtından tecerrüd ile, melek hayâtı gibi bir hayâta girerek nûrânî bir letâfet kesbeder. Âdetâ beden-i misâlî letâfetinde ve cesed-i necmî nûrâniyyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semâvâtta bulunurlar. 

‘Âhirzamânda Hazret-i Îsâ aleyhisselâm gelecek, Şerîat-ı Muhammediyye (asm) ile amel edecek’ meâlindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamânda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyân-ı küfrîye ve inkâr-ı Ulûhiyyete karşı Îsevîlik dîni tasaffî ederek ve hurâfâttan tecerrüd edip İslâmiyyete inkılâb edeceği bir sırada, nasıl ki Îsevîlik şahs-ı ma’nevîsi, vahy-i semâvî kılıncıyla o müdhiş dînsizliğin şahs-ı ma’nevîsini öldürür; öyle de Hazret-i Îsâ aleyhisselâm, Îsevîlik şahs-ı ma’nevîsini temsîl ederek, dînsizliğin şahs-ı ma’nevîsini temsîl eden Deccâlı öldürür. Yâni, inkâr-ı Ulûhiyyet fikrini öldürecek.”

Müellif (ra), bu mektûbda Hz. Îsâ (as)ın, Hz. İdrîs (as) gibi cism-i beşerîsiyle semâvâtta bulunduğunu bildirdiği gibi; Âhirzamânda yeryüzüne ineceğini de, buna dâir hadîsi zikrederek haber vermiştir.

Hem Hz. Îsâ (as)ın Deccâl’ı öldürmesinden haber veren hadîsin bir işârî ma’nâsı olarak da, Îsevîliğin tasaffî ederek ve hurâfâttan sıyrılarak İslâmiyyete inkılâb edeceğini ve bu hakíkí Îsevîlik dînine (ki İslâmiyyettir, Hıristiyanlık değildir) mensûb bir cemaatin inkâr-ı Ulûhiyyet fikrini öldüreceğini haber vermiştir. 

Bu, hadîsin işârî bir ma’nâsıdır. Hadîsin sarâhatini inkâr ederek sâdece işârî ma’nâ üzerine hamletmek ise dalâlettir. Müellif (ra) buna işâreten “Hadîsin sırrı şudur ki” demektedir. Yâni, “Hadîsin içindeki gizli bir sır budur” demektir.

İHTÂR: Hazreti Îsâ (as)’ın semâda takrîben 2000 sene bekletildikten sonra sâdece bir şahsı (Deccâl’ı) öldürmek için yeryüzüne indirilmesi elbette abes olur. Hazret-i Îsâ (as) Deccâl’ın şahsını öldürmekle berâber, asıl  olan Deccâl’ın âlemde neşrettiği fikr-i küfrîsini ve o bâtıl fikrin mümessili olan Yahûdî milletini öldürmesidir. Çünkü, Deccâl’ın en mühim kuvveti Yahûdîlerdir. Demek, Hazret-i Îsâ (as)’ın nüzûlünden asıl maksad, Deccâl’ın âlemde neşrettiği inkâr-ı Ulûhiyyet fikrini öldürmesidir. İşte bu ehemmiyyetli hikmete binâen Müellif (ra), Hazret-i Îsâ (as)’ın Deccâl’ın şahsını öldürmekle berâber, asıl mühim olan o şahsın fikr-i küfrîsini öldürmek için nüzûl edeceğini şu cümlesiyle ifâde ediyor:

“Hazret-i Îsâ aleyhisselâm, Îsevîlik şahs-ı ma’nevîsini temsîl ederek, dînsizliğin şahs-ı ma’nevîsini temsîl eden Deccâlı öldürür. Yâni, inkâr-ı Ulûhiyyet fikrini öldürecek.”

Müellif (ra), Hz. Îsâ (as)ın nüzûlü ile ilgili en tafsîlâtlı îzâhı 15. Mektûb’da yapmıştır. Buraya kadar anlatılan husûsları kendisi orada gáyet açık bir şekilde îzâh etmektedir. Bahsi geçen mektûbun bu kısmını, şerhiyle berâber buraya derc ediyoruz:
METİN
Hadîs-i sahîhte rivâyet edilen: “Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın geleceğini ve şerîat-ı İslâmiyye ile amel edeceğini, Deccâl’ı öldüreceğini” îmânı zaîf olanlar istib’ád ediyorlar. Onun hakíkatı îzâh edilse, hiç istib’ád yeri kalmaz. Şöyle ki:

O hadîsin ve Süfyân ve Mehdî hakkındaki hadîslerin ifâde ettikleri ma’nâ budur ki: Âhirzamânda dînsizliğin iki cereyânı kuvvet bulacak:

Birisi: Nifâk perdesi altında, Risâlet-i Ahmediyyeyi (asm) inkâr edecek Süfyân nâmında müdhiş bir şahıs, ehl-i nifâkın başına geçecek, şerîat-ı İslâmiyyenin tahrîbine çalışacaktır. Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nûrânîsine bağlanan, ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beyt’ten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı nûrânî, o Süfyân’ın şahs-ı ma’nevîsi olan cereyân-ı münâfıkáneyi öldürüp dağıtacaktır.

İkinci cereyân ise: Tabiıyyûn, maddiyyûn felsefesinden tevellüd eden bir cereyân-ı Nemrudâne, gittikçe Âhirzamânda felsefe-i maddiyye vâsıtasıyla intişâr ederek kuvvet bulup, Ulûhiyyeti inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir pâdişâhı tanımayan ve ordudaki zâbitân ve efrâd onun askerleri olduğunu kabûl etmeyen vahşî bir adam, herkese, her askere bir nev’i pâdişâhlık ve bir gûnâ hâkimiyyet verir. Öyle de: Allahı inkâr eden o cereyân efrâdları, birer küçük Nemrud hükmünde nefislerine birer rubûbiyyet verir.

Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma ve manyetizmanın hâdisâtı nev’inden müdhiş hârikalara mazhar olan Deccâl ise; daha ileri gidip, cebbârâne sûrî hükûmetini bir nev’i rubûbiyyet tasavvur edip Ulûhiyyetini i’lân eder. Bir sineğe mağlûb olan ve bir sineğin kanadını bile îcâd edemeyen âciz bir insânın Ulûhiyyet da’vâ etmesi, ne derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu ma’lûmdur.

İşte böyle bir sırada, o cereyân pek kuvvetli göründüğü bir zamânda, Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın şahsiyyet-i ma’neviyyesinden ibâret olan hakíkí Îsevîlik dîni zuhûr edecek, yâni rahmet-i İlâhiyyenin semâsından nüzûl edecek; hâl-i hazır Hıristiyanlık dîni o hakíkata karşı tasaffî edecek, hurâfâttan ve tahrîfâttan sıyrılacak, hakáik-ı İslâmiyye ile birleşecek; ma’nen Hıristiyanlık bir nev’i İslâmiyyete inkılâb edecektir. 

Ve Kur’ân’a iktidâ ederek, o Îsevîlik şahs-ı ma’nevîsi tâbi ve İslâmiyyet metbû’ makámında kalacak; dîn-i hak bu iltihâk netîcesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dînsizlik cereyânına karşı ayrı ayrı iken mağlûb olan Îsevîlik ve İslâmiyet ittihâd netîcesinde, dînsizlik cereyânına galebe edip dağıtacak isti’dâdında iken; âlem-i semâvâtta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı Îsâ aleyhisselâm, o dîn-i hak cereyânının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sâdık, bir Kádir-i Külli Şey’in va’dine istinâd ederek haber vermiştir. Mâdem haber vermiş, haktır; mâdem Kádir-i Külli Şey’ va’d etmiş, elbette yapacaktır. 

Evet, her vakit semâvâttan melâikeleri yere gönderen ve ba’zı vakitte insân sûretine vaz’ eden (Hazret-i Cibrîlin “Dıhye” sûretine girmesi gibi) ve rûhânîleri âlem-i ervâhtan gönderip beşer sûretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyâların çoklarının ervâhlarını cesed-i misâliyle dünyâya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, Hazret-i Îsâ aleyhisselâmı, Îsâ dînine âit en mühim bir hüsn-i hâtimesi için, değil semâ-i dünyâda cesediyle bulunan ve hayâtta olan Hazret-i Îsâ, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakíkaten ölseydi, yine şöyle bir netîce-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyâya göndermek, o Hakîm’in hikmetinden uzak değil. 

Belki onun hikmeti öyle iktizâ ettiği için va’d etmiş ve va’d ettiği için elbette gönderecek. Hazret-i Îsâ aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakíkí Îsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havâssı, nûr-i îmân ile onu tanır. Yoksa, bedâhet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.

ŞERH:
(Hadîs-i sahîhte rivâyet edilen: “Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın geleceğini ve şerîat-ı İslâmiyye ile amel edeceğini, Deccâl’ı öldüreceğini” îmânı zaîf olanlar istib’ád ediyorlar) akıldan uzak görüyorlar. (Onun hakíkatı îzâh edilse, hiç istib’ád yeri kalmaz. Şöyle ki: O hadîsin ve Süfyân ve Mehdî hakkındaki hadîslerin ifâde ettikleri ma’nâ budur ki: Âhirzamânda dînsizliğin iki cereyânı kuvvet bulacak: 

Birisi: Nifâk) münâfıklık (perdesi altında, risâlet-i Ahmediyyeyi (asm)) Rasûl-i Ekrem (asm)’ın peygamberliğini ve getirdiği şerîatı (inkâr edecek Süfyân nâmında) ünvânında (müdhiş bir şahıs, ehl-i nifâkın) münâfık bir cemaatin (başına geçecek, şerîat-ı İslâmiyyenin tahrîbine çalışacaktır.) Süfyân, Âlem-i İslâm içinde çıkacak ve aldatmakla iş görecek münâfık bir adamdır ki, İslâmların Deccâlıdır. (Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nûrânîsine bağlanan, ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beyt’ten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı nûrânî, o Süfyân’ın şahs-ı ma’nevîsi olan cereyân-ı münâfıkáneyi öldürüp dağıtacaktır), yâni bid’akâr rejimi kaldırıp, ittihâd-ı İslâmı te’mîn edecek ve şerîat-ı Muhammediyye (asm)’ı tatbîk edecektir.

(İkinci cereyân ise: Tabiıyyûn) tabiatçılık, (maddiyyûn) maddecilik (felsefesinden tevellüd eden) doğan (bir cereyân-ı Nemrudâne), yâni Nemrud gibi Ulûhiyyet-i İlâhiyyeyi inkâr eden ve kendi Ulûhiyyetini i’lân ederek vahy-i semâvîyi inkâr eden bir cereyân (gittikçe Âhirzamânda felsefe-i maddiyye vâsıtasıyla intişâr ederek) yayılarak (kuvvet bulup, Ulûhiyyeti inkâr edecek), yâni ahkâm-ı İlâhiyyeyi inkâr edecek (bir dereceye gelir. 
Nasıl bir pâdişâhı tanımayan ve ordudaki zâbitân) subaylar (ve efrâd) neferler (onun askerleri olduğunu kabûl etmeyen vahşî bir adam, herkese, her askere bir nev’i pâdişâhlık ve bir gûnâ) çeşit (hâkimiyyet verir. Öyle de: Allah’ı inkâr eden),--yâni “Allah’ın Ulûhiyyet sıfatını inkâr eden” murâddır. Zîrâ, Ulûhiyyet sıfatını inkâr, Allah’ı inkâr sayılır-- (o cereyân efrâdları, birer küçük Nemrud hükmünde nefislerine birer rubûbiyyet verir.) Biz kendi kendimizi idâre ederiz diyerek vahy-i semâvîyi dînlemezler. 

(Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma ve manyetizmanın hâdisâtı nev’inden müdhiş hârikalara mazhar olan Deccâl ise) --Bu cümle, dînsizlik cereyânı olan Deccâliyyetin başında çok Deccâl’lerin bulunduğunu ve en büyüklerinin ise bir tâne olduğunu ve maddî eşhâs olduklarını gösteriyor-- (daha ileri gidip, cebbârâne sûrî hükûmetini bir nev’i rubûbiyyet tasavvur edip Ulûhiyyetini i’lân eder.) Yâni, Deccâl, Kur’ân’ı ve vahy-i semâvîyi kabûl etmemekle, yalancı peygamberliği da’vâ eder. Bununla  âleme maskara olur. (Bir sineğe mağlûb olan ve bir sineğin kanadını bile îcâd edemeyen âciz bir insânın Ulûhiyyet da’vâ etmesi, ne derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu ma’lûmdur.

İşte böyle bir sırada, o cereyân pek kuvvetli göründüğü bir zamânda, Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın şahsiyyet-i ma’neviyyesinden ibâret olan hakíkí Îsevîlik dîni), yâni İslâmiyyet, çünkü Hz. Îsâ (as) Müslüman idi, (zuhûr edecek, yâni rahmet-i İlâhiyyenin semâsından nüzûl edecek; hâl-i hazır Hıristiyanlık dîni) --Dikkat edilsin! “Îsevîlik” demiyor, “Hıristiyanlık dîni” diyor. Yâni, ruhbânların ihdâs  ettiği ve Hz. Îsâ (as)’ın şerîatına dayanmayan bâtıl Hıristiyanlık dîni tasaffî edip Hz. Îsâ (as)ın dîn-i hakíkísi olan İslâmiyyete inkılâb edecektir-- (o hakíkata karşı tasaffî edecek) sâfîleşecek, (hurâfâttan ve tahrîfâttan sıyrılacak,) 

--Demek, Hıristiyanlık dîni hurâfelerle dolu muharref bir dîndir-- (hakáik-ı İslâmiyye ile birleşecek), yâni müntesibleri Müslüman olacak, (ma’nen Hıristiyanlık bir nev’i İslâmiyyete inkılâb edecektir.) Yâni onlar, “Müslüman Îsevîler” ünvânını alacaklardır. (Ve Kur’ân’a iktidâ ederek, o Îsevîlik şahs-ı ma’nevîsi tâbi ve İslâmiyyet metbû’) tâbi’ olunan (makámında kalacak; dîn-i hak) --Tek hak dîn İslâmiyyettir. Üstâd  Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, bu cümle ile işâret ediyor ki; İslâmın hâricindeki Hıristiyanlık gibi sâir bütün dînler bâtıldır. O Îsevîler, dîn-i hak olan İslâmiyyete iltihâk edecekler. Mâdem tek hak dîn İslâmiyyettir ve diğer dînler bâtıldır; öyle ise Üstâd’ın bahsettiği o Îsevîlerin bugünkü Hıristiyanlar oldukları nasıl iddiâ edilebilir? 

Bugünkü Hıristiyanlar dîn-i hak olan İslâmı kabûl etmedikleri hâlde, nasıl onların ehl-i necât olabilecekleri söylenebilir? Üstâd’ın bahsettiği o bahtiyâr Îsevîler, Kur’ân’ı ve Rasûl-i Ekrem (asm)’ı kabûl eden Müslüman Îsevîlerdir-- (bu iltihâk netîcesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dînsizlik cereyânına karşı ayrı ayrı iken mağlûb olan Îsevîlik ve İslâmiyet, ittihâd netîcesinde), o Îsevîlerin Müslüman olması netîcesinde (dînsizlik cereyânına galebe edip dağıtacak isti’dâdında iken) buna hazır bir vaz’ıyyette iken (âlem-i semâvâtta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı Îsâ aleyhisselâm)

--Bu ifâde de Hz. Îsâ (as)’ın cism-i beşerîsiyle maddeten nüzûl edeceğini bildiriyor--  (o dîn-i hak cereyânının başına geçeceğini) --Demek, Hz. Îsâ (as) hâşâ Hıristiyan olarak gelmeyecek, dîn-i hak cereyânına tâbi’ olan Müslümanların başına geçeceğini-- (bir Muhbir-i Sâdık, bir Kádir-i Külli Şey’in va’dine istinâd ederek haber vermiştir. Mâdem haber vermiş, haktır; mâdem Kádir-i Külli Şey’ va’d etmiş, elbette yapacaktır.

Evet, her vakit semâvâttan melâikeleri yere gönderen ve ba’zı vakitte insân sûretine vaz’ eden (Hazret-i Cibrîlin “Dıhye” sûretine girmesi gibi) ve rûhânîleri âlem-i ervâhtan gönderip beşer sûretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyâların çoklarının ervâhlarını cesed-i misâliyle dünyâya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, Hazret-i Îsâ aleyhisselâmı, Îsâ dînine âit en mühim bir hüsn-i hâtimesi için, değil semâ-i dünyâda cesediyle bulunan ve hayâtta olan Hazret-i Îsâ, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakíkaten ölseydi, yine şöyle bir netîce-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyâya göndermek, o Hakîm’in hikmetinden uzak değil. 

Belki onun hikmeti öyle iktizâ ettiği için va’d etmiş ve va’d ettiği için elbette gönderecek.) Acabâ, Hz. Îsâ (as)ın semâvâttan cesed-i mübârekiyle nüzûl etmesi, Üstâd’ın bu ifâdelerinden daha açık bir ifâde ile açıklanabilir mi? Bunun başka te’vîli kábil midir? Kat’a ve aslâ! (Hazret-i Îsâ aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakíkí Îsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havâssı, nûr-i îmân ile onu tanır. Yoksa, bedâhet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.) Yâni, mukarreb ve havâssı hâricinde diğer insânlar onu “âdil  bir hâkim” olarak tanıyacaklar, onun hakíkí Îsâ (as) olduğunu bilmeyeceklerdir. 

Nitekim, “Meryem’in oğlu Îsâ (as)’ın âdil  bir hâkim olarak aranıza inmesi yaklaşmıştır” hadîsinden anlaşılıyor ki, Hz. Îsâ (as), herkes tarafından görülecek. Fakat, bu, herkesin onun hakíkí Îsâ olduğunu bileceği ma’nâsına gelmez. Herkesçe tanınmaması da onun bir mu’cizesidir.

Kaynak:Rahle Yayınları; Reddu’l-evham-2