İlk Şehid-İlk Şehide İlk Seriyye-İlk Sancak İlk Müslüman Olan Devlet Reisi İlk Müslüman Köle İlk Müslüman Erkek İlk Müslüman Çocuk İlk Muhacir İlk Kur’an-ı Kerim Hocası İlk İslâm Devleti-İlk içtimâî anlaşma metni İlk Hâkim İlk Hac İlk Gazâ İlk Ganimet İlk emir İlk Eğitim Kuruluşu İlk Cami İlk Abdest-İlk Namaz-İlk Cemaatle Namaz Cenaze evine gönderilen ilk yemek Cemaatle İlk Teravih Namazı Bakî Kabristanına defnedilen ilk sahabeler Allah yolunda kan akıtan ilk Müslüman İSLAM'DA İLKLER İLİM NEDİR? ALİM KİME DENİR? İCTİHÂD NEDİR NASIL YAPILIR KİMLER YAPABİLİR? HZ.MEHDÎ SİYÂYASETİ TAM DÎNDAR ÎSEVÎLERE BIRAKACAK HZ. ÎSÂ (AS) BİZZAT GELECEK Mİ? HÜSN-İ ZANLA ME’MÛRUZ NE DEMEKTİR? HİLAFET NEDİR ? HAYR-I KESÎR İÇİN ŞERR-İ KALÎL HARB’DE ZARÂR GÖREN MASUMLARIN DURUMU HAK NEDİR NAZAR-I İLÂHÎDE ANLAMI NEDİR? HAK MESLEK NEDİR? DİNDE ZORLAMA YOKTUR NE DEMEKTİR? CİHÂD VAZİFESİ KİMDEDİR? CEHENNEM EBEDÎ MİDİR? BİZ MUHABBET FEDÂİLERİYİZ NASIL ANLAŞILMALI? BEDÎÜZZAMÂN HAZRETLERİNİN VÂRİSLERİ KİMLERDİR? BAZI MERÂKLI SUALLERİN CEVAPLARININ ŞERHİ ÂHİRZAMÂNDA ÎSEVÎLERLE İTTİFÂK OLACAK MI? 1971 FİTNESİNİN MAHİYETİ HAK MESLEK NEDİR? RİSÂLE-İ NUR HER ŞEYE KÂFİ MİDİR? HAK NEDİR? NAZARI İLAHİDE ANLAMI NEDİR? RİSÂLE-İ NÛR’UN HOCASI, R. NÛR’DUR MEHDİYET CEREYANI NEDİR? MEYVE’NİN 4. MES’ELESİNİN İZAHI RİSÂLE-İ NÛR OKUYAN HERKES EHL-İ NECÂT MIDIR? CEHENNEM EBEDÎ MİDİR? BEDÎÜZZAMÂN HAZRETLERİNİN VÂRİSLERİ KİMLERDİR? HAYR-I KESÎR İÇİN ŞERR-İ KALÎL" NE DEMEK? BEDÎÜZZAMÂN HZ.nin SİYASİLERE MEKTUPLARI
GERİ

HAK MESLEK NEDİR? 


UHUVVET RİSÂLESİNDE GEÇEN HAK MESLEK NEDİR? MÜCEDDİT VE MÜÇTEHİD OLMAYANLAR HAK MESLEK SAHİBİ OLABİLİRMİ?
Ma’lûm ecnebî komite tarafından sû-i isti’mâl edilen ve te’vîlât-ı fâside ile te’vîl edilip yanlış ma’nâ verilen mes’elelerden birisi de şudur:

Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri “Uhuvvet Risâlesi” isimli eserinde Müslümanlar arasındaki uhuvveti te’sîs sadedinde şöyle demiştir:
“Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, ‘Mesleğim haktır veyâ daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat ‘Yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur.”

Hem yine Yirminci Lem’a olan İhlâs Risâlesi’nde de aynı ma’nâda olarak şöyle buyurmuştur:
“Haklı her meslek sâhibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise, ‘Mesleğim haktır,’ yâhut ‘daha güzeldir’ diyebilir. Yoksa, başkasının mesleğinin haksızlığını veyâ çirkinliğini îmâ eden ‘Hak yalnız benim mesleğimdir’ veyâhut ‘Güzel benim meşrebimdir’ diyemez olan insâf düstûrunu rehber etmek”

İşte Risâle-i Nûr’da birkaç yerde daha zikredilen şu düstûr, ehl-i sünnet içindeki hak meslek ve mezheb sâhibleri hakkında cârî olan ve Müslümanların uhuvvet ve ittifâklarını te’mîn eden ve hak ve hakìkatin ve ihlâsın iktizâ’ ettiği bir insâf düstûru iken, ma’lûm ecnebî komite tarafından sû-i isti’mâl edilmiş ve bu düstûrdaki kayıdlar nazar-ı i’tibâra alınmadan ve edille-i şer’ıyye mihenk yapılmadan yanlış ma’nâ verilerek, şu anda Âlem-i İslâm içindeki cemâatlerin farklı farklı mesleklerine teşmîl edilmiştir.

Maalesef şu zamânda Âlem-i İslâm içinde birbirinden farklı cemâatler, ayrı ayrı meslekler türemiş, herkes kendi görüşüne ve hevâsına göre bir usûl, bir meslek tutmuş, kimi particiliği kendine meslek edinmiş, partiyle ve demokrasi ile dîne hizmet edeceğim demekte; kimi ırkçılığı meslek edinmiş, ırkçılıkla dîne hizmet etmek düşüncesinde; kimi mektebler açarak, tabiat felsefesine dayanan dersleri insânlara öğretmekle İslâm’ı yücelteceğini düşünmekte; kimi zekât ve fitreleri vâkıflara toplayıp dilencilik yapmakla İslâm’ı azîz edeceğim demekte; kimi de susarak, halka bir şey anlatmadan insânları terbiye ve irşâd etmeye çalışmakta, böyle olduğu halde etbâı tarafından ehl-i velâyet tanınmaktadır. Daha bunlar gibi nice bid’aya dayanan farklı meslek ve meşrebler, Âlem-i İslâm’da çıkmış ve hâlâ da çıkmaya devâm etmektedir.

Dîn nâmına ortaya çıkan ba’zı insânlar, hizmetlerini bid’at ve hurâfeler üzerine binâ edip hak olan Kitâb, sünnet, icmâ’-ı ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı)  ve kıyâs-ı fukahâya muhâlif bir çığır açıyor ve halkı orada topluyorlar veyâ günâhları ibâhe edip Müslümanlara “Gelin günâhta ittifâk edelim.” diyorlar. Halbuki Dîn-i Mübin-i İslâm’a bid’alarla değil; sünnet-i seniyye dâiresinde hizmet edilir. İttifâk, günâhları ibâhe etmekde değil; ancak “birr ve takvâ” dâiresinde olabilir. Bir kimse bir şeyin harâmiyyetine inandığı halde onu işlese, günâhkâr olur. Tevbe etse, Allah onu mağfiret eder. Fakat günâhları ibâhe ederek veyâ bid’aları îcâd ederek dîne hizmet edenler, neûzü billâh dalâlet çukuruna sukùt ederler.

Demek, harâm olduğunu bildiği halde nefis ve şeytâna uyup günâh işlemek ayrıdır. Bu insânın affı, ümîd edilir. Dîn nâmına günâhları ibâhe etmek ve bid’aları îcâd etmek de bütün bütün ayrıdır. Böyle bir insân, Allah’ın dînini tahrîf ettiği için Allah’ın azâbından kendisini kurtaramaz.
Ma’lûm ecnebî komite, Üstâd’ın mezkûr cümlelerini bâtıl bir sûrette te’vîl edip, sanki Üstâd Bedîüzzamân, şu zamândaki cemâatleri ve onların mesleklerini kasdediyormuş gibi ma’nâ ederek “Her cemâat, kendi mesleğine “hakdır ve daha güzeldir” diyebilir, fakat “hak ve güzel olan yalnız benim mesleğimdir” diyemez. Kimse kimseye karışmamalıdır, bu yeni mesleklerin hepsi de güzeldir” diyerek Müslümanları aldatmaya çalışmakta ve Âlem-i İslâm arasına ihtilâfât ve fitne atıp Kur’ân ve hadîsi tahrîf etmeye ve muharrif cemâatleri Âlem-i İslâm’a sokmaya gayret etmekte ve buna da Üstâd Bedîüzzamân’ı âlet etmektedir.

Halbuki Üstâd’ın zikrettiği bu düstûrun, zamânımızdaki meslek ve meşreblerle hiçbir alâkası yoktur. Üstâd’ın mezkûr cümlelerinde zikrettiği meslekten murâdı, ehl-i sünnetin müctehid ulemâsının meslekleridir. Kur’ân ve hadîsin muhkemâtı bellidir. Nazarî fürûâtta da ehl-i sünnetin müctehid imâmlarının ictihâdları bellidir. Hak meslek ve meşrepler, sâdece ehl-i sünnetin müctehid imâmlarının Kur’ân ve hadîsten istinbât ettikleri mesleklerdir. Bu zamân, ictihâd zamânı olmadığı ve ictihâda ehliyetli kimse de bulunmadığı için herkesin ehl-i sünnetin müctehid imâmlarını taklîd etmesi lâzımdır. O halde hiçbir müslümanın, müctehid imâmların gösterdikleri mesleklerden başka mesleği olamaz. O halde yeni îcâd edilen bütün bu meslekler bâtıldır ve Üstâd’ın bu sözlerinde bahsi geçen hak meslekten murâd, ehl-i sünnetin müctehid imâmlarının mesleğidir. Demek bu düstûr, ehl-i sünnetin hak mezhebleri arasındaki ictihâdî ihtilâflarla alâkalıdır, –hâşâ– bugünkü bâtıl mesleklerle hiçbir alâkası yoktur.

Evet, dikkat edilirse görülecektir ki Üstâd Hazretleri birinci cümlede “Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit” diyerek ve ikinci cümlede de “Haklı her meslek sâhibinin” buyurarak kayıd koymuş ve bu kayıd vâsıtasıyla şu düstûrun, hak mezhebler arasında cârî olan ve “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir” hadîsiyle ifâde edilen, ictihâdlardaki müsbet ihtilâf hakkında geçerli olduğunu, yoksa şu andaki cemâatler ve onların ayrı ayrı meslekleriyle alâkalı olmadığını sarâhaten ifâde etmiştir. Çünkü metinde “hak” ta’bîri geçiyor. Hak ise Kur’ân, hadîs, icmâ’-ı ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı) ve kıyâs-ı fukahâdır. Bundan başka hak yoktur. Kur’ân, hadîs, icmâ’-ı ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı) ve kıyâs-ı fukahâya muhâlif olan şey ise bâtıldır. O halde hak mezheblerin müctehidleri arasındaki meslek ihtilâfının ve ayrı ayrı ictihâdların hepsi de haktır ve güzeldir. Şu anda müctehid olmadığından dolayı her bir Müslüman, hak olan bir mezhebe ittibâ’ etmeli, yeni bir meslek çıkarmamalıdır. Bir Müslüman herhangi bir hak mezhebe ittibâ’ etse, o vakit mesleğini hak olarak bilebilir ve “mesleğim haktır ve daha güzeldir” diyebilir. Fakat diğer hak mezheb ve mesleklere bâtıldır diyemez ve dememelidir.
İşte şu noktadan anlaşılıyor ki Üstâd Bedîüzzamân’ın zikrettiği bu düstûr, müctehidlerin meslekleri ile alâkalıdır. Yoksa zamânımızdaki cemâatler ve onların meslekleriyle alâkalı değildir.

Nitekim Üstâd Hazretleri Lemeât’ta da bu düstûru îzâh etmiş ve sonunda mes’eleyi mezheblere ve müctehidlere bağlayarak “hak meslekten murâdın” müctehidlerin meslekleri olduğunu ifâde etmiştir. Bu eserinde Üstâd Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Hakkı bulduktan sonra ehakk için ihtilâfı çıkarma”
“Ey talib-i hakìkat! Mâdem hakta ittifâk, ehakta ihtilâftır. Ba’zan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.”
“İslâmiyyet, selm ve müsâlemettir; dâhilde nizâ ve husûmet istemez”
“Ey âlem-i İslâmî! Hayâtın ittihâdda. Ger ittihâd istersen, düstûrun bu olmalı:
“Hüve’l-hakku yerine hüve hakkun olmalı; hüve’l-hasen yerine hüve’l-ahsen olmalı.
“Her Müslim kendi meslek, mezhebine demeli: ‘İşte bu haktır; başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.
“Dememeli: ‘Budur hak; başkaları battâldır. Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.’
“Zihniyyet-i inhisâr, hubb-i nefisten geliyor. Sonra maraz oluyor; nizâ ondan çıkıyor.
“Dert ile dermânlar taaddüdü hak olur; hak da taaddüt eder. Hâcât ve ağdiyenin tenevvüü hak olur; hak da tenevvü eder.
“İsti’dât, terbiyeler tekessürü hak olur; hak da tekessür eder. Bir madde-i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.
“İki mîzâca göre mesâil-i fer’îde hakìkat sâbit değil; izâfî ve mürekkep. Mükellefîn mîzâçlar.
“Ona bir hisse verip ona göre ederek tahakkuk ve terekküp, her mezhebin sâhibi mühmel mutlak hükmeder.
“Mezhebinin hudûdu ta’yînini bırakır temayül-i mîzâca. Taassub-i mezhebî tâmime sebeb olur.
“Tamîmin iltizâmı sebeb olur nizâa. İslâmiyyetten evvel tabakàt-ı beşerde derin uçurumlar,
“Hem tebâüd-ü acîbi istedi bir vakitte taaddüd-i enbiyâ, tenevvü-i şerâyi’, müteaddit mezhebler.
“Beşerde bir inkılâb İslâmiyyet yaptırdı, beşer tekàrüb etti, şer’ etti ittihâd, vâhid oldu peygamber.
“Seviye bir olmadı; mezheb taaddüt etti. Terbiye-i vâhide kâfî geldiği zamân, ittihâd eder mezhebler.”

Üstâd’ın Lemeât’taki şu ifâdeleri ve bu düstûru, nihâyetinde mezheblere bağlaması, hiçbir karanlık nokta bırakmayacak derecede bir açıklıkla, şu düstûrun, hak mezhebler arasındaki ictihâd farklılıkları hakkında cârî olan bir düstûr olduğunu, yoksa şu zamândaki cemâatler ve onların ayrı ayrı meslekleriyle alâkalı olmadığını göstermektedir.

Hem Üstâd Hazretleri, “Rumûz” adlı eserinde Kur’ân’ın yedi cihette mu’cize olduğunu îzâh ederken, Kur’ân’ın câmiıyyetini beyân etmiş ve Kur’ân âyetlerinin ayrı ayrı vücûh ve ihtimâller üzere nâzil olduğunu ve bütün zamânlardaki beşerin bütün tabakàtına hitàb ettiğini ifâde ederek, ehl-i sünnet ulemâsının mezheb ve meslek ihtilâfının bu vücûh ve ihtimâllerden neş’et ettiğini anlattıktan sonra şöyle demiştir:

“Eğer desen: ‘Tasvîrden anlaşılır ki, taaddüd-i mesâlik ve ihtilâf-ı turûk matlûbtur.’
“Cevâb: Evet, matlûbtur. Hem zarûrîdir. Eğer hodgâmlıktan neş’et eden inhisâr zihniyyetiyle başkaların reddine kalkışırsa, elbuğzu fillâhı sû-i isti’mâl ederse, o vakit ihtilâf zarârdır. Yoksa el-hubbu fillâh düstûrunu esâs tutsa, tekâmülde teâvün kànûnunu bilse, şerîatın vüs’atini, tabîbliğini düşünse, ihtilâf imtizâca sebeb olur.
“Elhâsıl: Herkes kendi mesleğine ‘Hüve hakkun’ demeli, ‘Hüve’l-hakk’ dememeli. Veyâhut ‘Hüve’l-ahsen’ demeli, ‘Hüve’l-hasen’  dememeli.”

İşte şu düstûr Risâle-i Nûr’un mezkûr mufassal yerlerinde böyle îzâh edilmiştir. Bütün bunlara dikkat edildiğinde açıkça görülür ki; şu düstûr, hak mezhebler ve müctehidlerin meslekleri hakkında cârî olan bir düstûrdur. Çünkü Üstâd’ın bütün bu cümlelerinde “hak” kelimesi geçmektedir. Hak ise Kur’ân, hadîs, icmâ’-ı ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı) ve kıyâs-ı fukahâdır. Bundan başka hak yoktur.  O halde bir Müslüman herhangi bir hak mezhebe ittibâ’ etse; o vakit mesleğini hak olarak bilebilir ve “mesleğim haktır ve daha güzeldir” diyebilir. Fakat diğer hak mezheb ve mesleklere bâtıldır diyemez. Çünkü bir mesleğin ve fikrin hak olup olmadığı edille-i şer’ıyye denilen Kitâb, Sünnet, İcmâ-i Ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı) ve Kıyâs-ı Fukahâ mîzânlarına vurularak anlaşılır. Eğer o meslek ve fikir bunlara uygunsa haktır, eğer uygun değilse bâtıldır. Burada iki mühim nokta vardır:

Birincisi: Dînin yüzde doksanını teşkîl eden muhkemât-ı şerîatta ihtilâf yoktur. Bunlar Kur’ân’ın ve onun tefsîri olan hadîs-i şerîflerin hâlis malıdır. Bunlarda ictihâd olamaz ve bunlar aslâ değişmez. Demek şu muhkemâtta tek bir meslek vardır. Farklı farklı meslekler olamaz.

İkincisi: Yüzde on nisbetinde olan ictihâdî nazariyyâttır ki bu da iki kısımdır:

Birisi: Müctehidlerin üzerinde icmâ’ ve ittifâk ettiği nazariyyâttır ki, bu kısım mesâilde her hangi bir mü’minin ve hattâ müctehidin bu icmâ’a muhâlefet etmesi câiz değildir. Bu kısımda da tek bir meslek vardır.

Diğeri: Müctehidlerin hakkında ihtilâf ettikleri nazariyyâttır ki işte mezheb ihtilâfı ve ayrı ayrı meslekler burada vardır. Daha sonra îzâh edeceğimiz üzere, hak mezheblerin ve o mezheblerdeki müctehidlerin ayrı ayrı ictihâdlarının hepsi de haktır. Bir mü’min, şu ihtilâfî mevzû’larda müctehidlerden herhangi birisinin mezheb ve mesleğine ittibâ’ etse, o vakit mesleğini ve fikrini, ya’nî ittibâ’ ettiği müctehidin meslek ve fikrini hak olarak i’tikâd etmekle berâber, diğer müctehidlerin ve onlara ittibâ’ edenlerin mesleklerini de hak ve güzel olarak kabûl etmesi lâzımdır. Fakat kendi mezhebini veyâ meslek ve fikrini daha güzel görebilir ve öyle görmesi de lâzımdır.

İşte Üstâd’ın zikrettiği şu güzel düstûr, müctehidînin ictihâdlarının hepsinin de hak olduğunu ve nazariyyâtta hakkın taaddüd edebileceğini ifâde ederek, her hangi bir hak mezheb ve meslek sâhiblerinin, mezheb ve meslek taassubuyla “Yalnız benim mezhebim haktır ve yalnız benim mesleğim güzeldir” diyerek, diğer hak mezheblere veyâ mesleklere hatâ isnâd etmemesi gerektiğini ifâde etmektedir. Ta ki bu sûretle Müslümanların uhuvvet ve ittifâkı te’mîn edilmiş olsun.

Bu noktadan şu düstûrun gàye-i maksadı, dînin aslı ve esâsı olan ve dînin yüzde doksanını ihtivâ eden muhkemât-ı şerîatta Müslümanların ittifâk ettiklerini ve etmeleri gerektiğini ve yüzde on nisbetinde olan ihtilâfî nazariyyâtta ise müctehidlere ittibâ’ edilmesi şartıyla hepsinin de hak olduğunu ifâde ederek, Müslümanların hakta, ya’nî kitâb ve sünnetin muhkemâtının ve kitâb ve sünnete uygun olan hak mezheblerin dâiresi içinde ve bu esâs üzerine ittifâk etmelerini te’mîn etmektir. Fakat şu kayıdlar ihmâl edilerek, şu düstûr zamânımızdaki cemâatlere ve onların ayrı ayrı mesleklerine de teşmîl edilse, ya’nî sanki Üstâd Bedîüzzamân şu anki cemâatleri kasdediyormuş gibi sen “Benim cemâatim ve mesleğim haktır ve daha güzeldir” diyebilirsin, fakat kimseye karışamazsın, edille-i şer’ıyyeye uymasa da her cemâatin mezheb ve mesleği haktır denilse, Kitâb ve Sünnet ve onlara istinâd eden icmâ’ ve kıyâs-ı fukahâ mihenk yapılmazsa o vakit Müslümanların hakta ittifâkları ve hakka olan bağlılıkları izâle edilmiş olur ve Üstâd’ın şu cümlelerde gàye-i maksadı olan hakta ittifâka taban tabana zıd bir netîce ortaya çıkar. Ya’nî Kur’ân ve hadîse bakmadan ve hak mezheblere riâyet etmeden herkes kendi re’yine göre hareket eder ve Müslümanlar farklı farklı yollara sülûk edip ümmet tefrîkaya düşer. O vakit kimin etbâı çok ise haklı o zannedilir.

İşte şu fâsid te’vîlin netîceleri düşünülse Üstâd’ın murâdının aslâ böyle bir şey olmadığı anlaşılır. Hem yine anlaşılır ki hakkın mihengi olan Kitâb, Sünnet, İcmâ-i Ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı) ve Kıyâs-ı Fukahâyı ortadan kaldıran ve her bâtıl fikre de hak dedirten böyle fâsid bir ma’nâyı ve bâtıl bir te’vîli her hangi bir Müslümanın bilerek söylemesi mümkün değildir. Demek bu bâtıl te’vîlin menşei, o ecnebî komitedir ki; İslâm’ı tahrîf etmek ve muharref meslekleri hak olarak göstermek niyyetiyle ba’zı safdil Müslümanları aldatarak böyle hîleli sözleri Âlem-i İslâm içinde yaymaktadırlar.

Elhâsıl: Üstâd Hazretlerinin bu sözleri, müctehid ulemânın ictihâdları ve onların meslekleri arasındaki ihtilâfla alâkalıdır. Zîrâ onların mesleklerinden başka hak meslek yoktur. Kitâb, sünnet, icmâ’-ı ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı)  ve kıyâs-ı fukahâya muhâlif olan meslek ve efkâra hak denilmez. Onlar bid’at ve dalâlettir. Mü’min, her hâlini ve her fikrini şu edille-i şer’ıyyenin mîzânlarına vurmalıdır. Kitâb, sünnet, icmâ’-ı ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı) ve kıyâs-ı fukahâya dayanmayan başka bir meslek kabûl etmemelidir. O mîzâna uymayan her türlü meslek ve fikirleri de bid’at ve dalâlet bilmeli ve reddetmelidir. Üstâd Bedîüzzamân’ın On Üçüncü Lem’a olan Hikmetü’l-İstiâze Risâlesindeki şu sözlerine dikkat edilse ve mezkûr düstûr bu ölçülere göre ma’nâ edilse murâd-ı Üstâdâneleri gàyet iyi anlaşılacaktır.

“İşte, ey ehl-i hak ve ehl-i hidâyet! Şeytân-ı ins ve cinnînin mezkûr desîselerinden kurtulmak çâresi: Ehl-i Sünnet ve Cemâat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın muhkemât kalesine gir ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yap, selâmeti bul.”

“İşte, ey şeytânın desîselerine mübtelâ olan bîçâre insân! Hayât-ı dîniyye, hayât-ı şahsiyye ve hayât-ı ictimâiyyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikàmet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen, muhkemât-ı Kur’âniyyenin mîzânlarıyla ve Sünnet-i Seniyyenin terâzîleriyle a’mâl ve hâtırâtını tart. Ve Kur’ân’ı ve Sünnet-i Seniyyeyi dâimâ rehber yap. Ve Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm de, Cenâb-ı Hakka ilticâda bulun.”

Şu kısa îzâhtan sonra şimdi mes’elenin tahkìkine geçebiliriz.
Mevzû’un iyice anlaşılabilmesi için şu yedi mes’elenin îzâhı lâzımdır:

1. Edille-i şer’ıyye nedir?
2. İctihâd nedir?
3. Kimler ictihâd yapabilir?
4. İctihâd nerelerde yapılır?
5. İctihâdın câiz olup olmadığı konular?
6. İctihâdlardaki ihtilâfın hikmeti nedir?
7. Şu zamânda ictihâd kapısı açık mıdır?
8. Şu zamânda hangi mezheblerle amel etmek câizdir?

1. EDİLLE-İ ŞER’IYYE NEDİR?

Edille-i şer’ıyye Kitâb, sünnet, icmâ’-ı ümmet ve kıyâs-ı fukahâ olmak üzere dörttür. Redd-ul Evhâm-1 isimli eserde bu edille-i şer’ıyye şöyle îzâh edilmiştir:

1. Kitâb, ya’nî Kur’ân.
2. Sünnet, ya’nî Resûl-i Ekrem (sav)’in ef’âl, akvâl ve ahvâli.
3. İcmâ’-ı Ümmet, ya’nî Sahâbe ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı.
4. Kıyâs-ı Fukahâ, ya’nî müctehid ve ulemâ-ı İslâm’ın kıyâsı.

Şimdi bu dört delîli tafsîlâtıyla îzâh edeceğiz:
Dîn-i mübîn-i İslâm’ın asıl kaynağı Kur’ân’dır. Sonra Kur’ân’ın asıl müfessiri olan Resûl-i Ekrem (asm)’ın sünnet-i seniyyesidir. Evet, Kur’ân’ın iki büyük müfessiri vardır:

Birincisi: Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın yine kendisidir. Evet, Kur’ân’ın âyetleri birbirini îzâh etmekte ve mücmel bir âyeti başka bir âyet veyâ âyetler tafsîl ve tefsîr etmektedir. Kur’ân’ı, Kur’ân’la îzâh ve tefsîr etmek; bir âyetteki icmâli diğer âyetteki tafsîlle îzâh etmek; müteşâbih olan âyetleri muhkem olan âyetlere göre ma’nâ vermek; nâsih ile mensûhu, has ile âmmı nazar-ı i’tibâra almak ve âyetlerin sebeb-i nüzûlü ile târihini bilmek ile olur.

İkincisi: Resûl-i Ekrem (asm)’ın Sünnet’idir. Evet, zât-ı Risâlet (asm), risâleti haysiyyetiyle insânlara Kur’ân’ı açıklamış, âyetlerin hudûdlarını ta’yîn etmiş, böylece muhtemel yanlış te’vîllerden Kur’ân’ı muhâfaza etmiştir. Bu sebeble, âyetleri, onu tefsîr eden hadîs-i şerîflere göre ma’nâ etmek gerekir. Bunun için de hadîslerin kısımlarını, nâsih ve mensûhunu, mücmel ve mufassalını, sebeb-i vürûdunu ve târihini bilmek ve ona göre Kur’ân ve ehâdîs-i Nebevîyyeyi tefsîr ve îzâh etmek zarûreti vardır. Yoksa, âyet ve hadîsler maksûd ma’nâlarından tahrîf edilmiş ve dalâlete sülûk edilmiş olur. Bir kısım mücmel âyetleri, mufassal âyetler ve ehâdîs-i nebeviyye tefsîr ettiği gibi; bir kısım mücmel hadîsleri de mufassal hadîsler îzâh etmiştir. Resûl-i Ekrem (asm)’ın bir vazîfesi de tebyîndir. Ya’nî, Kur’ân’ın mücmel âyetlerini îzâh ve beyân etmektir. Aşağıdaki âyet-i kerîme bu hakíkati ifâde etmektedir:

وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَانُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
“Yâ Ekreme’r-Rusûl! İnsânlara inzâl olunan ahkâmı, onlara beyân etmen için Biz sana Kur’ân’ı inzâl ettik. Tâ ki onlar tefekkür etsinler.”

Kur’ân’da mücmel olan âyetlerin ahkâmını Resûlullah (asm)’ın tafsîl üzere beyân ettiğine bu âyet-i kerîme delâlet eder. Kur’ân’ın ilk muhâtabı ve en büyük talebesi olan bu zât (asm), dîn nâmına ne söylemiş ise, muhakkak o, Kur’ân’da ya sarâhâten veyâ işâreten mevcûddur. Bu hadîslerin muhâfız ve hâmilleri ise sahâbe-i kirâm hazretleridir. Onlar da bu hadîsleri kendilerinden sonraki asırlara sağlam bir an’ane ile ulaştırmışlar ve ümmetin muhakkìk âlimleri de bu emâneti onlardan almış ve yine sağlam bir senedle kitâblara kaydetmişlerdir. 
Bu sebeble Kur’ân’ı, Kur’ân’la ve hadîslerle ve fukahâ ve müfessirlerin sahâbeden alarak bize ulaştırdığı esâsât ile tefsîr ve îzâh etmek lâzımdır. Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktadır:

مَنْ فَسَّرَ الْقُرْاَنَ بِرَأْيِهِ فَقَدْ كَفَرَ 
“Kim Kur’ân’ı kendi re’yiyle tefsîr ederse,  kâfir olur. (Ya’nî,  Kur’ân ve hadîsin mufassalına ve icmâ’-ı sahâbe ve kıyâs-ı fukahâya dayanmadan, kendi hevâsına göre Kur’ân’a ma’nâ vermek küfürdür, dalâlettir.)”

Üstâd Bedîüzzamân (ra) da bu mevzû’da şöyle buyurmaktadır:
“Evet, zamân geçtikçe Kur’ân-ı Hakîm’in daha ziyâde hakáikı inkişâf eder demektir. Yoksa –hâşâ ve kellâ– selef-i sâlihînin beyân ettikleri hakáik-i zâhirîyye-i Kur’âniyyeye şüphe getirmek değil. Çünkü, onlara îmân lâzımdır. Onlar nasstır, kat’îdir, esâstırlar, temeldirler. وَهَذاَ لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُبِينٌ fermânıyla, ma’nâsı vâzıh olduğunu bildirir. Baştan başa hitâb-ı İlâhî o ma’nâlar üzerine¬ döner, takviye eder, bedâhet derecesine getirir. O mensûs ma’nâları kabûl etmemekten –hâşâ sümme hâşâ– Cenâb-ı Hakk’ı tekzîb ve Hazret-i Risâletin fehmini tezyîf etmek çıkar.

“Demek, maânî-i mensûsa, müteselsilen menbâ-ı risâletten alınmıştır. Hattâ, İbn-i Cerîr-i Taberî, bütün maânî-i Kur’ân’ı, muan’an senetle müteselsilen menbâ-ı Risâlete îsâl etmiş ve o tarzda, mühim ve büyük tefsîrini yazmış.”

Hem Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın dediği gibi âyetler ve hadîsler, “Kim söylemiş, kime söylemiş, ne makámda söylemiş ve ne için söylemiş?” Suâllerine göre ma’nâ edilmelidir. Bu zikredilen káideler, Kur’ân ve hadîs için geçerli olduğu gibi, bütün ulemâ-yı İslâm’ın Kitâblarının ve Risâle-i Nûr’un mütâleası için de geçerlidir. Ya’nî, ulemâ-i İslâm’ın Kitâblarındaki mücmel bir sözü, başka yerde mufassal olan sözleriyle îzâh etmek ve hangi makámda, ne için ve kime söylendiğini nazar-ı i’tibâra almak lâzımdır.

Üçüncü delîl olan İcmâ’-ı Ümmet’e gelince: 
“İcmâ’: Hazret-i Peygamber (asm)’ın vefâtından sonra herhangi bir asırda ümmet-i İslâmiyyenin bütün müctehidlerinin şer’ì bir hüküm üzerinde ittifâkıdır.”   
Demek “İcmâ’-ı Ümmet” ta’bîrinde geçen “ümmet” kelimesinden murâd; başta sahâbe olmak üzere müctehid ve müctehidlik mertebesine nâil olan zevât-ı âliyyedir. Yoksa, umûm ümmet değildir. Beşerî sistemlerde olduğu gibi bir çoğulculuk veyâ icmâ’, şerîatta yoktur. Zîrâ, Kitâb ve sünnete dayalı bir ilme sâhib olmayan kişilerin re’yleri geçersizdir. Onlar hevâlarına dayanırlar ve hakíkí ilimleri olmadığı için ancak zanlarına tâbi’ olurlar. Nitekim Allâhu Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَإِنْ تُطِعْ أَكْثَرَ مَن فِي الأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَن سَبِيلِ اللّهِ إِن يَتَّبِعُونَإِلاَّ يَخْرُصُونَ إِلاَّ الظَّنَّ وَإِن هُمْ
“Eğer yeryüzündeki insânların ekserîsine uyarsan; onlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar ve tarîk-ı dalâlete sevk ederler. Zîrâ onlar, delîle ittibâ’ etmezler; ancak kendi zan ve tahmînlerine ittibâ’ ederler ve onlar, ancak yalan söylerler.”

وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ “Fakat, insânların ekserîsi bilmiyorlar.”

Bir mes’elede icmâ’ mün’akid olduktan sonra, artık ondan sonraki asırlarda hiçbir Müslüman, ne kadar âlim olursa olsun ona muhâlefet etmez ve edemez. Meselâ, Sahâbe asrında bir mes’elede icmâ’ olduysa –ki asıl icmâ’, onların icmâ’ıdır– Tâbiín ona muhâlefet edemez. Eğer Tâbiín, bir mes’elede icmâ’ etmişse, Tebe-i Tâbiín ona muhâlefet edemez ve hâkezâ… Aksi halde, icmâ’ eden eşhâsa dalâlet ve hatâ isnâd etmek gerekir ki, bu durum “Ümmetim (ya’nî ulemâ-i ümmetim),  dalâlet üzerine icmâ’ etmez” hadîsine muhâlif olduğu gibi, vahyin bize geliş silsilesindeki bir halkaya hatâ isnâd etmek, vahye şübhe îrâs edeceğinden merdûddur. Çünkü, vahyin bize ulaşması, sahâbenin icmâ’ı iledir. Sahâbenin icmâ’ını tasdîk ve bize ihbâr eden, tâbiínin icmâ’ıdır. Tâbiínin icmâ’ını tasdîk ve bize ihbâr eden, tebe-i tâbiínin icmâ’ıdır. Ve hâkezâ... Bunlardan birinin reddi, silsilede kopukluk meydana getireceğinden, vahye şübhe îrâs eder.
Eğer bir mes’elede icmâ’ mün’akid olmaz, fakat Âlem-i İslâmdaki ulemânın ekserîsi, ya’nî cumhûr-i ulemâ siyâsî bir baskı altında bulunmadan bir hükümde ittifâk ederlerse; artık fetvâ o vecihle verilir. Cumhûra muhâlefet eden müctehid, kendi âleminde has ictihâdıyla amel etse de ümmeti ona da’vet edemez. Ümmet, ancak cumhûrun caddesinde yürüyebilir ve ona sevk edilir.

Üstâd Bedîüzzamân (ra) da bu husûsda şöyle buyurmaktadır:
“Âlem-i İslâm’ın cadde-i kübrâsı, o umûm eimmenin caddesidir; muazzam ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir. Başka husûsî ve dar caddeye sevk edenler, idlâl ediyorlar.”

“Bir fikre da’vet, cumhûr-i ulemânın kabûlüne vâbestedir. Yoksa,  da’vet bid’attır, reddedilir.”

Allâhu Teâlâ, İcmâ’-ı Ümmete riâyete emir ve ona muhâlefet edenleri zecr sadedinde şöyle fermân etmiştir:

وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيرًا
“Kim hidâyet ona açıkça tebeyyün ettikten sonra, Resûl’e muhâlefet eder ve mü’minlerin ittibâ’  ettikleri tarîk-ı hakkın ve dîn-i İslâm’ın gayrı bir tarîka ittibâ’  ederse, Biz onu döndüğü dalâlet yolunda bırakırız ve âhirette de onu Cehennem’e koyarız. O Cehennem ne kötü bir dönüş yeridir.”

Bu âyet-i kerîmede geçen سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ ta’bîri, “İcmâ’-ı Ümmet”e işâret etmekte ve aynı âyet-i kerîme, “İcmâ’-ı Ümmet”e muhâlefet edenlerin hidâyeti bulamayacaklarını ve Cehennem’e gireceklerini ifâde etmektedir.

Ammâ “Kıyâs-ı Fukahâ” ise; فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي اْلأَبْصَار ِ Ya’nî, “Ey akıl ve basîret sâhibleri, ibret alınız!”   âyetine dayanmaktadır. “Kıyâs-ı Fukahâ”: İlmî dirâyeti bulunan âlimlerin, hakkında Kitâb ve sünnette sarîh bir hüküm bulunan bir şeyin illetini tesbît ederek, Kitâb ve sünnette sarîh bir hüküm bulunmayan başka bir mes’ele hakkında illet ortaklığına istinâden hükmetmesi, ya’nî i’tibâr etmesidir. Fukahânın bu kıyâsları, Kitâblarda her ne kadar, “Filân âlimin re’yi budur” gibi ifâdelerle beyân ediliyorsa da, bu, o âlimin karîhasından çıkan mücerred re’yi olduğu ma’nâsında değil; belki “Onun Kitâb ve sünnetteki bir ilme istinâd eden re’yi ve tarz-ı telâkkísi budur” ma’nâsındadır. Nitekim İmâm-ı A’zam, “Re’ye çok fazla mürâcaât ediyorsun” diye yapılan bir tenkíde
ما فَرَّطْنَا فِي الكِتَابِ مِن شَيْءٍ ya’nî, “Biz bu Kitâbda hiçbir şeyi noksan bırakmadık”   âyetini okuyarak; “Bu, bizim o mes’eleyi Kur’ân’dan nasıl çıkardığımızı bilmeyene göre re’ydir” diyerek cevâb vermiştir.

Aşağıda îzâh edileceği üzere umûm insânların maddî ve ma’nevî cihette tamâmen aynı seviyede olmamaları ve bir tarz-ı hayât-ı ictimâıyyede bulunmamaları sebebiyle, teferruatta aynı terbiye altına girmeleri hikmet ve rahmet-i İlâhiyyeye muvâfık olmadığı için; Allah ve Resûlü (asm), bu ihtilâfa müsâade etmiştir.

2. İCTİHÂD NEDİR?
İçtihâd, meşakkat, güç ve tâkat ma’nâsında olan cehd kelimesinden türetilmiştir. İctihâd lügatte, bir işin talebinde, cehd edilen şeye kavuşmak ve onun nihâyetine ulaşmak için güç ve kuvvetini sarf etmektir.

İctihâdın ıstılâhî ma’nâsı ise şerîatın hükmünü delîlinden çıkarıp anlamak için cehd u gayret sarfetmektir.   
İctihâd, farz-ı kifâyedir ve meşrû’ıyyeti kitâb, sünnet ve icmâ’ ile sâbittir. Şu âyet-i kerîmeler ictihâdın vücûdunu ve lüzûmunu ifâde etmektedir:

وَلَوْ رَدُّوهُ إِلَى الرَّسُولِ وَإِلَى أُوْلِي الأَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذِينَ يَسْتَنبِطُونَهُ مِنْهُمْ
“Eğer onlar o haberi işitince Resûlullah’a (Kur’ân ve Hadîs’e) ve ashâb-ı re’y ve tedbîre ve işten anlayanlara (müctehid ulemâya) reddetmiş olsalardı o haber için istinbât ve istihrâca ehil ve erbâb olan ulemâ ve sâhib-i fikir olan kimseler o haberin ifşâya sâlih olup olmadığını bilirler ve hâl ü maslahatâ göre ictihâd ve lâyıkı veçh üzere hareket ederlerdi.”

فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَار ِ “Ey akıl ve basîret sâhibleri, ibret alınız!”

3. KİMLER İCTİHÂD YAPABİLİR?

Usûl ulemâsı müctehidde şu sıfatların bulunmasını şart koşmuşlardır:

1. Müslüman olması.
2. Sahîhu’l-fehim olması. Ya’nî gàyet doğru ve selâmetli bir anlayış sâhibi olması.
3. Ahkâmın menbâ’ ve masdarları olan Kitâb, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâsı çok iyi bilmesi.
4. Nâsih ve mensûhu iyi bilmesi.
5. Arab lugatını, sarfı, nahvi ve belâgati çok iyi bilmesi.
6. Usûl-i fıkıhda âlim olması.

Burada kitâbı bilmekten murâd, ahkâm âyetlerini bilmektir. Yoksa âyetlerin hıfzı değil, belki kolaylıkla onlara ulaşabilecek bir sûrette o âyetlerin yerlerini ve âyetlerin ma’nâlarını iyi bilmektir.

Sünneti bilmekten murâd, ahkâm husûsunda vârid olan hadîsleri bilmektir. Yoksa murâd, o hadîslerin hıfzı değildir. Ancak, ihtiyâc olduğunda mürâcaat etmesi için ahkâm hadîslerinin her bir bâbın mevkı’ini kolaylıkla bulup çıkarabilecek bir derecede, ahkâm hadîslerinin ekserîsini câmi’ bir temele ve ilme sâhib olması ve bilmesi kâfîdir. Hem o hadîslerin makbûlünü merdûdundan ayırt edip tanıyabilmesi lâzımdır. Ya’nî muhaddislerin kabûl ettikleri hadîslerle, reddettikleri hadîsleri bilip ayırt etmesi lâzımdır. Hem nâsih ve mensûhunu bilmesi de şarttır ki mensûh olan bir hadîsle fetvâ vermesin.

Hem Arab lugatını da çok iyi bilmesi lâzımdır ki Kur’ân’ı ve sünneti doğru bir şekilde anlaması mümkün olsun. Çünkü Kur’ân ve Sünnet, Arab lisanıyla vârid olmuş ve Arabların kelâm üslûbları üzerine cârî olmuşlardır.

Hem müctehidin usûl-i fıkhı da iyi bilmesi lâzımdır ki, ahkâmı istinbât ederken ve delîller teâruz ettiği vakitte, ya’nî delîller birbirine zâhiren ters düştüğü vakitte tercîh yaparken usûl-i fıkhın sahîh kàidelerinden dışarı çıkmasın.

Şu şartlar, bütün fıkhî mes’elelerde ictihâd edebilecek olan bir mutlak müctehidde bulunması gereken şartlardır.

İctihâdın şartlarına hâiz olmayan bir kimse, nazariyyâtta mutlaka ehl-i sünnet içindeki bir mezhebe ittibâ’ etmek ve müctehidleri taklîd etmek mecbûriyyetindedir.

Binâenaleyh ictihâdın şartlarına hâiz olmayan bir kişinin dînî mes’elelerde kendi aklı ve hevâsıyla konuşup “Bu mes’elede ben böyle düşünüyorum.” veyâ “Bence doğru olan budur.” demesi, ya’nî kendi re’yince bir meslek îcâd etmesi câiz değildir. O halde ileride anlatılacağı üzere, şu anda ictihâda ehliyetli kimse bulunmadığından ve ictihâdın yapılmasına mâni’ler bulunduğundan her bir mü’min, meslek ve efkârını, Kur’ân ve hadîsin muhkemâtına ve ehl-i sünnet mezheblerinin hükümlerine uydurmak mecbûriyyetindedir.

4. İCTİHÂD NERELERDE YAPILIR?

İctihâdın mevzû’u, hakkında kat’ì delîl bulunmayan bütün şer’ì hükümlerdir.   Müctehid, hakkında kitâb ve sünnette kat’ì delîl bulunmayan bir mes’eleyle karşılaştığında onun hakkında ictihâd eder. Fakat şu ictihâdın yine kitâb ve sünnete dayanması gerekir. Yoksa mücerred kendi aklına göre hüküm veremez. Bu noktadan müctehidin ictihâdı, yine Kur’ân ve hadîse râci’dir. Ya’nî müctehid, mes’eleyi Allah ve Resûlüne, ya’nî Kur’ân ve hadîse arz eder ve ezelî ve ebedî olan Kur’ân-ı Mu’ciz’ul Beyân ve onun tefsîri olan hadîs-i şerîflerin küllî ma’nâ tabakàtından o mes’elenin hükmünü istinbât eder. Binâenaleyh ictihâd her ne kadar müctehide isnâd edilse de hakìkatte Kur’ân ve onun tefsîri olan hadîs-i şerîflerin ma’nâ tabakalarıdır.

Fakat ileride îzâh edeceğimiz üzere ictihâdlar izâfî hakìkatler olduğu için müctehidlere izâfe edilerek zikredilir. Yoksa o müctehidin kendi re’yine göre verdiği bir hüküm değildir. Belki Kur’ân ve hadîsin hazînesinden o müctehid eliyle çıkarılmış cevherlerdir. Şu âyet-i kerîme bu ma’nâyı ifâde etmektedir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً
“Ey mü’minler! Allah’a (ya’nî Kur’ân’a) ve Resûlüne (ya’nî Hadîs’e) ve sizden olan ulu’l-emre (ya’nî bir te’vîle göre müctehid ulemâya) itâat edin. Eğer siz bir şeyin hükmü hakkında nizâ ederseniz, onu Allah’ın kitâbına ve resûlünün sünnetine reddedin. Eğer Allah’a ve yevm-i âhirete îmân ederseniz, Allahu Teâlâ’nın ahkâmına ve resûlünün sünnetine mürâcaat edin. Şu kitâbullaha ve sünnet-i Resûlullaha mürâcaat, sizin için hayırlı ve âkıbet yönünden gàyet güzeldir.”

Bu hakìkate binâen Üstâd Hazretleri de ictihâdı ta’rîf ederken onu Kur’ân’a nisbet ederek ta’rîf etmiş ve şöyle demiştir:
“İctihâdda, ya’nî istinbât-ı ahkâmda, ya’nî Cenâb-ı Hakkın marziyyâtını kelâmından anlamakta, Sahâbelere yetişilmez.”
İşte şu sırra göre ictihâdın mevzû’unu şöyle îzâh etmek mümkündür:
Dîn-i Mübin-i İslâm’ın menbâı olan Kur’ân-ı Azîmuşşân’ın âyetleri iki kısımdır.

Birincisi: Ma’nâsı açık olan ve hiçbir sûrette te’vîli mümkün olmayan âyetlerdir ki bunlara “Muhkemât” denilir. Bunlarda aslâ ictihâd olmaz. Bunları te’vîl etmek, bid’at ve dalâlettir. Bu muhkemât ise; dînin yüzde doksanını teşkîl etmektedir. Bunlar, dînin ana esâsları, temeli ve dînin üstünde durduğu ana sütûnlarıdır. Ehl-i sünnet dâiresindeki hiçbir hak müctehid şu muhkemâta ilişmemiş, olduğu gibi kabûl etmişlerdir. Bedîüzzamân Hazretleri bu konuda şöyle buyuruyor:

“Mezâhibin ihtilâfı ise: Sâhib-i şerîatın gösterdiği nazarî düstûrların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. “Zarûriyyât-ı Dîniyye” denilen ve kàbil-i te’vîl olmayan ve “Muhkemât” denilen düstûrları ise, hiç bir cihette kàbil-i tebdîl değildir ve medâr-ı ictihâd olamaz. Onları tebdîl eden, başını dînden çıkarıyor;

يَمْرُقُونَ مِنَ الدِّينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الْقَوْسِ kàidesine dâhil oluyor.”

İkincisi: Muhkem olmayan kısım ki, bunların ma’nâsı muhkemât gibi açık değildir, te’vîle kàbildir. Onların ma’nâsını anlamak için ilimde rüsûh sâhibi olmak lâzımdır. Şu kısım âyetlerde olan müşkilât –hâşâ– âyetlerin lafzındaki bir kapalılıktan ve beyânın kusûrundan gelen bir müşkilât değil, belki ma’nânın ince ve derin veyâ yüksek ve geniş olmasından kaynaklanmaktadır ki, Kur’ân-ı Mu’ciz’ul Beyân o ma’nâları mümkün olan en kolay ve açık sûrette ifâde etmiştir. Ya’nî bu kısım âyetlerdeki müşkilât muhâtabın kusûrundan ve ilminin eksikliğinden gelmektedir. Onların ma’nâsını anlayabilmek için râsih bir ilme sâhib olmak lâzımdır. İşte ictihâd, şu kısım âyetlerde olmaktadır ki bu da dînin yüzde onunu teşkîl etmektedir. Kur’ân’ın tefsîri olan hadîs-i şerîfler de bu iki kısma ayrılmaktadır.

Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, bu husûsu şöyle ifâde etmiştir:

“Erkân ve ahkâm-ı zarûriye –ki yüzde doksandır– bizzât Kur’ân’ın ve Kur’ân’ın tefsîri mâhiyetinde olan sünnetin malıdır. İctihâdî olan mesâil-i hilâfiye ise, yüzde on nisbetindedir.”

Bu münâsebetle delâleti vâzıh ve bedîhî olan lafızlarla, delâleti vâzıh ve bedîhî olmayan lafızları zikredeceğiz. Şöyle ki:

“Bir kelime ve bir lafız, delâlet ettiği ma’nâ ve bildirdiği mefhûm i’tibâriyle iki kısma ayrılır.

BİRİNCİ KISIM
DELÂLETİ VÂZIH VE BEDÎHÎ OLAN LAFIZLARDIR

Lafzın delâlet ettiği ve bidirdiği ma’nâ vâzıh ve bedîhîdir. O lafzın o ma’nâyı bildirmesi husûsunda dışardan başka bir delîl ve karîneye ihtiyâc yoktur. Ya’nî bizzât o lafız, kendisi o ma’nâyı bildiriyor. Buna vâzihu’d-delâlet denir. Bu da zâhir, nass, müfesser ve muhkem olmak üzere dört kısma ayrılır. Bunlar vuzûh-i delâletin kuvvet ve za’fına göre şöyle sıralanabilir: Vuzûha en az delâlet edeni zâhirdir. Daha sonra nass, ondan sonra müfesser gelir, en kuvvetlisi ise muhkemdir. Şimdi bu dört kısmı birer birer îzâh etmeye çalışacağız:

Birincisi: Zâhirdir ki: lugatta açık ma’nâsına gelmektedir. İstılâhda ise; bir ma’nâya açıkça delâlet eden lafızdır. Ya’nî lafız ve kelime, zâhiren o ma’nâyı bildirir ve bu ma’nâyı bildirmekte dışardan bir emr-i hâricîye ihtiyâc yoktur. Bizâtihî o kelime ve o cümle, o ma’nâyı vâzıhan bildiriyor. Lâkin kelâmın siyâkı o ma’nâ için değildir. Meselâ:

وَاَحَلَّ اللهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبوا “Allah alış verişi helâl kıldı ve fâizi de harâm kıldı.”

Bu âyet,  açıktan açığa bedâheten alışverişi helâl, fâizi ise harâm kılar. Bu ma’nâ اَحَلَّ  ve  حَرَّمَ kelimelerinden vâzıhan anlaşılır. Bu ma’nânın anlaşılması için de hâricî bir karîneye ihtiyâc yoktur. Zâten bedîhîdir. Fakat âyet-i kerîmenin sevk ve zikri, bu ma’nâ için değildir. Zîrâ âyetin sevk ve zikrinden asıl maksad, alış veriş ile fâiz arasındaki benzerliği nefyetmektir. Ya’nî “Alış veriş de fâiz gibidir” diyenlerin sözünü reddetmek içindir.

Zâhirin Hükmü:
1) Te’vîle kàbildir. Ya’nî zâhirî ma’nâsı değil, başka bir ma’nâ murâd edilebilir. Meselâ âyetin zâhirî ma’nâsı umûmî iken belli ferdlere tahsîs edilebilir. Mutlak iken belli kayıtlarla takyîd edilebilir. Hakìkì ma’nâsı değil, mecâzî ma’nâsı da kasdedilebilir.

2) Lafzın bildirdiği zâhirî ma’nânın dışında başka bir ma’nânın kasdedildiğine dâir bir delîl yoksa, o zâhirî ma’nâ ile amel etmek vâcibtir. Ya’nî lafzın zâhirî ma’nâsı umûmiyyeti bildiriyorsa, bütün ferdlere teşmîl edilir. Eğer o lafzın mecâz ma’nâsında kullanıldığına dâir bir karîne ve mecbûriyyet yoksa sâdece hakìkì ma’nâsında kullanılır. Fakat ba’zı karîneler varsa tahsîs ve mecâz da kullanılabilir.

Meselâ; “Allah alış verişi helâl kıldı ve fâizi de harâm kıldı”   âyet-i kerîmesinin ifâde ettiği ma’nâ, zâhiren bütün alış verişin nev’lerini içine almaktadır ve bütün alış veriş nev’lerinin helâl olduğunu bildiriyor. Fakat hadîslerle şarabın satışı ve dînde harâm olan ba’zı bey’ler (satışlar) ile bu umûmî ma’nâ, tahsîs edilmiştir.

3)  Peygamber (asm) zamânında neshi kabûl eder, ondan sonraki asırlarda ise neshi kabûl etmez.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olan Lafızlardan İkincisi:
Nass’dır. İstılâhda; sevk edildiğî ma’nâya delâlet eden lafızdır. Ya’nî lafız ve kelime zâhiren o ma’nâyı bildirir ve bu ma’nâyı bildirmekte dışardan bir emr-i hâricîye ihtiyâc yoktur. Bizâtihî o kelime ve o cümle, o ma’nâyı vâzıhan bildiri ve o kelâmın sevk ve zikri, o ma’nâ içindir.

Meselâ; Zâhir ma’nâ için örnek olarak zikrettiğimiz gelecek âyet-i kerîme, aynı anda nassa da örnektir. Şöyle ki:

وَاَحَلَّ اللهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبوا “Allah alış verişi helâl kıldı ve fâizi de harâm kıldı.

Bu âyet-i kerîme, zâhirî ma’nâ ile Cenâb- Hakkın alış verişi helâl, fâizi ise harâm kıldığını bildiriyor. Bu ma’nâyı bildirmesi cihetiyle bu kelâm zâhirdir.
 
Âyet-i kerîme, aynı anda alış veriş ile fâizin bir olmadığını açık ifâde ile bildiriyor ve kelâmın sevk ve zikri de bu maksad içindir. Zîrâ bu âyet-i kerîmenin sevk ve zikri “Alış veriş de ribâ gibidir” diyenlere bir cevâb ve red içindir. Bu ma’nâyı bildirmesi cihetiyle ise bu kelâm nassdır.

Nassın Hükmü:
1) Te’vîli kabûl eder.
2) Sâdece Resûl-i Ekrem (asm) zamânında neshi kabûl eder.
3)  Lafzın bildirdiği zâhirî ma’nânın dışında başka bir ma’nânın kasdedildiğine dâir bir delîl yoksa o nass ile amel etmek vâcibtir.

Zâhir ile nass arasındaki fark:
1) Nassın ma’nâya delâleti zâhirden daha vâzıh ve nettir.
2) Kelâmın sevkinden murâd, nassın ma’nâsıdır. Zâhir ise; tebeì olarak kabûl edilir.
3) Nassın te’vîle olan ihtimâli, zâhirin te’vîle olan ihtimâlinden daha uzaktır.
4) Nass ile zâhir arasında bir teâruz ve tenâkuz görüldüğünde nass tercîh edilir.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olan Lafızlardan Üçüncüsü: Müfesser’dir. Müfesser kelimesi; lugatta fesr (keşf) kökünden alınmıştır. Ma’nâsı: Keşfedilen (anlaşılan)dır. İstılâh da ise; hâricî bir emir ve karîne olmaksızın bizzât mufassal bir ma’nâya delâlet eden, herhangi bir te’vîle ihtimâli olmayan  ve nassdan daha vâzıh olan lafza denir. Meselâ:

وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكينَ كَافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَافَّةً 
“Ey Müslümanlar! Kâfirler birleşerek ve birbirlerine yardım ederek sizinle toplu bir halde savaştıkları gibi; siz de birleşerek ve birbirinize yardım ederek toplu bir halde onlarla savaşınız”   âyetinde olduğu gibi. Zîrâ âyet-i kerîmede geçen الْمُشْرِكينَ kelimesi, bütün müşrikleri içine aldığı halde tahsîse ihtimâli vardır. Ya’nî ba’zı müşriklerin, bu hükümden tahsîs ihtimâli olabilir. Daha sonra zikredilen كَافَّةً kelimesi ile o tahsîs ihtimâli kaldırılmış ve kelimenin kendi umûmî ma’nâsında kullanıldığını vâzıhan bildirdiği için الْمُشْرِكينَ kelimesi müfesser bir lafız olmuştur. Hem meselâ;

وَالَّذينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَاْتُوا بِاَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانينَ جَلْدَةً 
“Hür, bâliğ, akıllı, Müslüman ve zinâ etmemiş kadınlara zinâ isnâdında bulunup, sonra bunu isbât için dört şâhid getiremeyenlere seksen değnek vurun.”

Bu âyet-i kerîmede geçen   ثَمَانينَ lafzı muayyen bir sayı olduğundan ziyâde ve noksanlık ihtimâlini kabûl etmediği için müfesser bir lafız kabûl edilir.

Kezâ, Kur’ân’da namaz, zekat, hac gibi mücmel (kapalı) olarak zikredilip Peygamberimizin sünneti ile kat’ì ve net bir tafsîlâtla icmâlliği izâle edilen lafız ve kelimeler de müfesserdir ve bunlar te’vîle kàbil değildir.

Müfesserin Hükmü:
1) Tefsîr edildiği şekilde onunla amel etmek vâcibtir.
2) Nesh olunabilir ahkâmdan ise; Resûl-i Ekrem (asm) zamânında nesh ihtimâli olabilir. Fakat Peygamberimizin vefâtından sonra nesh olmaz.
3) Müfesserin, zâhir ve nassa nisbetle vuzûh-i delâleti daha kuvvetlidir.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olan Lafızlardan Dördüncüsü: Muhkem’dir. Lugatta; sağlamlaştırılmış demektir. Şer’ì istılâhda ise; te’vîl ve neshe kàbil olmayıp müfesserin ma’nâya delâletinden daha kuvvetli bir tarzda kendi nefsiyle ma’nâya delâlet eden lafızdır.

Muhkem; ya tabiatıyla tebdîl ve tağyîri kabûl etmez. Allah’a, âhiret gününe, peygamberlere îmân etmeyi, zulmün harâm, adâletin ise vâcib olduğunu bildiren âyetler gibi.

Veyâ tabiatıyla tebdîl ve tağyîri kabûl ettiği halde; onun nesh ihtimâlini nefyeden hâricî bir karîne ile desteklenmiştir. Meselâ:

وَلاَ اَنْ تَنْكِحُوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِه اَبَدًا اِنَّ ذلِكُمْ كَانَ عِنْدَ اللهِ عَظيمًا
Kendisinden sonra Peygamberin hanımlarını nikâhlamanız ebedî olarak size helâl olmaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günâhtır”   âyeti gibi.

Bu âyet-i kerîmede geçen Hazret-i Peygamber (asm)’ın hanımlarıyla evlenmemenin hükmü, tabiatıyla tağyîr ve tebdîli, ya’nî Cenâb-ı Hak tarafından neshi kabûl edebilir. Ancak  اَبَدًا kelimesi ile bu nesh ihtimâli kaldırılmış. Hazret-i Peygamberin hanımlarıyla ebedî olarak evlenmenin harâm oluşu tesbît edilmiştir. Hem meselâ;

الجهاد ماض الى يوم القيامة
“Şer’ì cihâd, kıyâmete kadar devâm edecektir”   hadîs-i şerîfinde cihâd farz olarak devâm edeceği ifâde ediliyor. Bu ifâde, tabiatıyla tağyîr ve tebdîli ya’nî Cenâb-ı Hak tarafından neshi kabûl edebilir. Ancak الى يوم القيامة lafzı ile bu nesh ihtimâli kaldırılmış, kıyâmete kadar cihâdın devâm edeceği tesbît edilmiştir. Muhkemin Hükmü:

1) Kat’ì olarak neye delâlet ediyorsa onunla amel etmek vâcibtir.
2) Başka bir ma’nânın ondan irâde edilme ihtimâli yoktur.
3) Nesh, te’vîl ve ibtâli kabûl etmez.

İKİNCİ KISIM
DELÂLETİ VÂZIH VE BEDÎHÎ OLMAYAN LAFIZLAR

Bir kelime ve bir lafzın delâlet ettiği ve gösterdiği ma’nâ hafî ve gizlidir. Ya’nî o ma’nâ o lafızdan zâhiren anlaşılmıyor. Ancak o ma’nânın o lafızdan anlaşılması için o lafzın dışında hâricî bir emir ve karîne olması lâzımdır. Bunun da mertebeleri vardır. En yükseği müteşâbih, ondan azı mücmel, sonra müşkil, sonra da hafî gelmektedir. Şimdi bunları birer birer îzâh edeceğiz.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan Birincisi: Hafî’dir. Ma’nâya delâleti zâhir olan, bununla berâber ba’zı efrâdının ma’nâya mutâbakatında gizlilik olup teemmüle ihtiyâc duyulan lafızdır. Ya’nî o lafzın o ma’nâya delâleti zâhirdir. Ancak o ma’nânın bütün ferdlere şâmil olup olmadığı husûsunda bir kapalılık vardır. O kapalılığın anlaşılması için düşünmeye ihtiyâc vardır.

Meselâ: Peygamberimiz (sav) buyurmuşlar ki:

لا يرث القاتل “Kàtil (maktûlunden) irs götürmez”

Hadîs-i şerîfte geçen القاتل lafzı, zâhiren hem amden (bilerek), hem de hatâen (bilmeyerek) katli işleyene şâmildir. Bu sözün “Bilerek katli işleyeni” bildirmesi ve ona delâlet etmesi bedîhî ve zâhirîdir. Ammâ “hatâen o işi işleyene” şâmil gelmesinde bir kapalılık vardır. Bu kapalılığa göre fakìhler değişik re’yler beyân etmişlerdir. Ba’zı fakìhlere göre hatâen öldüren de bu hadîsin hükmüne girer. Ba’zı fakìhlere göre ise hatâen adam öldüren bu hadîsin hükmüne dâhil olmaz. (Demek hafîde ictihâd kàbildir.)

Hafînin hükmü: Gizlilik ve kapalılığa sebeb olan nesneye nazar ve teemmül lâzımdır. Bu nazar ve teemmül netîcesinde o nesnenin bütün o efrâda şâmil geldiğine kanâat hâsıl olursa onun hükmüyle amel edilir. Ba’zı efrâda şâmil gelmediğine kanâat getirilirse, ona göre hükmedilir. (Bunu da yapacak müctehidlerdir.)

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan İkincisi: Müşkil’dir. Bu, bizzât lafzında bulunan bir sebebten veyâ başka bir nassla karşılaşmasından dolayı ma’nâsı kapalı olan bir ifâdedir.

Hafî ile müşkil arasındaki fark şudur: Hafîdeki kapalılık bizzât lafızdan değil, lafzın tatbîk sahasının şümûlünden gelmektedir. Buna göre hafîden kasdedilen şey, önce bilinmektedir. Müşkil’deki kapalılık ise, nassla¬rın bizzât lafzından doğmaktadır. Bununla ne kasd olunduğu önceden bilinemez; ancak hâricî bir delîl ile anlaşılır.

Müşkil için müşterek (çok anlamlı) kelimeleri misâl olarak verebiliriz. Bu kelimeler, iki üç ma’nâyı ifâde eder. Meselâ; “ayn” kelimesi, görme duyumuz olan “göz” anlamına geldiği gibi, “pınar” anlamına da gelir; “mâhiyyet” ve “câsus” anlamlarında da kullanılır. Bu birbirine zıt ma’nâları bir kullanış¬ta birleştiremeyiz. Ancak ayrı ayrı kullanışlarla bu ma’nâlar kasd olu¬nabilir. “Ayn” sözünün bu ma’nâlardan hangisine delâlet ettiğini, ya cümlenin gelişinden (siyâk’tan) veyâ hâricî bir delîlden anlayabiliriz. Siyâk’a misâl olarak: “Ordunun durumunu anlamak için uyûn’u her tarafa yaydım” cümlesini zikredebiliriz. Buradaki uyûn, câsuslar ma’nâsında kullanılmıştır ve bunu cümlenin gelişi göstermektedir. Yine Kur’ân’daki:

وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا “Onların  gözleri vardır; fakat onunla görmezler”   âyetinde geçen, اَعْيُنٌ kelimesi de siyâk’tan anlaşıldığına göre duyu  or¬ganı olan gözlerdir.

Ba’zan müşterek lafzı anlamak için başvurulan siyâk değil, hâricî bir delîl olabilir. Eğer bu hâricî delîl nass ise, onun anlamı üzerinde pek ihtilâf çıkmaz; nass değilse onun ma’nâsı üzerinde geniş ihtilâflar (ictihâdlar) doğar.

Fakìhlerin, tefsîrinde ihtilâfa düştükleri müşterek lafızlardan biri¬si de şu âyet’tir.

وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ ثَلثَةَ قُرُوءٍ “Boşanan kadınlar, kendi kendilerine  üç kurû’ beklerler. “

Bu âyet-i kerîmede geçen قُرُوءٍ kelimesi hem hayz (ay hâli), hem de tuhr (iki ay hâli arasındaki te¬mizlik) ma’nâlarına gelmektedir.  Bu sebeble Hanefîler, bu âyette geçen قُرُوءٍ kelimesini ay hâli (hayz) diye, Şâfiìler de iki ay hâli arasındaki te¬mizlik müddeti diye tefsîr etmişlerdir. (Demek müşkil de ictihâd mahallidir.)

Müşkilin Hükmü: Karîne ve delîlleri araştırıp o müşkilden murâdın ne olduğu anlaşıldıktan sonra onunla amel edilir, yoksa ictihâd edilir.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan Üçüncüsü: Mücmel’dir. Bu, ma’nâsında bir kaç hâl ve hükmü ihtivâ eden, ancak bir müfessir (açıklayıcı) ile anlaşılabilen nass’dır. Pezdevî, “Usûl”ünde mücmeli şöyle tanımlar: “Mücmel, kendisinde ma’nâlar izdihâm eden, ne kastedildiği ibâresinden anlaşılamayacak derecede muğlak olan, tefsîr ve araş¬tırmaya ihtiyâc gösteren şeydir.”

Bu ta’rîften mücmel, müşkil ve hafî arasındaki fark anlaşılmış olu¬yor. Demek ki mücmelin tafsîlâtı kendi lafzından ve mücerret fıkhî ictihâdla anlaşılamaz. Mücmeli anlamak, onun çeşitli şekillerini ve cüz’i mes’elelerini kavramak için bir müfessire (açıklayıcıya) ihtiyâc vardır.
Kur’ân’ın teklîfî hükümlerle ilgili ibârelerinin çoğu mücmeldir. Bunları bize sünnet açıklamıştır. Meselâ; namaz, mücmel olarak emredil¬miş; “Sünnet” onu hem fiilî, hem de kavlî bir şekilde açıklamıştır. Hazret-i Peygamber (sav): “Namazı, ben nasıl kılıyorsam siz de öylece kılın”  bu¬yurmuştur. Hac da böyledir. Peygamber (sav): “Hac ile ilgili ibâdetle¬rinizi benden alınız”   buyurarak onu açıklamıştır. Zekât ve alım-satım da mücmel olarak bildirilmiş, sonra sünnet tarafından tam olarak açıklanmıştır.

Kezâ, suçlarla ilgili bir kısım hükümler de icmâlî bir şekilde zikre¬dilmiştir. Meselâ; Kur’ân, diyet gerektiğini bildirmiş; “Sünnet” de bu¬nun mikdâr ve şekillerini genişçe anlatmıştır. Yine Kur’ân, yaralar için kısâs icab ettiğini haber vermiş; “Sünnet” ise bu yaraların hükümlerini, ne zamân tam kısâs ve ne zamân nâkıs kısâs, ya’nî diyet gerektiğini beyân etmiştir.

Böylece Kur’ân’ın mücmel olan her ifâdesini Sünnet açıklamış ve onun kapalı bir tarafını bırakmamıştır.
Evet, Kur’ân nass’larının tefsîre muhtâc olan kısımları vardır. Bunları Peygamber (sav), âhirete irtihâlinden önce açıklamıştır. Hazret-i Peygam¬ber’in açıklamadığı teklîf bildiren hiç bir Kur’ân nassı yoktur. O, bunları ya fiiliyle veyâ sözüyle açıklamıştır.

Mücmelin Hükmü: Mücmel, Şâri’ tarafından vâfî bir tarzda beyân ve îzâh edilmişse o zamân müfesser hükmüne geçer ki bu durumda onunla amel etmek vâcib olur.

 Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan Dördüncüsü: Müteşâbihtir. Müteşâbih: Ma’nâsı kapalı olan anlaşılması için akılca bir yol bulunma¬yan, Kitâb ve Sünnette tefsîrine rastlanılmayan ve ma’nâsı Allah’a havâle edilen nass’dır. Burada şu iki husûsu beyân etmek gerekir:

1) Kur’ân’da müteşâbih vardır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ
“O Allahu Teâlâ ki, ey Resûl-i Ekrem! Senin üzerine Kur’ân’ı inzâl etti. O Kur’ân’dan ba’zıları muhkem âyetlerdir ve o âyetlerin ahkâmı açıktır, helâl ve harâmı beyân husûsunda kendileriyle amel olunur. Onlar (muhkem âyetler) Kitâbın (Kur’ân’ın) aslı ve anasıdırlar. O Kur’ân’dan diğer âyetlerin ise elfâzı birbirine benzer ve ma’nâsı açık değildir.

Kur’ân’ın âyetleri iki kısım olup biri muhkem diğeri müteşâbih olunca, şu kimseler ki, kalplerinde bâtıla meyil vardır, onlar insânlar arasına fitne koymak ve i’tikâdlarını ifsâd eylemek ve arzûlarına muvâfık bir sûrette te’vîlini taleb etmek için Kur’ân’dan müteşâbih olan âyetlere ittibâ’ eder ve kalplerinde olan fesâda binâen muhkemâtı terkederler.

Halbuki insâna lâzım olan; muhkem olan âyetlerle amel eylemek ve müteşâbihâta îmân etmektir. O müteşâbihâtın te’vîlini ancak Allahu Teâlâ bilir ve ilminde sebâtı ve rüsûhu olan âlimler de ‘Biz bu Kur’ân’a îmân ettik. Zîrâ cümlesi bizim Rabbimiz tarafındandır.’ derler. Bu Kur’ân’ın ma’nâsını ancak akıl sâhibleri düşünür.”  
Bu nass karşısında âlimler, Kur’ân’da müteşâbih bulunduğunda ittifâk etmişlerdir. Ancak, müteşâbihin nerelerde olduğunda ihtilâfa düşmüşlerdir. İbn-i Hazm; sâdece Kur’ân’ın sûre başlarındaki hu¬rûf-i mukattaa ile “Kıyâmet gününe yemîn ederim”   ve “Kasem olsun güneşe ve onun aydınlığına, ona tâbi’ olduğu zamân aya”   âyetleri gibi kasem bildiren lafızların müteşâbih olduğunu söyler.

Bir kısım ulemâ da İbn-i Hazm’ın ileri sürdüğü bu müteşâbihlerin yanında, Allah’ı sonradan yaratılmışlara (havâdîse) benzeten âyetleri (Allah’ın elinden ve yüzünden bahseden âyetler   gibi) de müteşâbih sayarlar.

2) Teklîf ihtivâ eden ve İslâm Şerîatinin esâs hükümlerini bildi¬ren âyetler aslâ müteşâbih değildir; bunların hepsi, ya kendiliğinden veyâ Peygamber (sav)’in beyânı sâyesinde apaçıktır. Nitekim Hazret-i Pey¬gamber (sav):
“Sizi, gecesi gündüzü gibi aydınlık olan bir yol üzerinde bıraktım”   buyurmuştur. Zâten teklîf ifâde eden nassların açık olmaması veyâ açıklanmamış olması imkânsızdır.”

5. İCTİHÂDIN CÂİZ OLUP OLMADIĞI KONULAR

“Her hükm-i şer’ì, ictihâda mahal olamaz. Onun için ba’zı usûl-i fıkıh ulemâsı bu husûsta şöyle derler:

“İctihâdın câiz olduğu mes’ele, hakkında kat’ì delîl bulunmayan ahkâm-ı şer’ıyyedir. Hakkında kat’ì delîl bulunan ahkâm-ı şer’ıyyede ise ictihâd ve ihtilâf olamaz. Namaz ve orucun farziyyeti, zinânın harâmiyyeti gibi. Bunlar, hakkında kat’ì nass bulunan ve câhil ve âlim herkesin bildiği şer’ì mes’elelerdir. Hakkında delâleti veyâ sübûtu kat’ì nass bulunmayıp, delâleti veyâ sübûtu zannî olan nasslarda ise ictihâd yapılabilir.”

6. İCTİHÂDLARDAKİ İHTİLÂFIN HİKMETİ NEDİR?

Müctehidlerin ictihâdlardaki farklılıkları, –hâşâ– Kur’ân ve Hadîs açıkça anlaşılmadığından, müctehidlerin farklı görüşler ileri sürmelerinden değildir. Bilakis bu ihtilâf, Kur’ân’ın yedi vech-i i’câzından biri olan câmiıyyetinden kaynaklanmaktadır. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyân bütün asırlarda, meşreb ve meslekleri muhtelîf olan beşerin bütün tabakàtına hitâb eden ve her husûsta onlara hidâyet ve yol gösteren bir hutbe-i ezeliyye olduğundan, lafzında, ma’nâsında, ilminde, mebhasinde ve üslûbunda hârikulâde bir câmiıyyet göstermiş ve pek çok ayrı ayrı ma’nâları ihtivâ eden vücûh ve ihtimâlleri ihtivâ etmiştir. İşte müctehidlerin ictihâdları, ahkâm âyetlerinin gösterdikleri ayrı ayrı vücûh ve ihtimâllere dayanmaktadır. Âyetlerdeki bütün o ihtimâller, Kur’ân’ın murâdı ve maksûdu olduğundan elbette bütün o ictihâdlar dahi haktır ve doğrudur. Kur’ân’ın şu vech-i i’câzını, ya’nî câmiıyyetini Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, Yirmi Beşinci Söz’de isbât etmiş ve o eserde şöyle buyurmuştur:

“Eğer desen: ‘Geçmiş misâllerdeki bütün ma’nâları, nasıl bileceğiz ki Kur’ân onları irâde etmiş ve işâret ediyor?’
“Elcevâb: Mâdem Kur’ân bir hutbe-i ezeliyyedir. Hem muhtelîf, tabaka tabaka olarak, asırlar üzerinde ve arkasında oturup dizilmiş bütün benî Âdeme hitap ediyor, ders veriyor. Elbette o muhtelîf ifhâma göre müteaddit ma’nâları derc edip irâde edecektir ve irâdesine emâreleri vaz edecektir.

“Evet, İşârâtü’l-İ’câz’da, şuradaki ma’nâlar misillû kelimât-ı Kur’âniyyenin müteaddit ma’nâlarını ilm-i sarf ve nahvin kàideleriyle ve ilm-i beyân ve fen-ni maânînin düstûrlarıyla, fen-ni belâgatin kànûnlarıyla isbât edilmiştir. Bununla berâber, ulûm-u Arabiyyece sahîh ve usûl-i dîniyyece hak olmak şartıyla ve fenn-i maânîce makbûl ve ilm-i beyânca münâsib ve belâgatçe müstahsen olan bütün vücuh ve maânî, ehl-i ictihâd ve ehl-i tefsîr ve ehl-i usûlü’d-dîn ve ehl-i usûlü’l-fıkhın icmâ’ıyla ve ihtilâflarının şehâdetiyle, Kur’ân’ın ma’nâlarındandırlar. O ma’nâlara, derecelerine göre birer emâre vaz etmiştir: ya lâfziyyedir, ya ma’neviyyedir. O ma’neviyye ise, ya siyâk veyâ sibâk-ı kelâmdan veyâ başka âyetten birer emâre, o ma’nâya işâret eder. Bir kısmı yirmi ve otuz ve kırk ve altmış, hattâ seksen cilt olarak muhakkìkler tarafından yazılan yüz binler tefsîrler, Kur’ân’ın câmiıyyet ve hârikiyyet-i lâfziyyesine kat’î bir bûrhân-ı bâhirdir.”

Üstâd Hazretlerinin burada beyân ettiği gibi şu ayrı ayrı ma’nâların doğru olması için, onların ulûm-i Arabiyyece sahîh ve usûl-i dîniyyece hak olması ve fenn-i maânîce makbûl ve ilm-i beyânca münâsib ve belâgatçe müstahsen olması şarttır. Yoksa kişinin kendi hevâsına ve fikrine göre verdiği ma’nâlar merdûddur ve dalâlettir. Hadîs-i şerîfte “Kim, Kur’ân hakkında kendi re’yiyle konuşursa ateşte oturacağı yeri hazırlasın”   buyrulmuştur.

Hem yine Üstâd’ın yukarıda beyân ettiği gibi o ayrı ayrı ihtimâllerin her birine Kur’ân’ın ya lafzen veyâ ma’nen birer emâre ve karîne vaz’etmesi isbât ediyor ki bütün o muhtelîf ma’nâlar Kur’ân’ın murâdıdır. O halde o vücûh ve ihtimâllere istinâd eden bütün ictihâdlar da haktır ki ehl-i ictihâd, ehl-i tefsîr, ehl-i usûlü’d-dîn ve ehl-i usûlü’l-fıkıh bütün bu ma’nâların Kur’ân’ın murâdı olduğunda icmâ’ ve ittifâk etmişler ve bilfiil aralarında vâki’ olan ihtilâfla şu husûstaki ittifâklarını göstermişlerdir. 
Hak ictihâdlardaki ihtilâfın sırr-ı hikmeti ve vech-i rahmetini anlamak ve fürûâtta hakkın nasıl taaddüd ettiğini, ya’nî birden fazla hakkın olduğunu fehmetmek için şu esâsa dikkat etmek lâzımdır:

Üstâd Bedîüzzamân’ın pek çok yerde husûsan Yirmi Dokuzuncu Söz’de îzâh ettiği üzere, kâinâtta hakìkatler iki kısımdır. Biri: Hakìkì hakìkatler. Diğeri: Nisbî ve izâfî hakìkatlerdir. Şu kànûn, Fâtır-ı zülcelal’in fıtrî bir kànûnudur. Âlemde hiçbir şey, diğer eşyâdan ayrı ve müstakil değildir. Her şeyin pek çok eşyâ ile bir nev’ì münâsebeti vardır ki şu ayrı ayrı münâsebetlerden nisbî ve i’tibârî hakìkatler tevellüd etmektedir. O halde her bir şeye mahzâ güzel veyâ mahzâ çirkin demek yanlıştır. Çünkü güzellik tenâsübden çıkar. Üstâd’ın Muhâkemât’ta dediği gibi bir zirâ’ kadar bir burun altından olsa, yalnız ona dikkat edilse, güzel gören bulunur! Fakat bir insânın yüzüne takılsa ve yüzüyle münâsebetine bakılsa izâfî olarak çirkin görülecektir.

İşte fıtratın şu kàidesine uygun olarak şerîat-ı İslâmiyye de iki kısım üzerine nâzil olmuştur:

Birisi: Muhkemât-ı şerîattır ki; bunlar hakìkì hakìkatlerdir. Hiçbir zamân ve zemînde değişmezler ve kàbil-i ictihâd değildirler.

Diğeri: Muhkem olmayan nazariyyâttaki ahkâmdır ki; bunlar nisbî ve izâfî hakìkatlerdir. Kişilerin maddî ve ma’nevî durumları, hayât tarzları gibi pek çok şartlarla mukayyed olan i’tibârî hakìkatlerdir. İşte müctehidlerin ayrı ayrı ictihâdları, şu şartlarla mukayyed olan nisbî ve izâfî hakìkatlere bakmaktadır.

Velhâsıl: Muhkemât-ı şerîat mutlak hakìkatlerdir. İctihâdlar ise mukayyed ve meşrût hakìkatlerdir. Ta’bîr-i diğerle muhkemât-ı şerîat küllî kànûn ve kàidelerdir. İctihâdlar ise şu küllî kàidelerin cüz’ì ve müşahhas hadîseler üzerine tatbîkidir ki bu noktadan ictihâdlarda izâfiyyet ve nisbîlik vardır. O halde muhkemât-ı şerîatın dâiresi içinde olmak ve ulûm-i Arabiyyece sahîh ve usûl-i dîniyyece hak olmak ve fenn-i maânîce makbûl ve ilm-i beyânca münâsib ve belâgatçe müstahsen olmak şartıyla bütün o ayrı ayrı ictihâdların hepsi de haktır ve güzeldir. Nefsü’l-emirde birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Yalnız o ictihâdın şartları mîzâcına uyan kimse, başkalarını hatâya isnâd etmeden nisbî olarak kendi mezhebini diğerlerinden daha güzel bulabilir ve öyle görmesi de şarttır. Çünkü o ictihâd, o şartlar altında en güzelidir. İşte daha güzel olmak ve daha hak olmak, izâfî ve şartlarla mukayyed bir hakìkat olduğundan burada ihtilâf elbette olacaktır ve hepsi de haktır. İşte Üstâd’ın “Hakta ittifâk, ehakta ihtilâftır”   sözünün ma’nâsı budur.

Mâdem ictihâdlar, nisbî ve izâfî hakìkatlerdir. O halde ehl-i sünnet dâiresi içinde bir mezheb sâhibi kendi mezhebine “Haktır ve daha güzeldir” diyebilir. Fakat “Hak yalnız benim mesleğimdir ve güzel olan yalnız benim mezhebimdir” diyemez.

Şu anlattığımız hakìkatleri, İmâm-ı Şa’rânî “Mîzân-ul Kübrâ” isimli eserinde, İmâm-ı Gazâlî de “Mustasfâ” isimli eserinde gàyet geniş bir sûrette îzâh ve isbât etmiştir. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri de Risâle-i Nûr’da muhtelîf yerlerde bu konuyu beyân etmiştir. Ezcümle mevzû’muzu teşkîl eden ve baş tarafta zikrettiğimiz Lemaat’ta şöyle buyurmuştur.

“İslâmiyyet, selm ve müsâlemettir; dâhilde nizâ ve husûmet istemez”
“Ey âlem-i İslâmî! Hayâtın ittihâdda. Ger ittihâd istersen, düstûrun bu olmalı:
“Hüve’l-hakku yerine hüve hakkun olmalı; hüve’l-hasen yerine hüve’l-ahsen olmalı.
“Her Müslim kendi meslek, mezhebine demeli: ‘İşte bu haktır; başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.’
“Dememeli: ‘Budur hak; başkaları battâldır. Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.’
“Zihniyyet-i inhisâr, hubb-i nefisten geliyor. Sonra maraz oluyor; nizâ ondan çıkıyor.
“Dert ile dermânlar taaddüdü hak olur; hak da taaddüt eder. Hâcât ve ağdiyenin tenevvüü hak olur; hak da tenevvü’ eder.
“İsti’dât, terbiyeler tekessürü hak olur; hak da tekessür eder. Bir madde-i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.
“İki mîzâca göre mesâil-i fer’îde hakìkat sâbit değil; izâfî ve mürekkep. Mükellefîn mîzâçlar.
“Ona bir hisse verip ona göre ederek tahakkuk ve terekküp, her mezhebin sâhibi mühmel mutlak hükmeder.
“Mezhebinin hudûdu ta’yînini bırakır temâyül-ü mîzâca. Taassub-i mezhebî ta’mîme sebeb olur.
“Ta’mîmin iltizâmı sebeb olur nizâa. İslâmiyyetten evvel tabakàt-ı beşerde derin uçurumlar,
“Hem tebâüd-i acîbi istedi bir vakitte taaddüd-i enbiyâ, tenevvü-i şerâyi’, müteaddit mezhebler.
“Beşerde bir inkılâb İslâmiyyet yaptırdı, beşer tekàrüb etti, şer’ etti ittihâd, vâhid oldu peygamber.
“Seviye bir olmadı; mezheb taaddüt etti. Terbiye-i vâhide kâfî geldiği zamân, ittihâd eder mezhebler.”

Münâzarât’ta ise bu mevzû’u şöyle anlatmıştır:
“Bence taklîdin temelini atıp ihtilâfâtı çıkarmakla;
Mu’tezile, Cebriye, Mürcie, Mücessime’ gibi dalâlet fırkalarını İslâmiyyetten intâc eden, mesâil-i dîniyyedeki istibdâd-ı ilmîdir ve nefsü’l-emirde ‘mukayyed’ olan şeyde ‘ıtlâk’tır. HÂŞİYE”

“S - Âlem-i İslâm’ın ulemâsının ortalarındaki müthiş ihtilâfâta ne dersin? Re’yin nedir?
“C - Ben âlem-i İslâmiyyete gayr-ı muntazam veyâ intizâmı bozulmuş bir meclis-i meb’ûsân ve encümen-i şûrâ nazarıyla bakıyorum. Şerîattan işitiyoruz ki, re’y-i cumhûr budur, fetvâ bunun üzerinedir. İşte şu; bu meclisteki re’y-i ekseriyyetin nazîresidir. Re’y-i cumhûrdan maadâ olan akvâl, eğer hakîkat ve mağzdan hâlî ve boş olmazsa, isti’dâdâtının re’ylerine bırakılır. Tâ, herbir isti’dâd, terbiyesine münâsib gördüğünü intihâb etsin. Lâkin, burada iki nokta-i mühimme vardır.

“Birincisi: Şu isti’dâdın meyelânı ile intihâb olunan ve bir derece hakîkati tazammun eden ve ekalliyyette kalan ‘kavl’, nefsülemirde mukayyed ve o isti’dâd ile mahsûs olduğu halde; sâhibi ihmâl edip mutlak bıraktı. Etbâı iltizâm edip ta’mîm etti. Mukallidi taassub edip, o kavlin hıfzı için muhâliflerin hedmine çalıştılar. Şu noktadan müsâdeme, müşâğabe, cerh ve red o derece meydan aldı ki; ayakları altından çıkan toz ve ağızlarından feverân eden duman ve lisânlarından püsküren berkler, şimşekli ve ba’zan rahmetli bir bulut, şems-i İslâmiyyetin tecellîsine bir hicâb teşkîl etmiştir. Lâkin, ziyâ-yı şemsten tefeyyüz etmesine isti’dâd bahşeden rahmetl”i bulut derecesinde kalmadı. Yağmuru vermediği gibi, ziyâyı dahi men’ etmektedir.

İkinci nokta: Ekalliyyette kalan ‘kavl’, eğer içindeki hakîkat ve mağz, onu intihâb eden isti’dâdlardaki heves ve hevâ veyâ mevrûs taassub ve mîzâcına galebe çalmazsa; o ‘kavl’ bir hatar-ı azîmde kalır. Zîrâ, isti’dâd onunla insibâğ edip onun muktezâsına inkılâb etmek lâzım iken; o onu kendine çevirir ve telkîh eder, kendi emrine musahhar eder. İşte şu noktadan hüdâ hevâya tahavvül, ve mezheb mîzâçtan teşerrüb eder.”  
Hem Yirmi Yedinci Söz’de şöyle mezheb ihtilâfının hikmetlerini şöyle anlatmıştır:

“Asırlara göre şerîatler değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şerîatler, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü’l-Enbiyâdan sonra, şerîat-i kübrâsı her asırda her kavme kâfî geldiğinden, muhtelîf şerîatlere ihtiyâc kalmamıştır. Fakat teferruatta, bir derece ayrı ayrı mezheblere ihtiyâc kalmıştır.

“Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mîzâclara göre ilâçlar tebeddül eder. Öyle de, asırlara göre şerîatler değişir; milletlerin isti’dâdına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü, ahkâm-ı şer’ıyyenin teferruât kısmı, ahvâl-i beşeriyyeye bakar, ona göre gelir, ilâç olur.

“Enbiyâ-yı sâlife zamânında tabakàt-ı beşeriyye birbirinden çok uzak ve seciyyeleri hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca iptidâî ve bedeviyyete yakın olduğundan, o zamândaki şerîatler, onların hâline muvâfık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ bir kıt’ada, bir asırda ayrı ayrı peygamberler ve şerîatler bulunurmuş. Sonra, Âhirzamân Peygamberinin gelmesiyle, insânlar gùyâ iptidâî derecesinden idâdiye derecesine terakkì ettiğinden, çok inkılâbât ve ihtilâtâtla akvâm-ı beşeriyye birtek ders alacak, birtek muallimi dinleyecek, birtek şerîatle amel edecek vaz’ıyyete geldiğinden, ayrı ayrı şerîate ihtiyâc kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzûm görülmemiştir. Fakat tamâmen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayât-ı ictimâiyede gitmediğinden, mezhebler taaddüt etmiştir. Eğer, beşerin ekserîyet-i mutlakası, bir mekteb-i âlinin talebesi gibi, bir tarz-ı hayât-ı ictimâiyyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhebler tevhîd edilebilir. Fakat bu hâl-i âlem o hâle müsaade etmediği gibi, mezâhib de bir olmaz.

“Eğer desen: Hak bir olur. Nasıl böyle dört ve on iki mezhebin muhtelîf ahkâmları hak olabilir?

“Elcevâb: Bir su, beş muhtelîf mîzâclı hastalara göre nasıl beş hüküm alır. Şöyle ki: Birisine, hastalığının mîzâcına göre su ilâçtır; tıbben vâcibtir. Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona harâmdır. Diğer birisine az zarâr verir; tıbben ona mekrûhtur. Diğer birisine zarârsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarârdır, ne menfaattir; âfiyetle içsin, tıbben ona mübâhtır. İşte hak burada taaddüt etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki, ‘Su yalnız ilâçtır, yalnız vâcibtir, başka hükmü yoktur?

“İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiyye, mezheblere hikmet-i İlâhiyyenin sevkiyle ittibâ edenlere göre değişir. Hem hak olarak değişir ve herbirisi de hak olur, maslahat olur. Meselâ, hikmet-i İlâhiyyenin tensîbiyle İmâm-ı Şâfiìye ittibâ eden, ekseriyyet i’tibârıyla Hanefîlere nisbeten köylülüğe ve bedevîliğe daha yakın olup, cemâati birtek vücût hükmüne getiren hayât-ı ictimâiyyede nâkıs olduğundan, herbiri bizzât dergâh-ı Kàdıu’l-Hâcâtta kendi derdini söylemek ve husûsî matlûbunu istemek için, imâm arkasında Fâtihâ’yı birer birer okuyorlar. Hem ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir. İmâm-ı A’zâm’a ittibâ edenler, ekseriyyet-i mutlaka i’tibârıyla, İslâmî hükûmetlerin ekserîsi o mezhebi iltizâm etmesiyle, medeniyyete, şehirliliğe daha yakın ve hayât-ı ictimâiyyeye müstaid olduğundan, bir cemâat bir şahıs hükmüne girip, birtek adam umûm nâmına söyler; umûm, kalben onu tasdîk ve rapt-ı kalb edip, onun sözü umûmun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî mezhebine göre imâm arkasında Fâtihâ okunmaz. Okunmaması ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.

“Hem meselâ, mâdem şerîat, tabiatın tecâvüzâtına sed çekmekle onu ta’dîl edip nefs-i emmâreyi terbiye eder. Elbette, ekser etbâı köylü ve nim-bedevî ve amelelikle meşgùl olan Şâfiì mezhebine göre, kadına temâsla abdest bozulur, az bir necâset zarâr verir. Ekseriyyet i’tibârıyla hayât-ı ictimâiyyeye giren, nim-medenî şeklini alan insânlar ittibâ ettikleri mezheb-i Hanefîye göre, mess-i nisvân abdesti bozmaz, bir dirhem kadar necâsete fetvâ var.

“İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz-ı maîşet i’tibârıyla, ecnebî kadınlarla ihtilâta, temâsa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya müptelâ olduğundan, san’at ve maîşet i’tibârıyla tabiat ve nefs-i emmâresi meydanı boş bulup tecâvüz edebilir. Onun için, şerîat onların hakkında o tecâvüzâta sed çekmek için, ‘Abdest bozulur, temâs etme. Namazını ibtâl eder, bulaşma’ ma’nevî kulağında bir sadâ-yı semâvî çınlattırır. Ammâ o efendi, nâmuslu olmak şartıyla, âdât-ı ictimâıyyesi i’tibârıyla, ahlâk-ı umûmiyye nâmına, ecnebî kadınlara temâsa müptelâ değil; mülevves şeylerle, nezâfet-i medeniyye nâmına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için, şerîat, mezheb-i Hanefî nâmıyla ona şiddet ve azîmet göstermemiş, ruhsat tarafını gösterip hafîfleştirmiştir. ‘Elin dokunmuşsa abdestin bozulmaz; hicâb edip kalabalık içinde suyla istincâ etmemenin zarârı yoktur; bir dirhem kadar fetvâ vardır’ der, onu vesveseden kurtarır.

“İşte, denizden iki katre, sana misâl... Onlara kıyâs et. Mîzân-ı Şa’rânî mîzânıyla, şerîat mîzânlarını bu sûretle muvâzene edebilirsen et.”

Suâl: Eğer ehl-i sünnet dâiresindeki müctehidlerin hepsi de ictihâdlarında hakka isâbet ettilerse “Âlim ictihâd eder ve ictihâdında hatâ ederse ona bir sevâb var, eğer isâbet ederse ona iki sevâb vardır” hadîsinin ma’nâsı nedir?

Elcevâb: Bu suâle İmâm-ı Şa’rânî şöyle cevâb vermektedir:

“Bu hadîsteki hatâ sözünden murâd, müctehidin o mes’eledeki delîle tesâdüf edememe hatâsıdır. Onunla şerîattan çıkılan hatâ değildir. Çünkü şerîattan çıkınca ona sevâb verilmez. Nitekim Resûl-i Ekrem (asm) ‘Bizim emrimize, işimize uygun olmayan her amel merdûddur’ buyuruyor. Şerîatın sâhibi ona sevâb vardır buyurduğuna göre, hadîs-i şerîfin ma’nâsının şöyle olduğu anlaşılır; ‘Âlim ictihâd edip Şâri’ tarafından bu husûsta vârid olan delîl kendisine isâbet ettiyse ona iki ecir, ya’nî sevâb vardır. Biri araştırma ve inceleme sevâbı, diğeri delîle tesadüf etme sevâbıdır. Delîlin kendisine rastlamayıp sâdece hükmüne tesâdüf ederse ona bir sevâb vardır. O da inceleme ve araştırma sevâbıdır.’ Buradaki hatâ izâfî olup mutlak hatâ değildir.”

İmâm-ı Gazâlî de bu hadîsi şöyle îzâh etmiştir:
“Bu suâle iki cihetten cevâb verilebilir.

“Birincisi: Bu hadîs, her müctehidin isâbet ettiği konusunda kesin bir delîldir. Zîrâ ictihâd eden her müctehid sevâb almaktadır. Eğer müctehid isâbet etmemiş olsaydı, Allahu Teâlâ’nın hükmüne aykırı hüküm veren o hatâlı müctehid nasıl sevâba hak kazanacaktı?

“İkincisi: Biz hatânın, müctehidin yapması gerekli olan şeye izâfetle değil; matlûbuna izâfetle olabileceğini inkâr etmiyoruz. Hâkim, malı hak sâhibine iâde etmeyi taleb etmektedir. Fakat bunda hatâ etmesi mümkündür. Bu durumda hâkim taleb ettiği husûs açısından hatâ etmiştir. Fakat Allah’ın kendisi hakkındaki hükmü açısından isâbet etmiştir. Aynı şekilde kıble konusunda ictihâd eden kişinin de hatâ ettiği söylenebilir. Bu, kıble konusunda ictihâd eden kişinin taleb ettiği şeyde, ya’nî kıbleye isâbet etme husûsunda hatâ ettiği anlamına gelir. Bu kişinin taleb ettiği şeye ulaşması vâcib değildir. Aksine ona vâcib olan, taleb ettiği şeyin bulunduğunu zannettiği tarafa yönelmesidir.”

İHTÂR: Müctehidlerin farklı farklı ictihâdları hakkında ulemâ-yı İslâm iki kısma ayrılmışlardır:
Birinci Tâife: Ehl-i tasvîb olan “musavvibe” dir. Bunlar “Bütün müctehidler, hakka isâbet etmişlerdir. Fürûâtta hak taaddüd edebilir.” diyen âlimlerdir. Üstâd Bedîüzzamân da bu görüşü tercîh etmiştir.
İkinci Tâife: Ehl-i tahtie olan “Muhattie”dir. Bunlar “Allah indinde hak olan bir tânedir. Bir mes’elede farklı ictihâd yapan müctehidlerin yalnız birisi hakka isâbet etmiştir. Diğerleri hatâdır. Fakat bu hatâsı affolmuştur” diyen âlimlerdir. Bu görüşteki âlimler, diğer müctehidlerin ictihâdlarına aslâ bid’at ve dalâlet dememektedir. Bunlar “Sâdece benim mesleğim haktır” demiyorlar. “Benim mesleğim haktır hatâya kàbiliyyeti var. Diğerinin de sevâba kàbiliyyeti var” diyorlar.

Dolayısıyla Üstâd’ın “Mesleğim haktır veyâ daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat ‘Yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur” sözü her iki tâifeye de şâmildir.

7. ŞU ZAMÂNDA İCTİHÂD KAPISI AÇIK MIDIR?

İctihâd kapısı, Allah ve Resûlünün açtığı bir kapı olduğundan hiçbir kimsenin o kapıyı kapamaya hakkı ve kudreti yoktur. İctihâd, şerîat-ı İslâmiyyenin canlı ve hayâttar olmasının ve ebediyyetinin bir gereğidir. Fakat o kapının açık olması, oradan girmenin mümkün olması anlamına gelmez. Çünkü ictihâd yapılabilmesi için, hem ictihâd yapacak kişide, hem de ictihâdın yapılacağı zamân ve zemînde bulunması gereken şartlar vardır. Bu şartlar şu anda mevcûd olmadığından o kapıdan girmeye mâni’ler mevcûttur. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri bu mevzû’u Yirmi Yedinci Söz’de gàyet güzel bir şekilde îzâh etmiştir. Oraya havâle edip, burada bir hulâsâsını zikrederek deriz ki;

Bu zamânda hiçbir kimsenin bir mevhibe-i İlâhiyye olmazsa ictihâd yapabilecek derecede ilmen ve ma’nen terakkì etmesi mümkün değildir. Çünkü bulunduğumuz asır bir cehâlet asrıdır ve ictihâd derecesinde bir ilme sâhib kişiler bu asırda yoktur. Farazâ öyle bir ilim sâhibi olsa dahi, bid’atların istîlâ edip şeâir-i İslâmiyye’nin kaldırıldığı şu zamânda fikirler Kur’ân’ın rûhundan uzaklaştığı, siyâset ve dünyâ muhabbetiyle zihinler dünyâya müteveccih olduğundan, böyle bir zamânda ictihâd kapısından girilse bu, doğrudan doğruya âhirete bakan ve dünyâyı âhirete bir vesîle yapan ve dünyâya dolayısıyla ve tebeî olarak nazar eden şerîatın ahkâmını bozup, onu dünyâ hayâtının tahsîline bir vâsıta yapmaya ve şerîatın mükellefiyyetlerinden kaçmaya ve ahkâm-ı dîniyyede lâubâliyâne harekâta bir vâsıta olur. Halbuki ictihâd, zühd ve takvâ ile ve Cenâb-ı Hakk’ın bizden istediğinin ve marziyyâtının ne olduğunu anlamak niyyetiyle yapılabilecek bir şeydir. Farz-ı muhâl bu takvâ’da ve ihlâsta olan ve ictihâd derecesinde bir ilme sâhib ve şerîatın rûhuna nüfûz edebilen birisi bulunsa da bid’aların istîlâ ettiği ve zarûriyyât-ı dîniyyenin terk edildiği ve şer’ì devletin olmadığı böyle bir asırda, yeni ictihâdlarla nazariyyât-ı şer’ıyye ile meşgùl olmak, Dîn-i İslâm’ın muhâfazasına değil, tahrîbine bir kapı açmak demektir.

Elhâsıl, Üstâd Bedîüzzamân’ın Yirmi Yedinci Söz’de anlattığı mes’elenin hulâsâsı şudur ki: İctihâd şer’ì bir devlette, şeâir-i İslâmiyyenin ve zarûriyyât-ı dîniyyenin kemâliyle tatbîk edildiği bir zamânda işleyen bir müessesedir. Devlet-i şer’ıyyesi bulunmayan Müslümanların bütün himmetlerini zarûriyyât-ı dîniyyenin ve şeâir-i İslâmiyyenin ikàme ve ihyâsına sarf etmesi, nazariyyâtta ise mevcûd ehl-i sünnet mezheblerinin ictihâdlarına kanâat edip onların muhâfazasına sarf etmesi lâzımdır. İnşâallah ileride şer’ì devlet kurulduğunda ictihâd müessesesi o zamân işletilebilir. Zâten bir devletin tam ma’nâsıyla şer’ì olabilmesi için baştaki halîfenin ve her şehirdeki vâlî, kadı ve müftîlerin müctehid olması lâzımdır.
İşte bu gibi sebeblerden dolayı Üstâd Hazretleri Yirmi Yedinci Söz’de “İctihâd kapısı açıktır. Fakat şu zamânda oraya girmeye altı mâni’ vardır” demiştir. Ba’zı âlimlerin “İctihâd kapısı kapalıdır” demeleri ya o kapıdan girmeye mâni’ler vardır veyâ o kapıdan girebilecek ehliyetli kimseler yoktur ma’nâsındadır.

8. ŞU ZAMÂNDA HANGİ MEZHEBLERLE AMEL ETMEK CÂİZDİR?

Şu zamânda kendisiyle amel edilmesi câiz olan dört hak mezheb vardır ki bunlar İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe, İmâm-ı Mâlik, İmâm Şâfiì ve İmâm Ahmed ibn-i Hanbel’in mezhebleridir. Gerçi selef-i sâlihinde pek çok müctehid imâm vardı ve ehl-i sünnet içindeki hak mezhebler daha fazla idi. Fakat bu dört mezheb içindeki müctehid ulemâ, ictihâdları kitâba kaydedildiği için mezhebleri günümüze kadar geldi. Diğer mezhebler ise ictihâdları kitâblara kaydedilmediği için zamân içinde ba’zılarının etbâ’ları kalmadı ve kayboldu. Ba’zıları ise mezhebin içine giren nâehiller tarafından tahrîf edildiklerinden sıhhatleri kalmadı. Mezhebin imâmına isnâd ile nakledilen ictihâdlar, hakìkaten o imâma mı aittir, yoksa sonradan mı mezheb içine sokulmuştur kesin olarak ayırt edilemediğinden ulemâ-i İslâm o mezheblerle ameli münâsib görmemişlerdir.

NETîCE-i KELÂM

Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri’nin eserlerinde beyân ettiği, “Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, ‘Mesleğim haktır veyâ daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat ‘Yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur”   ifâdelerinde yer alan haktan murâd; edille-i şer’ıyye denilen Kitâb, sünnet, icmâ’-ı ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı) ve kıyâs-ı fukahâdır.

“Meslek” ta’bîrinden murâd ise müctehid ulemânın mesleğidir. Ya’nî edille-i şer’ıyyeden olan kıyâs-ı fukahâdır. Yoksa günümüzdeki cemâatler ve onların muhtelîf meslekleri değildir.

Ma’lûm olduğu üzere edille-i şer’ıyye kitâb, sünnet, icmâ’-ı ümmet ve kıyâs-ı fukahâdan ibârettir. Bunlardan kitâb, sünnet ve icmâ’-ı ümmette ihtilâf yoktur. Onun için bu husûsta tek bir meslek vardır. Bu mesleğe muhâlefet edenler, ya’nî başka mesleklerde gidenler bid’at ve dalâlettedirler. Kıyâs-ı fukahâda ise her bir müctehidin Kur’ân ve hadîsten aldığı ayrı bir mesleği vardır. Bu mesleklerin her biri haktır ve güzeldir. Müctehid olmayan her mü’min, bir müctehide ittibâ’ etmek mecbûriyyetindedir.

Ya’nî müctehid olmayanın meslek ve fikri olamaz. Bir müctehidin mesleğine ittibâ’ etmek mecbûriyyetindedir. Binâenaleyh Üstâd’ın bu sözünde “meslekten murâd”, müctehidlerin meslekleridir. Günümüzdeki cemâatleri ve onların mesleklerini kasdetmemektedir. Zîrâ Kur’ân, hadîs, icmâ’-ı ümmet ve kıyâs-ı fukahâdan başka meslek yoktur. Bugünkü cemâatlerin meslekleri edile-i şer’ıyyeye muvâfık ise haktır, muhâlif ise bâtıldır.

Kaynak:Rahle Yayınları; Reddu’l-evham-5  

---------------------------------------------

“Hakkı bulduktan sonra ehakk için ihtilâfı çıkarma”
“Ey talib-i hakìkat! Mâdem hakta ittifâk, ehakta ihtilâftır. Ba’zan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.”
“İslâmiyyet, selm ve müsâlemettir; dâhilde nizâ ve husûmet istemez”
“Ey âlem-i İslâmî! Hayâtın ittihâdda. Ger ittihâd istersen, düstûrun bu olmalı:
“Hüve’l-hakku yerine hüve hakkun olmalı; hüve’l-hasen yerine hüve’l-ahsen olmalı.
“Her Müslim kendi meslek, mezhebine demeli: ‘İşte bu haktır; başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.
“Dememeli: ‘Budur hak; başkaları battâldır. Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.’
“Zihniyyet-i inhisâr, hubb-i nefisten geliyor. Sonra maraz oluyor; nizâ ondan çıkıyor.
“Dert ile dermânlar taaddüdü hak olur; hak da taaddüt eder. Hâcât ve ağdiyenin tenevvüü hak olur; hak da tenevvü eder.
“İsti’dât, terbiyeler tekessürü hak olur; hak da tekessür eder. Bir madde-i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.
“İki mîzâca göre mesâil-i fer’îde hakìkat sâbit değil; izâfî ve mürekkep. Mükellefîn mîzâçlar.
“Ona bir hisse verip ona göre ederek tahakkuk ve terekküp, her mezhebin sâhibi mühmel mutlak hükmeder.
“Mezhebinin hudûdu ta’yînini bırakır temayül-i mîzâca. Taassub-i mezhebî tâmime sebeb olur.
“Tamîmin iltizâmı sebeb olur nizâa. İslâmiyyetten evvel tabakàt-ı beşerde derin uçurumlar,
“Hem tebâüd-ü acîbi istedi bir vakitte taaddüd-i enbiyâ, tenevvü-i şerâyi’, müteaddit mezhebler.
“Beşerde bir inkılâb İslâmiyyet yaptırdı, beşer tekàrüb etti, şer’ etti ittihâd, vâhid oldu peygamber.
“Seviye bir olmadı; mezheb taaddüt etti. Terbiye-i vâhide kâfî geldiği zamân, ittihâd eder mezhebler.”

Üstâd’ın Lemeât’taki şu ifâdeleri ve bu düstûru, nihâyetinde mezheblere bağlaması, hiçbir karanlık nokta bırakmayacak derecede bir açıklıkla, şu düstûrun, hak mezhebler arasındaki ictihâd farklılıkları hakkında cârî olan bir düstûr olduğunu, yoksa şu zamândaki cemâatler ve onların ayrı ayrı meslekleriyle alâkalı olmadığını göstermektedir.

Hem Üstâd Hazretleri, “Rumûz” adlı eserinde Kur’ân’ın yedi cihette mu’cize olduğunu îzâh ederken, Kur’ân’ın câmiıyyetini beyân etmiş ve Kur’ân âyetlerinin ayrı ayrı vücûh ve ihtimâller üzere nâzil olduğunu ve bütün zamânlardaki beşerin bütün tabakàtına hitàb ettiğini ifâde ederek, ehl-i sünnet ulemâsının mezheb ve meslek ihtilâfının bu vücûh ve ihtimâllerden neş’et ettiğini anlattıktan sonra şöyle demiştir:

“Eğer desen: ‘Tasvîrden anlaşılır ki, taaddüd-i mesâlik ve ihtilâf-ı turûk matlûbtur.’
“Cevâb: Evet, matlûbtur. Hem zarûrîdir. Eğer hodgâmlıktan neş’et eden inhisâr zihniyyetiyle başkaların reddine kalkışırsa, elbuğzu fillâhı sû-i isti’mâl ederse, o vakit ihtilâf zarârdır. Yoksa el-hubbu fillâh düstûrunu esâs tutsa, tekâmülde teâvün kànûnunu bilse, şerîatın vüs’atini, tabîbliğini düşünse, ihtilâf imtizâca sebeb olur.
“Elhâsıl: Herkes kendi mesleğine ‘Hüve hakkun’ demeli, ‘Hüve’l-hakk’ dememeli. Veyâhut ‘Hüve’l-ahsen’ demeli, ‘Hüve’l-hasen’  dememeli.”

İşte şu düstûr Risâle-i Nûr’un mezkûr mufassal yerlerinde böyle îzâh edilmiştir. Bütün bunlara dikkat edildiğinde açıkça görülür ki; şu düstûr, hak mezhebler ve müctehidlerin meslekleri hakkında cârî olan bir düstûrdur. Çünkü Üstâd’ın bütün bu cümlelerinde “hak” kelimesi geçmektedir. Hak ise Kur’ân, hadîs, icmâ’-ı ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı) ve kıyâs-ı fukahâdır. Bundan başka hak yoktur.  O halde bir Müslüman herhangi bir hak mezhebe ittibâ’ etse; o vakit mesleğini hak olarak bilebilir ve “mesleğim haktır ve daha güzeldir” diyebilir. Fakat diğer hak mezheb ve mesleklere bâtıldır diyemez. Çünkü bir mesleğin ve fikrin hak olup olmadığı edille-i şer’ıyye denilen Kitâb, Sünnet, İcmâ-i Ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı) ve Kıyâs-ı Fukahâ mîzânlarına vurularak anlaşılır. Eğer o meslek ve fikir bunlara uygunsa haktır, eğer uygun değilse bâtıldır. Burada iki mühim nokta vardır:

Birincisi: Dînin yüzde doksanını teşkîl eden muhkemât-ı şerîatta ihtilâf yoktur. Bunlar Kur’ân’ın ve onun tefsîri olan hadîs-i şerîflerin hâlis malıdır. Bunlarda ictihâd olamaz ve bunlar aslâ değişmez. Demek şu muhkemâtta tek bir meslek vardır. Farklı farklı meslekler olamaz.

İkincisi: Yüzde on nisbetinde olan ictihâdî nazariyyâttır ki bu da iki kısımdır:

Birisi: Müctehidlerin üzerinde icmâ’ ve ittifâk ettiği nazariyyâttır ki, bu kısım mesâilde her hangi bir mü’minin ve hattâ müctehidin bu icmâ’a muhâlefet etmesi câiz değildir. Bu kısımda da tek bir meslek vardır.

Diğeri: Müctehidlerin hakkında ihtilâf ettikleri nazariyyâttır ki işte mezheb ihtilâfı ve ayrı ayrı meslekler burada vardır. Daha sonra îzâh edeceğimiz üzere, hak mezheblerin ve o mezheblerdeki müctehidlerin ayrı ayrı ictihâdlarının hepsi de haktır. Bir mü’min, şu ihtilâfî mevzû’larda müctehidlerden herhangi birisinin mezheb ve mesleğine ittibâ’ etse, o vakit mesleğini ve fikrini, ya’nî ittibâ’ ettiği müctehidin meslek ve fikrini hak olarak i’tikâd etmekle berâber, diğer müctehidlerin ve onlara ittibâ’ edenlerin mesleklerini de hak ve güzel olarak kabûl etmesi lâzımdır. Fakat kendi mezhebini veyâ meslek ve fikrini daha güzel görebilir ve öyle görmesi de lâzımdır.

İşte Üstâd’ın zikrettiği şu güzel düstûr, müctehidînin ictihâdlarının hepsinin de hak olduğunu ve nazariyyâtta hakkın taaddüd edebileceğini ifâde ederek, her hangi bir hak mezheb ve meslek sâhiblerinin, mezheb ve meslek taassubuyla “Yalnız benim mezhebim haktır ve yalnız benim mesleğim güzeldir” diyerek, diğer hak mezheblere veyâ mesleklere hatâ isnâd etmemesi gerektiğini ifâde etmektedir. Ta ki bu sûretle Müslümanların uhuvvet ve ittifâkı te’mîn edilmiş olsun.
Bu noktadan şu düstûrun gàye-i maksadı, dînin aslı ve esâsı olan ve dînin yüzde doksanını ihtivâ eden muhkemât-ı şerîatta Müslümanların ittifâk ettiklerini ve etmeleri gerektiğini ve yüzde on nisbetinde olan ihtilâfî nazariyyâtta ise müctehidlere ittibâ’ edilmesi şartıyla hepsinin de hak olduğunu ifâde ederek, Müslümanların hakta, ya’nî kitâb ve sünnetin muhkemâtının ve kitâb ve sünnete uygun olan hak mezheblerin dâiresi içinde ve bu esâs üzerine ittifâk etmelerini te’mîn etmektir. Fakat şu kayıdlar ihmâl edilerek, şu düstûr zamânımızdaki cemâatlere ve onların ayrı ayrı mesleklerine de teşmîl edilse, ya’nî sanki Üstâd Bedîüzzamân şu anki cemâatleri kasdediyormuş gibi sen “Benim cemâatim ve mesleğim haktır ve daha güzeldir” diyebilirsin, fakat kimseye karışamazsın, edille-i şer’ıyyeye uymasa da her cemâatin mezheb ve mesleği haktır denilse, Kitâb ve Sünnet ve onlara istinâd eden icmâ’ ve kıyâs-ı fukahâ mihenk yapılmazsa o vakit Müslümanların hakta ittifâkları ve hakka olan bağlılıkları izâle edilmiş olur ve Üstâd’ın şu cümlelerde gàye-i maksadı olan hakta ittifâka taban tabana zıd bir netîce ortaya çıkar. Ya’nî Kur’ân ve hadîse bakmadan ve hak mezheblere riâyet etmeden herkes kendi re’yine göre hareket eder ve Müslümanlar farklı farklı yollara sülûk edip ümmet tefrîkaya düşer. O vakit kimin etbâı çok ise haklı o zannedilir.

İşte şu fâsid te’vîlin netîceleri düşünülse Üstâd’ın murâdının aslâ böyle bir şey olmadığı anlaşılır. Hem yine anlaşılır ki hakkın mihengi olan Kitâb, Sünnet, İcmâ-i Ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı) ve Kıyâs-ı Fukahâyı ortadan kaldıran ve her bâtıl fikre de hak dedirten böyle fâsid bir ma’nâyı ve bâtıl bir te’vîli her hangi bir Müslümanın bilerek söylemesi mümkün değildir. Demek bu bâtıl te’vîlin menşei, o ecnebî komitedir ki; İslâm’ı tahrîf etmek ve muharref meslekleri hak olarak göstermek niyyetiyle ba’zı safdil Müslümanları aldatarak böyle hîleli sözleri Âlem-i İslâm içinde yaymaktadırlar.

Elhâsıl: Üstâd Hazretlerinin bu sözleri, müctehid ulemânın ictihâdları ve onların meslekleri arasındaki ihtilâfla alâkalıdır. Zîrâ onların mesleklerinden başka hak meslek yoktur. Kitâb, sünnet, icmâ’-ı ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı)  ve kıyâs-ı fukahâya muhâlif olan meslek ve efkâra hak denilmez. Onlar bid’at ve dalâlettir. Mü’min, her hâlini ve her fikrini şu edille-i şer’ıyyenin mîzânlarına vurmalıdır. Kitâb, sünnet, icmâ’-ı ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı) ve kıyâs-ı fukahâya dayanmayan başka bir meslek kabûl etmemelidir. O mîzâna uymayan her türlü meslek ve fikirleri de bid’at ve dalâlet bilmeli ve reddetmelidir. Üstâd Bedîüzzamân’ın On Üçüncü Lem’a olan Hikmetü’l-İstiâze Risâlesindeki şu sözlerine dikkat edilse ve mezkûr düstûr bu ölçülere göre ma’nâ edilse murâd-ı Üstâdâneleri gàyet iyi anlaşılacaktır.

“İşte, ey ehl-i hak ve ehl-i hidâyet! Şeytân-ı ins ve cinnînin mezkûr desîselerinden kurtulmak çâresi: Ehl-i Sünnet ve Cemâat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın muhkemât kalesine gir ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yap, selâmeti bul.”

“İşte, ey şeytânın desîselerine mübtelâ olan bîçâre insân! Hayât-ı dîniyye, hayât-ı şahsiyye ve hayât-ı ictimâiyyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikàmet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen, muhkemât-ı Kur’âniyyenin mîzânlarıyla ve Sünnet-i Seniyyenin terâzîleriyle a’mâl ve hâtırâtını tart. Ve Kur’ân’ı ve Sünnet-i Seniyyeyi dâimâ rehber yap. Ve Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm de, Cenâb-ı Hakka ilticâda bulun.”

Şu kısa îzâhtan sonra şimdi mes’elenin tahkìkine geçebiliriz.
Mevzû’un iyice anlaşılabilmesi için şu yedi mes’elenin îzâhı lâzımdır:

1. Edille-i şer’ıyye nedir?
2. İctihâd nedir?
3. Kimler ictihâd yapabilir?
4. İctihâd nerelerde yapılır?
5. İctihâdın câiz olup olmadığı konular?
6. İctihâdlardaki ihtilâfın hikmeti nedir?
7. Şu zamânda ictihâd kapısı açık mıdır?
8. Şu zamânda hangi mezheblerle amel etmek câizdir?

1. EDİLLE-İ ŞER’IYYE NEDİR?

Edille-i şer’ıyye Kitâb, sünnet, icmâ’-ı ümmet ve kıyâs-ı fukahâ olmak üzere dörttür. Redd-ul Evhâm-1 isimli eserde bu edille-i şer’ıyye şöyle îzâh edilmiştir:

1. Kitâb, ya’nî Kur’ân.
2. Sünnet, ya’nî Resûl-i Ekrem (sav)’in ef’âl, akvâl ve ahvâli.
3. İcmâ’-ı Ümmet, ya’nî Sahâbe ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı.
4. Kıyâs-ı Fukahâ, ya’nî müctehid ve ulemâ-ı İslâm’ın kıyâsı.

Şimdi bu dört delîli tafsîlâtıyla îzâh edeceğiz:
Dîn-i mübîn-i İslâm’ın asıl kaynağı Kur’ân’dır. Sonra Kur’ân’ın asıl müfessiri olan Resûl-i Ekrem (asm)’ın sünnet-i seniyyesidir. Evet, Kur’ân’ın iki büyük müfessiri vardır:

Birincisi: Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın yine kendisidir. Evet, Kur’ân’ın âyetleri birbirini îzâh etmekte ve mücmel bir âyeti başka bir âyet veyâ âyetler tafsîl ve tefsîr etmektedir. Kur’ân’ı, Kur’ân’la îzâh ve tefsîr etmek; bir âyetteki icmâli diğer âyetteki tafsîlle îzâh etmek; müteşâbih olan âyetleri muhkem olan âyetlere göre ma’nâ vermek; nâsih ile mensûhu, has ile âmmı nazar-ı i’tibâra almak ve âyetlerin sebeb-i nüzûlü ile târihini bilmek ile olur.

İkincisi: Resûl-i Ekrem (asm)’ın Sünnet’idir. Evet, zât-ı Risâlet (asm), risâleti haysiyyetiyle insânlara Kur’ân’ı açıklamış, âyetlerin hudûdlarını ta’yîn etmiş, böylece muhtemel yanlış te’vîllerden Kur’ân’ı muhâfaza etmiştir. Bu sebeble, âyetleri, onu tefsîr eden hadîs-i şerîflere göre ma’nâ etmek gerekir. Bunun için de hadîslerin kısımlarını, nâsih ve mensûhunu, mücmel ve mufassalını, sebeb-i vürûdunu ve târihini bilmek ve ona göre Kur’ân ve ehâdîs-i Nebevîyyeyi tefsîr ve îzâh etmek zarûreti vardır. Yoksa, âyet ve hadîsler maksûd ma’nâlarından tahrîf edilmiş ve dalâlete sülûk edilmiş olur. Bir kısım mücmel âyetleri, mufassal âyetler ve ehâdîs-i nebeviyye tefsîr ettiği gibi; bir kısım mücmel hadîsleri de mufassal hadîsler îzâh etmiştir. Resûl-i Ekrem (asm)’ın bir vazîfesi de tebyîndir. Ya’nî, Kur’ân’ın mücmel âyetlerini îzâh ve beyân etmektir. Aşağıdaki âyet-i kerîme bu hakíkati ifâde etmektedir:
وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَانُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
“Yâ Ekreme’r-Rusûl! İnsânlara inzâl olunan ahkâmı, onlara beyân etmen için Biz sana Kur’ân’ı inzâl ettik. Tâ ki onlar tefekkür etsinler.”

Kur’ân’da mücmel olan âyetlerin ahkâmını Resûlullah (asm)’ın tafsîl üzere beyân ettiğine bu âyet-i kerîme delâlet eder. Kur’ân’ın ilk muhâtabı ve en büyük talebesi olan bu zât (asm), dîn nâmına ne söylemiş ise, muhakkak o, Kur’ân’da ya sarâhâten veyâ işâreten mevcûddur. Bu hadîslerin muhâfız ve hâmilleri ise sahâbe-i kirâm hazretleridir. Onlar da bu hadîsleri kendilerinden sonraki asırlara sağlam bir an’ane ile ulaştırmışlar ve ümmetin muhakkìk âlimleri de bu emâneti onlardan almış ve yine sağlam bir senedle kitâblara kaydetmişlerdir. 
Bu sebeble Kur’ân’ı, Kur’ân’la ve hadîslerle ve fukahâ ve müfessirlerin sahâbeden alarak bize ulaştırdığı esâsât ile tefsîr ve îzâh etmek lâzımdır. Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktadır:

مَنْ فَسَّرَ الْقُرْاَنَ بِرَأْيِهِ فَقَدْ كَفَرَ 
“Kim Kur’ân’ı kendi re’yiyle tefsîr ederse,  kâfir olur. (Ya’nî,  Kur’ân ve hadîsin mufassalına ve icmâ’-ı sahâbe ve kıyâs-ı fukahâya dayanmadan, kendi hevâsına göre Kur’ân’a ma’nâ vermek küfürdür, dalâlettir.)”

Üstâd Bedîüzzamân (ra) da bu mevzû’da şöyle buyurmaktadır:
“Evet, zamân geçtikçe Kur’ân-ı Hakîm’in daha ziyâde hakáikı inkişâf eder demektir. Yoksa –hâşâ ve kellâ– selef-i sâlihînin beyân ettikleri hakáik-i zâhirîyye-i Kur’âniyyeye şüphe getirmek değil. Çünkü, onlara îmân lâzımdır. Onlar nasstır, kat’îdir, esâstırlar, temeldirler. وَهَذاَ لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُبِينٌ fermânıyla, ma’nâsı vâzıh olduğunu bildirir. Baştan başa hitâb-ı İlâhî o ma’nâlar üzerine¬ döner, takviye eder, bedâhet derecesine getirir. O mensûs ma’nâları kabûl etmemekten –hâşâ sümme hâşâ– Cenâb-ı Hakk’ı tekzîb ve Hazret-i Risâletin fehmini tezyîf etmek çıkar.

“Demek, maânî-i mensûsa, müteselsilen menbâ-ı risâletten alınmıştır. Hattâ, İbn-i Cerîr-i Taberî, bütün maânî-i Kur’ân’ı, muan’an senetle müteselsilen menbâ-ı Risâlete îsâl etmiş ve o tarzda, mühim ve büyük tefsîrini yazmış.”

Hem Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın dediği gibi âyetler ve hadîsler, “Kim söylemiş, kime söylemiş, ne makámda söylemiş ve ne için söylemiş?” Suâllerine göre ma’nâ edilmelidir. Bu zikredilen káideler, Kur’ân ve hadîs için geçerli olduğu gibi, bütün ulemâ-yı İslâm’ın Kitâblarının ve Risâle-i Nûr’un mütâleası için de geçerlidir. Ya’nî, ulemâ-i İslâm’ın Kitâblarındaki mücmel bir sözü, başka yerde mufassal olan sözleriyle îzâh etmek ve hangi makámda, ne için ve kime söylendiğini nazar-ı i’tibâra almak lâzımdır.

Üçüncü delîl olan İcmâ’-ı Ümmet’e gelince: 
“İcmâ’: Hazret-i Peygamber (asm)’ın vefâtından sonra herhangi bir asırda ümmet-i İslâmiyyenin bütün müctehidlerinin şer’ì bir hüküm üzerinde ittifâkıdır.”   
Demek “İcmâ’-ı Ümmet” ta’bîrinde geçen “ümmet” kelimesinden murâd; başta sahâbe olmak üzere müctehid ve müctehidlik mertebesine nâil olan zevât-ı âliyyedir. Yoksa, umûm ümmet değildir. Beşerî sistemlerde olduğu gibi bir çoğulculuk veyâ icmâ’, şerîatta yoktur. Zîrâ, Kitâb ve sünnete dayalı bir ilme sâhib olmayan kişilerin re’yleri geçersizdir. Onlar hevâlarına dayanırlar ve hakíkí ilimleri olmadığı için ancak zanlarına tâbi’ olurlar. Nitekim Allâhu Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَإِنْ تُطِعْ أَكْثَرَ مَن فِي الأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَن سَبِيلِ اللّهِ إِن يَتَّبِعُونَإِلاَّ يَخْرُصُونَ إِلاَّ الظَّنَّ وَإِن هُمْ
“Eğer yeryüzündeki insânların ekserîsine uyarsan; onlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar ve tarîk-ı dalâlete sevk ederler. Zîrâ onlar, delîle ittibâ’ etmezler; ancak kendi zan ve tahmînlerine ittibâ’ ederler ve onlar, ancak yalan söylerler.”

وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ “Fakat, insânların ekserîsi bilmiyorlar.”

Bir mes’elede icmâ’ mün’akid olduktan sonra, artık ondan sonraki asırlarda hiçbir Müslüman, ne kadar âlim olursa olsun ona muhâlefet etmez ve edemez. Meselâ, Sahâbe asrında bir mes’elede icmâ’ olduysa –ki asıl icmâ’, onların icmâ’ıdır– Tâbiín ona muhâlefet edemez. Eğer Tâbiín, bir mes’elede icmâ’ etmişse, Tebe-i Tâbiín ona muhâlefet edemez ve hâkezâ… Aksi halde, icmâ’ eden eşhâsa dalâlet ve hatâ isnâd etmek gerekir ki, bu durum “Ümmetim (ya’nî ulemâ-i ümmetim),  dalâlet üzerine icmâ’ etmez” hadîsine muhâlif olduğu gibi, vahyin bize geliş silsilesindeki bir halkaya hatâ isnâd etmek, vahye şübhe îrâs edeceğinden merdûddur. Çünkü, vahyin bize ulaşması, sahâbenin icmâ’ı iledir. Sahâbenin icmâ’ını tasdîk ve bize ihbâr eden, tâbiínin icmâ’ıdır. Tâbiínin icmâ’ını tasdîk ve bize ihbâr eden, tebe-i tâbiínin icmâ’ıdır. Ve hâkezâ... Bunlardan birinin reddi, silsilede kopukluk meydana getireceğinden, vahye şübhe îrâs eder.

Eğer bir mes’elede icmâ’ mün’akid olmaz, fakat Âlem-i İslâmdaki ulemânın ekserîsi, ya’nî cumhûr-i ulemâ siyâsî bir baskı altında bulunmadan bir hükümde ittifâk ederlerse; artık fetvâ o vecihle verilir. Cumhûra muhâlefet eden müctehid, kendi âleminde has ictihâdıyla amel etse de ümmeti ona da’vet edemez. Ümmet, ancak cumhûrun caddesinde yürüyebilir ve ona sevk edilir.

Üstâd Bedîüzzamân (ra) da bu husûsda şöyle buyurmaktadır:
“Âlem-i İslâm’ın cadde-i kübrâsı, o umûm eimmenin caddesidir; muazzam ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir. Başka husûsî ve dar caddeye sevk edenler, idlâl ediyorlar.”

“Bir fikre da’vet, cumhûr-i ulemânın kabûlüne vâbestedir. Yoksa,  da’vet bid’attır, reddedilir.”

Allâhu Teâlâ, İcmâ’-ı Ümmete riâyete emir ve ona muhâlefet edenleri zecr sadedinde şöyle fermân etmiştir:

وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيرًا
“Kim hidâyet ona açıkça tebeyyün ettikten sonra, Resûl’e muhâlefet eder ve mü’minlerin ittibâ’  ettikleri tarîk-ı hakkın ve dîn-i İslâm’ın gayrı bir tarîka ittibâ’  ederse, Biz onu döndüğü dalâlet yolunda bırakırız ve âhirette de onu Cehennem’e koyarız. O Cehennem ne kötü bir dönüş yeridir.”

Bu âyet-i kerîmede geçen سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ ta’bîri, “İcmâ’-ı Ümmet”e işâret etmekte ve aynı âyet-i kerîme, “İcmâ’-ı Ümmet”e muhâlefet edenlerin hidâyeti bulamayacaklarını ve Cehennem’e gireceklerini ifâde etmektedir.
Ammâ “Kıyâs-ı Fukahâ” ise; فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي اْلأَبْصَار ِ Ya’nî, “Ey akıl ve basîret sâhibleri, ibret alınız!”   âyetine dayanmaktadır. “Kıyâs-ı Fukahâ”: İlmî dirâyeti bulunan âlimlerin, hakkında Kitâb ve sünnette sarîh bir hüküm bulunan bir şeyin illetini tesbît ederek, Kitâb ve sünnette sarîh bir hüküm bulunmayan başka bir mes’ele hakkında illet ortaklığına istinâden hükmetmesi, ya’nî i’tibâr etmesidir. Fukahânın bu kıyâsları, Kitâblarda her ne kadar, “Filân âlimin re’yi budur” gibi ifâdelerle beyân ediliyorsa da, bu, o âlimin karîhasından çıkan mücerred re’yi olduğu ma’nâsında değil; belki “Onun Kitâb ve sünnetteki bir ilme istinâd eden re’yi ve tarz-ı telâkkísi budur” ma’nâsındadır. Nitekim İmâm-ı A’zam, “Re’ye çok fazla mürâcaât ediyorsun” diye yapılan bir tenkíde ما فَرَّطْنَا فِي الكِتَابِ مِن شَيْءٍ ya’nî, “Biz bu Kitâbda hiçbir şeyi noksan bırakmadık”   âyetini okuyarak; “Bu, bizim o mes’eleyi Kur’ân’dan nasıl çıkardığımızı bilmeyene göre re’ydir” diyerek cevâb vermiştir.

Aşağıda îzâh edileceği üzere umûm insânların maddî ve ma’nevî cihette tamâmen aynı seviyede olmamaları ve bir tarz-ı hayât-ı ictimâıyyede bulunmamaları sebebiyle, teferruatta aynı terbiye altına girmeleri hikmet ve rahmet-i İlâhiyyeye muvâfık olmadığı için; Allah ve Resûlü (asm), bu ihtilâfa müsâade etmiştir.

2. İCTİHÂD NEDİR?
İçtihâd, meşakkat, güç ve tâkat ma’nâsında olan cehd kelimesinden türetilmiştir. İctihâd lügatte, bir işin talebinde, cehd edilen şeye kavuşmak ve onun nihâyetine ulaşmak için güç ve kuvvetini sarf etmektir.

İctihâdın ıstılâhî ma’nâsı ise şerîatın hükmünü delîlinden çıkarıp anlamak için cehd u gayret sarfetmektir.   
İctihâd, farz-ı kifâyedir ve meşrû’ıyyeti kitâb, sünnet ve icmâ’ ile sâbittir. Şu âyet-i kerîmeler ictihâdın vücûdunu ve lüzûmunu ifâde etmektedir:

وَلَوْ رَدُّوهُ إِلَى الرَّسُولِ وَإِلَى أُوْلِي الأَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذِينَ يَسْتَنبِطُونَهُ مِنْهُمْ
“Eğer onlar o haberi işitince Resûlullah’a (Kur’ân ve Hadîs’e) ve ashâb-ı re’y ve tedbîre ve işten anlayanlara (müctehid ulemâya) reddetmiş olsalardı o haber için istinbât ve istihrâca ehil ve erbâb olan ulemâ ve sâhib-i fikir olan kimseler o haberin ifşâya sâlih olup olmadığını bilirler ve hâl ü maslahatâ göre ictihâd ve lâyıkı veçh üzere hareket ederlerdi.”

فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَار ِ “Ey akıl ve basîret sâhibleri, ibret alınız!”

3. KİMLER İCTİHÂD YAPABİLİR?
Usûl ulemâsı müctehidde şu sıfatların bulunmasını şart koşmuşlardır:

1. Müslüman olması.
2. Sahîhu’l-fehim olması. Ya’nî gàyet doğru ve selâmetli bir anlayış sâhibi olması.
3. Ahkâmın menbâ’ ve masdarları olan Kitâb, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâsı çok iyi bilmesi.
4. Nâsih ve mensûhu iyi bilmesi.
5. Arab lugatını, sarfı, nahvi ve belâgati çok iyi bilmesi.
6. Usûl-i fıkıhda âlim olması.

Burada kitâbı bilmekten murâd, ahkâm âyetlerini bilmektir. Yoksa âyetlerin hıfzı değil, belki kolaylıkla onlara ulaşabilecek bir sûrette o âyetlerin yerlerini ve âyetlerin ma’nâlarını iyi bilmektir.

Sünneti bilmekten murâd, ahkâm husûsunda vârid olan hadîsleri bilmektir. Yoksa murâd, o hadîslerin hıfzı değildir. Ancak, ihtiyâc olduğunda mürâcaat etmesi için ahkâm hadîslerinin her bir bâbın mevkı’ini kolaylıkla bulup çıkarabilecek bir derecede, ahkâm hadîslerinin ekserîsini câmi’ bir temele ve ilme sâhib olması ve bilmesi kâfîdir. Hem o hadîslerin makbûlünü merdûdundan ayırt edip tanıyabilmesi lâzımdır. Ya’nî muhaddislerin kabûl ettikleri hadîslerle, reddettikleri hadîsleri bilip ayırt etmesi lâzımdır. Hem nâsih ve mensûhunu bilmesi de şarttır ki mensûh olan bir hadîsle fetvâ vermesin.

Hem Arab lugatını da çok iyi bilmesi lâzımdır ki Kur’ân’ı ve sünneti doğru bir şekilde anlaması mümkün olsun. Çünkü Kur’ân ve Sünnet, Arab lisanıyla vârid olmuş ve Arabların kelâm üslûbları üzerine cârî olmuşlardır.

Hem müctehidin usûl-i fıkhı da iyi bilmesi lâzımdır ki, ahkâmı istinbât ederken ve delîller teâruz ettiği vakitte, ya’nî delîller birbirine zâhiren ters düştüğü vakitte tercîh yaparken usûl-i fıkhın sahîh kàidelerinden dışarı çıkmasın.

Şu şartlar, bütün fıkhî mes’elelerde ictihâd edebilecek olan bir mutlak müctehidde bulunması gereken şartlardır.

İctihâdın şartlarına hâiz olmayan bir kimse, nazariyyâtta mutlaka ehl-i sünnet içindeki bir mezhebe ittibâ’ etmek ve müctehidleri taklîd etmek mecbûriyyetindedir.

Binâenaleyh ictihâdın şartlarına hâiz olmayan bir kişinin dînî mes’elelerde kendi aklı ve hevâsıyla konuşup “Bu mes’elede ben böyle düşünüyorum.” veyâ “Bence doğru olan budur.” demesi, ya’nî kendi re’yince bir meslek îcâd etmesi câiz değildir. O halde ileride anlatılacağı üzere, şu anda ictihâda ehliyetli kimse bulunmadığından ve ictihâdın yapılmasına mâni’ler bulunduğundan her bir mü’min, meslek ve efkârını, Kur’ân ve hadîsin muhkemâtına ve ehl-i sünnet mezheblerinin hükümlerine uydurmak mecbûriyyetindedir.

4. İCTİHÂD NERELERDE YAPILIR?
İctihâdın mevzû’u, hakkında kat’ì delîl bulunmayan bütün şer’ì hükümlerdir.   Müctehid, hakkında kitâb ve sünnette kat’ì delîl bulunmayan bir mes’eleyle karşılaştığında onun hakkında ictihâd eder. Fakat şu ictihâdın yine kitâb ve sünnete dayanması gerekir. Yoksa mücerred kendi aklına göre hüküm veremez. Bu noktadan müctehidin ictihâdı, yine Kur’ân ve hadîse râci’dir. Ya’nî müctehid, mes’eleyi Allah ve Resûlüne, ya’nî Kur’ân ve hadîse arz eder ve ezelî ve ebedî olan Kur’ân-ı Mu’ciz’ul Beyân ve onun tefsîri olan hadîs-i şerîflerin küllî ma’nâ tabakàtından o mes’elenin hükmünü istinbât eder. Binâenaleyh ictihâd her ne kadar müctehide isnâd edilse de hakìkatte Kur’ân ve onun tefsîri olan hadîs-i şerîflerin ma’nâ tabakalarıdır.

Fakat ileride îzâh edeceğimiz üzere ictihâdlar izâfî hakìkatler olduğu için müctehidlere izâfe edilerek zikredilir. Yoksa o müctehidin kendi re’yine göre verdiği bir hüküm değildir. Belki Kur’ân ve hadîsin hazînesinden o müctehid eliyle çıkarılmış cevherlerdir. Şu âyet-i kerîme bu ma’nâyı ifâde etmektedir:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً
“Ey mü’minler! Allah’a (ya’nî Kur’ân’a) ve Resûlüne (ya’nî Hadîs’e) ve sizden olan ulu’l-emre (ya’nî bir te’vîle göre müctehid ulemâya) itâat edin. Eğer siz bir şeyin hükmü hakkında nizâ ederseniz, onu Allah’ın kitâbına ve resûlünün sünnetine reddedin. Eğer Allah’a ve yevm-i âhirete îmân ederseniz, Allahu Teâlâ’nın ahkâmına ve resûlünün sünnetine mürâcaat edin. Şu kitâbullaha ve sünnet-i Resûlullaha mürâcaat, sizin için hayırlı ve âkıbet yönünden gàyet güzeldir.”

Bu hakìkate binâen Üstâd Hazretleri de ictihâdı ta’rîf ederken onu Kur’ân’a nisbet ederek ta’rîf etmiş ve şöyle demiştir:
“İctihâdda, ya’nî istinbât-ı ahkâmda, ya’nî Cenâb-ı Hakkın marziyyâtını kelâmından anlamakta, Sahâbelere yetişilmez.”
İşte şu sırra göre ictihâdın mevzû’unu şöyle îzâh etmek mümkündür:
Dîn-i Mübin-i İslâm’ın menbâı olan Kur’ân-ı Azîmuşşân’ın âyetleri iki kısımdır.

Birincisi: Ma’nâsı açık olan ve hiçbir sûrette te’vîli mümkün olmayan âyetlerdir ki bunlara “Muhkemât” denilir. Bunlarda aslâ ictihâd olmaz. Bunları te’vîl etmek, bid’at ve dalâlettir. Bu muhkemât ise; dînin yüzde doksanını teşkîl etmektedir. Bunlar, dînin ana esâsları, temeli ve dînin üstünde durduğu ana sütûnlarıdır. Ehl-i sünnet dâiresindeki hiçbir hak müctehid şu muhkemâta ilişmemiş, olduğu gibi kabûl etmişlerdir. Bedîüzzamân Hazretleri bu konuda şöyle buyuruyor:

“Mezâhibin ihtilâfı ise: Sâhib-i şerîatın gösterdiği nazarî düstûrların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. “Zarûriyyât-ı Dîniyye” denilen ve kàbil-i te’vîl olmayan ve “Muhkemât” denilen düstûrları ise, hiç bir cihette kàbil-i tebdîl değildir ve medâr-ı ictihâd olamaz. Onları tebdîl eden, başını dînden çıkarıyor; يَمْرُقُونَ مِنَ الدِّينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الْقَوْسِ  kàidesine dâhil oluyor.”

İkincisi: Muhkem olmayan kısım ki, bunların ma’nâsı muhkemât gibi açık değildir, te’vîle kàbildir. Onların ma’nâsını anlamak için ilimde rüsûh sâhibi olmak lâzımdır. Şu kısım âyetlerde olan müşkilât –hâşâ– âyetlerin lafzındaki bir kapalılıktan ve beyânın kusûrundan gelen bir müşkilât değil, belki ma’nânın ince ve derin veyâ yüksek ve geniş olmasından kaynaklanmaktadır ki, Kur’ân-ı Mu’ciz’ul Beyân o ma’nâları mümkün olan en kolay ve açık sûrette ifâde etmiştir. Ya’nî bu kısım âyetlerdeki müşkilât muhâtabın kusûrundan ve ilminin eksikliğinden gelmektedir. Onların ma’nâsını anlayabilmek için râsih bir ilme sâhib olmak lâzımdır. İşte ictihâd, şu kısım âyetlerde olmaktadır ki bu da dînin yüzde onunu teşkîl etmektedir. Kur’ân’ın tefsîri olan hadîs-i şerîfler de bu iki kısma ayrılmaktadır.

Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, bu husûsu şöyle ifâde etmiştir:

“Erkân ve ahkâm-ı zarûriye –ki yüzde doksandır– bizzât Kur’ân’ın ve Kur’ân’ın tefsîri mâhiyetinde olan sünnetin malıdır. İctihâdî olan mesâil-i hilâfiye ise, yüzde on nisbetindedir.”

Bu münâsebetle delâleti vâzıh ve bedîhî olan lafızlarla, delâleti vâzıh ve bedîhî olmayan lafızları zikredeceğiz. Şöyle ki:

“Bir kelime ve bir lafız, delâlet ettiği ma’nâ ve bildirdiği mefhûm i’tibâriyle iki kısma ayrılır.

BİRİNCİ KISIM
DELÂLETİ VÂZIH VE BEDÎHÎ OLAN LAFIZLARDIR
Lafzın delâlet ettiği ve bidirdiği ma’nâ vâzıh ve bedîhîdir. O lafzın o ma’nâyı bildirmesi husûsunda dışardan başka bir delîl ve karîneye ihtiyâc yoktur. Ya’nî bizzât o lafız, kendisi o ma’nâyı bildiriyor. Buna vâzihu’d-delâlet denir. Bu da zâhir, nass, müfesser ve muhkem olmak üzere dört kısma ayrılır. Bunlar vuzûh-i delâletin kuvvet ve za’fına göre şöyle sıralanabilir: Vuzûha en az delâlet edeni zâhirdir. Daha sonra nass, ondan sonra müfesser gelir, en kuvvetlisi ise muhkemdir. Şimdi bu dört kısmı birer birer îzâh etmeye çalışacağız:

Birincisi: Zâhirdir ki: lugatta açık ma’nâsına gelmektedir. İstılâhda ise; bir ma’nâya açıkça delâlet eden lafızdır. Ya’nî lafız ve kelime, zâhiren o ma’nâyı bildirir ve bu ma’nâyı bildirmekte dışardan bir emr-i hâricîye ihtiyâc yoktur. Bizâtihî o kelime ve o cümle, o ma’nâyı vâzıhan bildiriyor. Lâkin kelâmın siyâkı o ma’nâ için değildir. 

Meselâ: وَاَحَلَّ اللهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبوا  “Allah alış verişi helâl kıldı ve fâizi de harâm kıldı.”

Bu âyet,  açıktan açığa bedâheten alışverişi helâl, fâizi ise harâm kılar. Bu ma’nâ اَحَلَّ  ve  حَرَّمَ kelimelerinden vâzıhan anlaşılır. Bu ma’nânın anlaşılması için de hâricî bir karîneye ihtiyâc yoktur. Zâten bedîhîdir. Fakat âyet-i kerîmenin sevk ve zikri, bu ma’nâ için değildir. Zîrâ âyetin sevk ve zikrinden asıl maksad, alış veriş ile fâiz arasındaki benzerliği nefyetmektir. Ya’nî “Alış veriş de fâiz gibidir” diyenlerin sözünü reddetmek içindir.

Zâhirin Hükmü:
1) Te’vîle kàbildir. Ya’nî zâhirî ma’nâsı değil, başka bir ma’nâ murâd edilebilir. Meselâ âyetin zâhirî ma’nâsı umûmî iken belli ferdlere tahsîs edilebilir. Mutlak iken belli kayıtlarla takyîd edilebilir. Hakìkì ma’nâsı değil, mecâzî ma’nâsı da kasdedilebilir.

2) Lafzın bildirdiği zâhirî ma’nânın dışında başka bir ma’nânın kasdedildiğine dâir bir delîl yoksa, o zâhirî ma’nâ ile amel etmek vâcibtir. Ya’nî lafzın zâhirî ma’nâsı umûmiyyeti bildiriyorsa, bütün ferdlere teşmîl edilir. Eğer o lafzın mecâz ma’nâsında kullanıldığına dâir bir karîne ve mecbûriyyet yoksa sâdece hakìkì ma’nâsında kullanılır. Fakat ba’zı karîneler varsa tahsîs ve mecâz da kullanılabilir.

Meselâ; “Allah alış verişi helâl kıldı ve fâizi de harâm kıldı”   âyet-i kerîmesinin ifâde ettiği ma’nâ, zâhiren bütün alış verişin nev’lerini içine almaktadır ve bütün alış veriş nev’lerinin helâl olduğunu bildiriyor. Fakat hadîslerle şarabın satışı ve dînde harâm olan ba’zı bey’ler (satışlar) ile bu umûmî ma’nâ, tahsîs edilmiştir.

3)  Peygamber (asm) zamânında neshi kabûl eder, ondan sonraki asırlarda ise neshi kabûl etmez.
Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olan Lafızlardan İkincisi:
Nass’dır. İstılâhda; sevk edildiğî ma’nâya delâlet eden lafızdır. Ya’nî lafız ve kelime zâhiren o ma’nâyı bildirir ve bu ma’nâyı bildirmekte dışardan bir emr-i hâricîye ihtiyâc yoktur. Bizâtihî o kelime ve o cümle, o ma’nâyı vâzıhan bildiri ve o kelâmın sevk ve zikri, o ma’nâ içindir.

Meselâ; Zâhir ma’nâ için örnek olarak zikrettiğimiz gelecek âyet-i kerîme, aynı anda nassa da örnektir. Şöyle ki:

وَاَحَلَّ اللهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبوا “Allah alış verişi helâl kıldı ve fâizi de harâm kıldı.

Bu âyet-i kerîme, zâhirî ma’nâ ile Cenâb- Hakkın alış verişi helâl, fâizi ise harâm kıldığını bildiriyor. Bu ma’nâyı bildirmesi cihetiyle bu kelâm zâhirdir.
 
Âyet-i kerîme, aynı anda alış veriş ile fâizin bir olmadığını açık ifâde ile bildiriyor ve kelâmın sevk ve zikri de bu maksad içindir. Zîrâ bu âyet-i kerîmenin sevk ve zikri “Alış veriş de ribâ gibidir” diyenlere bir cevâb ve red içindir. Bu ma’nâyı bildirmesi cihetiyle ise bu kelâm nassdır.

Nassın Hükmü:
1) Te’vîli kabûl eder.
2) Sâdece Resûl-i Ekrem (asm) zamânında neshi kabûl eder.
3)  Lafzın bildirdiği zâhirî ma’nânın dışında başka bir ma’nânın kasdedildiğine dâir bir delîl yoksa o nass ile amel etmek vâcibtir.

Zâhir ile nass arasındaki fark:
1) Nassın ma’nâya delâleti zâhirden daha vâzıh ve nettir.
2) Kelâmın sevkinden murâd, nassın ma’nâsıdır. Zâhir ise; tebeì olarak kabûl edilir.
3) Nassın te’vîle olan ihtimâli, zâhirin te’vîle olan ihtimâlinden daha uzaktır.
4) Nass ile zâhir arasında bir teâruz ve tenâkuz görüldüğünde nass tercîh edilir.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olan Lafızlardan Üçüncüsü: Müfesser’dir. Müfesser kelimesi; lugatta fesr (keşf) kökünden alınmıştır. Ma’nâsı: Keşfedilen (anlaşılan)dır. İstılâh da ise; hâricî bir emir ve karîne olmaksızın bizzât mufassal bir ma’nâya delâlet eden, herhangi bir te’vîle ihtimâli olmayan  ve nassdan daha vâzıh olan lafza denir. Meselâ:

وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكينَ كَافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَافَّةً 
“Ey Müslümanlar! Kâfirler birleşerek ve birbirlerine yardım ederek sizinle toplu bir halde savaştıkları gibi; siz de birleşerek ve birbirinize yardım ederek toplu bir halde onlarla savaşınız”   âyetinde olduğu gibi. Zîrâ âyet-i kerîmede geçen الْمُشْرِكينَ kelimesi, bütün müşrikleri içine aldığı halde tahsîse ihtimâli vardır. Ya’nî ba’zı müşriklerin, bu hükümden tahsîs ihtimâli olabilir. Daha sonra zikredilen كَافَّةً kelimesi ile o tahsîs ihtimâli kaldırılmış ve kelimenin kendi umûmî ma’nâsında kullanıldığını vâzıhan bildirdiği için الْمُشْرِكينَ kelimesi müfesser bir lafız olmuştur. Hem meselâ;

وَالَّذينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَاْتُوا بِاَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانينَ جَلْدَةً 
“Hür, bâliğ, akıllı, Müslüman ve zinâ etmemiş kadınlara zinâ isnâdında bulunup, sonra bunu isbât için dört şâhid getiremeyenlere seksen değnek vurun.”

Bu âyet-i kerîmede geçen   ثَمَانينَ lafzı muayyen bir sayı olduğundan ziyâde ve noksanlık ihtimâlini kabûl etmediği için müfesser bir lafız kabûl edilir.

Kezâ, Kur’ân’da namaz, zekat, hac gibi mücmel (kapalı) olarak zikredilip Peygamberimizin sünneti ile kat’ì ve net bir tafsîlâtla icmâlliği izâle edilen lafız ve kelimeler de müfesserdir ve bunlar te’vîle kàbil değildir.

Müfesserin Hükmü:
1) Tefsîr edildiği şekilde onunla amel etmek vâcibtir.
2) Nesh olunabilir ahkâmdan ise; Resûl-i Ekrem (asm) zamânında nesh ihtimâli olabilir. Fakat Peygamberimizin vefâtından sonra nesh olmaz.
3) Müfesserin, zâhir ve nassa nisbetle vuzûh-i delâleti daha kuvvetlidir.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olan Lafızlardan Dördüncüsü: Muhkem’dir. Lugatta; sağlamlaştırılmış demektir. Şer’ì istılâhda ise; te’vîl ve neshe kàbil olmayıp müfesserin ma’nâya delâletinden daha kuvvetli bir tarzda kendi nefsiyle ma’nâya delâlet eden lafızdır.

Muhkem; ya tabiatıyla tebdîl ve tağyîri kabûl etmez. Allah’a, âhiret gününe, peygamberlere îmân etmeyi, zulmün harâm, adâletin ise vâcib olduğunu bildiren âyetler gibi.

Veyâ tabiatıyla tebdîl ve tağyîri kabûl ettiği halde; onun nesh ihtimâlini nefyeden hâricî bir karîne ile desteklenmiştir. Meselâ:

وَلاَ اَنْ تَنْكِحُوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِه اَبَدًا اِنَّ ذلِكُمْ كَانَ عِنْدَ اللهِ عَظيمًا
Kendisinden sonra Peygamberin hanımlarını nikâhlamanız ebedî olarak size helâl olmaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günâhtır”   âyeti gibi.

Bu âyet-i kerîmede geçen Hazret-i Peygamber (asm)’ın hanımlarıyla evlenmemenin hükmü, tabiatıyla tağyîr ve tebdîli, ya’nî Cenâb-ı Hak tarafından neshi kabûl edebilir. Ancak  اَبَدًا kelimesi ile bu nesh ihtimâli kaldırılmış. Hazret-i Peygamberin hanımlarıyla ebedî olarak evlenmenin harâm oluşu tesbît edilmiştir. Hem meselâ;

الجهاد ماض الى يوم القيامة
“Şer’ì cihâd, kıyâmete kadar devâm edecektir”   hadîs-i şerîfinde cihâd farz olarak devâm edeceği ifâde ediliyor. Bu ifâde, tabiatıyla tağyîr ve tebdîli ya’nî Cenâb-ı Hak tarafından neshi kabûl edebilir. Ancak الى يوم القيامة lafzı ile bu nesh ihtimâli kaldırılmış, kıyâmete kadar cihâdın devâm edeceği tesbît edilmiştir. Muhkemin Hükmü:

1) Kat’ì olarak neye delâlet ediyorsa onunla amel etmek vâcibtir.
2) Başka bir ma’nânın ondan irâde edilme ihtimâli yoktur.
3) Nesh, te’vîl ve ibtâli kabûl etmez.
İKİNCİ KISIM
DELÂLETİ VÂZIH VE BEDÎHÎ OLMAYAN LAFIZLAR
Bir kelime ve bir lafzın delâlet ettiği ve gösterdiği ma’nâ hafî ve gizlidir. Ya’nî o ma’nâ o lafızdan zâhiren anlaşılmıyor. Ancak o ma’nânın o lafızdan anlaşılması için o lafzın dışında hâricî bir emir ve karîne olması lâzımdır. Bunun da mertebeleri vardır. En yükseği müteşâbih, ondan azı mücmel, sonra müşkil, sonra da hafî gelmektedir. Şimdi bunları birer birer îzâh edeceğiz.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan Birincisi: Hafî’dir. Ma’nâya delâleti zâhir olan, bununla berâber ba’zı efrâdının ma’nâya mutâbakatında gizlilik olup teemmüle ihtiyâc duyulan lafızdır. Ya’nî o lafzın o ma’nâya delâleti zâhirdir. Ancak o ma’nânın bütün ferdlere şâmil olup olmadığı husûsunda bir kapalılık vardır. O kapalılığın anlaşılması için düşünmeye ihtiyâc vardır.

Meselâ: Peygamberimiz (sav) buyurmuşlar ki: لا يرث القاتل “Kàtil (maktûlunden) irs götürmez”

Hadîs-i şerîfte geçen القاتل lafzı, zâhiren hem amden (bilerek), hem de hatâen (bilmeyerek) katli işleyene şâmildir. Bu sözün “Bilerek katli işleyeni” bildirmesi ve ona delâlet etmesi bedîhî ve zâhirîdir. Ammâ “hatâen o işi işleyene” şâmil gelmesinde bir kapalılık vardır. Bu kapalılığa göre fakìhler değişik re’yler beyân etmişlerdir. Ba’zı fakìhlere göre hatâen öldüren de bu hadîsin hükmüne girer. Ba’zı fakìhlere göre ise hatâen adam öldüren bu hadîsin hükmüne dâhil olmaz. (Demek hafîde ictihâd kàbildir.)

Hafînin hükmü: Gizlilik ve kapalılığa sebeb olan nesneye nazar ve teemmül lâzımdır. Bu nazar ve teemmül netîcesinde o nesnenin bütün o efrâda şâmil geldiğine kanâat hâsıl olursa onun hükmüyle amel edilir. Ba’zı efrâda şâmil gelmediğine kanâat getirilirse, ona göre hükmedilir. (Bunu da yapacak müctehidlerdir.)

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan İkincisi: Müşkil’dir. Bu, bizzât lafzında bulunan bir sebebten veyâ başka bir nassla karşılaşmasından dolayı ma’nâsı kapalı olan bir ifâdedir.

Hafî ile müşkil arasındaki fark şudur: Hafîdeki kapalılık bizzât lafızdan değil, lafzın tatbîk sahasının şümûlünden gelmektedir. Buna göre hafîden kasdedilen şey, önce bilinmektedir. Müşkil’deki kapalılık ise, nassla¬rın bizzât lafzından doğmaktadır. Bununla ne kasd olunduğu önceden bilinemez; ancak hâricî bir delîl ile anlaşılır.

Müşkil için müşterek (çok anlamlı) kelimeleri misâl olarak verebiliriz. Bu kelimeler, iki üç ma’nâyı ifâde eder. Meselâ; “ayn” kelimesi, görme duyumuz olan “göz” anlamına geldiği gibi, “pınar” anlamına da gelir; “mâhiyyet” ve “câsus” anlamlarında da kullanılır. Bu birbirine zıt ma’nâları bir kullanış¬ta birleştiremeyiz. Ancak ayrı ayrı kullanışlarla bu ma’nâlar kasd olu¬nabilir. “Ayn” sözünün bu ma’nâlardan hangisine delâlet ettiğini, ya cümlenin gelişinden (siyâk’tan) veyâ hâricî bir delîlden anlayabiliriz. Siyâk’a misâl olarak: “Ordunun durumunu anlamak için uyûn’u her tarafa yaydım” cümlesini zikredebiliriz. Buradaki uyûn, câsuslar ma’nâsında kullanılmıştır ve bunu cümlenin gelişi göstermektedir. Yine Kur’ân’daki:

وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا “Onların  gözleri vardır; fakat onunla görmezler”   âyetinde geçen, اَعْيُنٌ kelimesi de siyâk’tan anlaşıldığına göre duyu  or¬ganı olan gözlerdir.

Ba’zan müşterek lafzı anlamak için başvurulan siyâk değil, hâricî bir delîl olabilir. Eğer bu hâricî delîl nass ise, onun anlamı üzerinde pek ihtilâf çıkmaz; nass değilse onun ma’nâsı üzerinde geniş ihtilâflar (ictihâdlar) doğar.

Fakìhlerin, tefsîrinde ihtilâfa düştükleri müşterek lafızlardan biri¬si de şu âyet’tir.

وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ ثَلثَةَ قُرُوءٍ “Boşanan kadınlar, kendi kendilerine  üç kurû’ beklerler. “

Bu âyet-i kerîmede geçen قُرُوءٍ kelimesi hem hayz (ay hâli), hem de tuhr (iki ay hâli arasındaki te¬mizlik) ma’nâlarına gelmektedir.  Bu sebeble Hanefîler, bu âyette geçen قُرُوءٍ kelimesini ay hâli (hayz) diye, Şâfiìler de iki ay hâli arasındaki te¬mizlik müddeti diye tefsîr etmişlerdir. (Demek müşkil de ictihâd mahallidir.)

Müşkilin Hükmü: Karîne ve delîlleri araştırıp o müşkilden murâdın ne olduğu anlaşıldıktan sonra onunla amel edilir, yoksa ictihâd edilir.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan Üçüncüsü: Mücmel’dir. Bu, ma’nâsında bir kaç hâl ve hükmü ihtivâ eden, ancak bir müfessir (açıklayıcı) ile anlaşılabilen nass’dır. Pezdevî, “Usûl”ünde mücmeli şöyle tanımlar: “Mücmel, kendisinde ma’nâlar izdihâm eden, ne kastedildiği ibâresinden anlaşılamayacak derecede muğlak olan, tefsîr ve araş¬tırmaya ihtiyâc gösteren şeydir.”

Bu ta’rîften mücmel, müşkil ve hafî arasındaki fark anlaşılmış olu¬yor. Demek ki mücmelin tafsîlâtı kendi lafzından ve mücerret fıkhî ictihâdla anlaşılamaz. Mücmeli anlamak, onun çeşitli şekillerini ve cüz’i mes’elelerini kavramak için bir müfessire (açıklayıcıya) ihtiyâc vardır.
Kur’ân’ın teklîfî hükümlerle ilgili ibârelerinin çoğu mücmeldir. Bunları bize sünnet açıklamıştır. Meselâ; namaz, mücmel olarak emredil¬miş; “Sünnet” onu hem fiilî, hem de kavlî bir şekilde açıklamıştır. Hazret-i Peygamber (sav): “Namazı, ben nasıl kılıyorsam siz de öylece kılın”  bu¬yurmuştur. Hac da böyledir. Peygamber (sav): “Hac ile ilgili ibâdetle¬rinizi benden alınız”   buyurarak onu açıklamıştır. Zekât ve alım-satım da mücmel olarak bildirilmiş, sonra sünnet tarafından tam olarak açıklanmıştır.

Kezâ, suçlarla ilgili bir kısım hükümler de icmâlî bir şekilde zikre¬dilmiştir. Meselâ; Kur’ân, diyet gerektiğini bildirmiş; “Sünnet” de bu¬nun mikdâr ve şekillerini genişçe anlatmıştır. Yine Kur’ân, yaralar için kısâs icab ettiğini haber vermiş; “Sünnet” ise bu yaraların hükümlerini, ne zamân tam kısâs ve ne zamân nâkıs kısâs, ya’nî diyet gerektiğini beyân etmiştir.

Böylece Kur’ân’ın mücmel olan her ifâdesini Sünnet açıklamış ve onun kapalı bir tarafını bırakmamıştır.
Evet, Kur’ân nass’larının tefsîre muhtâc olan kısımları vardır. Bunları Peygamber (sav), âhirete irtihâlinden önce açıklamıştır. Hazret-i Peygam¬ber’in açıklamadığı teklîf bildiren hiç bir Kur’ân nassı yoktur. O, bunları ya fiiliyle veyâ sözüyle açıklamıştır.
Mücmelin Hükmü: Mücmel, Şâri’ tarafından vâfî bir tarzda beyân ve îzâh edilmişse o zamân müfesser hükmüne geçer ki bu durumda onunla amel etmek vâcib olur.

 Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan Dördüncüsü: Müteşâbihtir. Müteşâbih: Ma’nâsı kapalı olan anlaşılması için akılca bir yol bulunma¬yan, Kitâb ve Sünnette tefsîrine rastlanılmayan ve ma’nâsı Allah’a havâle edilen nass’dır. Burada şu iki husûsu beyân etmek gerekir:

1) Kur’ân’da müteşâbih vardır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ
“O Allahu Teâlâ ki, ey Resûl-i Ekrem! Senin üzerine Kur’ân’ı inzâl etti. O Kur’ân’dan ba’zıları muhkem âyetlerdir ve o âyetlerin ahkâmı açıktır, helâl ve harâmı beyân husûsunda kendileriyle amel olunur. Onlar (muhkem âyetler) Kitâbın (Kur’ân’ın) aslı ve anasıdırlar. O Kur’ân’dan diğer âyetlerin ise elfâzı birbirine benzer ve ma’nâsı açık değildir.

Kur’ân’ın âyetleri iki kısım olup biri muhkem diğeri müteşâbih olunca, şu kimseler ki, kalplerinde bâtıla meyil vardır, onlar insânlar arasına fitne koymak ve i’tikâdlarını ifsâd eylemek ve arzûlarına muvâfık bir sûrette te’vîlini taleb etmek için Kur’ân’dan müteşâbih olan âyetlere ittibâ’ eder ve kalplerinde olan fesâda binâen muhkemâtı terkederler.

Halbuki insâna lâzım olan; muhkem olan âyetlerle amel eylemek ve müteşâbihâta îmân etmektir. O müteşâbihâtın te’vîlini ancak Allahu Teâlâ bilir ve ilminde sebâtı ve rüsûhu olan âlimler de ‘Biz bu Kur’ân’a îmân ettik. Zîrâ cümlesi bizim Rabbimiz tarafındandır.’ derler. Bu Kur’ân’ın ma’nâsını ancak akıl sâhibleri düşünür.”  
Bu nass karşısında âlimler, Kur’ân’da müteşâbih bulunduğunda ittifâk etmişlerdir. 

Ancak, müteşâbihin nerelerde olduğunda ihtilâfa düşmüşlerdir. İbn-i Hazm; sâdece Kur’ân’ın sûre başlarındaki hu¬rûf-i mukattaa ile “Kıyâmet gününe yemîn ederim”   ve “Kasem olsun güneşe ve onun aydınlığına, ona tâbi’ olduğu zamân aya”   âyetleri gibi kasem bildiren lafızların müteşâbih olduğunu söyler.

Bir kısım ulemâ da İbn-i Hazm’ın ileri sürdüğü bu müteşâbihlerin yanında, Allah’ı sonradan yaratılmışlara (havâdîse) benzeten âyetleri (Allah’ın elinden ve yüzünden bahseden âyetler   gibi) de müteşâbih sayarlar.

2) Teklîf ihtivâ eden ve İslâm Şerîatinin esâs hükümlerini bildi¬ren âyetler aslâ müteşâbih değildir; bunların hepsi, ya kendiliğinden veyâ Peygamber (sav)’in beyânı sâyesinde apaçıktır. Nitekim Hazret-i Pey¬gamber (sav):
“Sizi, gecesi gündüzü gibi aydınlık olan bir yol üzerinde bıraktım”   buyurmuştur. Zâten teklîf ifâde eden nassların açık olmaması veyâ açıklanmamış olması imkânsızdır.”

5. İCTİHÂDIN CÂİZ OLUP OLMADIĞI KONULAR
“Her hükm-i şer’ì, ictihâda mahal olamaz. Onun için ba’zı usûl-i fıkıh ulemâsı bu husûsta şöyle derler:

“İctihâdın câiz olduğu mes’ele, hakkında kat’ì delîl bulunmayan ahkâm-ı şer’ıyyedir. Hakkında kat’ì delîl bulunan ahkâm-ı şer’ıyyede ise ictihâd ve ihtilâf olamaz. Namaz ve orucun farziyyeti, zinânın harâmiyyeti gibi. Bunlar, hakkında kat’ì nass bulunan ve câhil ve âlim herkesin bildiği şer’ì mes’elelerdir. Hakkında delâleti veyâ sübûtu kat’ì nass bulunmayıp, delâleti veyâ sübûtu zannî olan nasslarda ise ictihâd yapılabilir.”

6. İCTİHÂDLARDAKİ İHTİLÂFIN HİKMETİ NEDİR?
Müctehidlerin ictihâdlardaki farklılıkları, –hâşâ– Kur’ân ve Hadîs açıkça anlaşılmadığından, müctehidlerin farklı görüşler ileri sürmelerinden değildir. Bilakis bu ihtilâf, Kur’ân’ın yedi vech-i i’câzından biri olan câmiıyyetinden kaynaklanmaktadır. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyân bütün asırlarda, meşreb ve meslekleri muhtelîf olan beşerin bütün tabakàtına hitâb eden ve her husûsta onlara hidâyet ve yol gösteren bir hutbe-i ezeliyye olduğundan, lafzında, ma’nâsında, ilminde, mebhasinde ve üslûbunda hârikulâde bir câmiıyyet göstermiş ve pek çok ayrı ayrı ma’nâları ihtivâ eden vücûh ve ihtimâlleri ihtivâ etmiştir. 

İşte müctehidlerin ictihâdları, ahkâm âyetlerinin gösterdikleri ayrı ayrı vücûh ve ihtimâllere dayanmaktadır. Âyetlerdeki bütün o ihtimâller, Kur’ân’ın murâdı ve maksûdu olduğundan elbette bütün o ictihâdlar dahi haktır ve doğrudur. Kur’ân’ın şu vech-i i’câzını, ya’nî câmiıyyetini Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, Yirmi Beşinci Söz’de isbât etmiş ve o eserde şöyle buyurmuştur:

“Eğer desen: ‘Geçmiş misâllerdeki bütün ma’nâları, nasıl bileceğiz ki Kur’ân onları irâde etmiş ve işâret ediyor?’
“Elcevâb: Mâdem Kur’ân bir hutbe-i ezeliyyedir. Hem muhtelîf, tabaka tabaka olarak, asırlar üzerinde ve arkasında oturup dizilmiş bütün benî Âdeme hitap ediyor, ders veriyor. Elbette o muhtelîf ifhâma göre müteaddit ma’nâları derc edip irâde edecektir ve irâdesine emâreleri vaz edecektir.

“Evet, İşârâtü’l-İ’câz’da, şuradaki ma’nâlar misillû kelimât-ı Kur’âniyyenin müteaddit ma’nâlarını ilm-i sarf ve nahvin kàideleriyle ve ilm-i beyân ve fen-ni maânînin düstûrlarıyla, fen-ni belâgatin kànûnlarıyla isbât edilmiştir. Bununla berâber, ulûm-u Arabiyyece sahîh ve usûl-i dîniyyece hak olmak şartıyla ve fenn-i maânîce makbûl ve ilm-i beyânca münâsib ve belâgatçe müstahsen olan bütün vücuh ve maânî, ehl-i ictihâd ve ehl-i tefsîr ve ehl-i usûlü’d-dîn ve ehl-i usûlü’l-fıkhın icmâ’ıyla ve ihtilâflarının şehâdetiyle, Kur’ân’ın ma’nâlarındandırlar. 

O ma’nâlara, derecelerine göre birer emâre vaz etmiştir: ya lâfziyyedir, ya ma’neviyyedir. O ma’neviyye ise, ya siyâk veyâ sibâk-ı kelâmdan veyâ başka âyetten birer emâre, o ma’nâya işâret eder. Bir kısmı yirmi ve otuz ve kırk ve altmış, hattâ seksen cilt olarak muhakkìkler tarafından yazılan yüz binler tefsîrler, Kur’ân’ın câmiıyyet ve hârikiyyet-i lâfziyyesine kat’î bir bûrhân-ı bâhirdir.”

Üstâd Hazretlerinin burada beyân ettiği gibi şu ayrı ayrı ma’nâların doğru olması için, onların ulûm-i Arabiyyece sahîh ve usûl-i dîniyyece hak olması ve fenn-i maânîce makbûl ve ilm-i beyânca münâsib ve belâgatçe müstahsen olması şarttır. Yoksa kişinin kendi hevâsına ve fikrine göre verdiği ma’nâlar merdûddur ve dalâlettir. Hadîs-i şerîfte “Kim, Kur’ân hakkında kendi re’yiyle konuşursa ateşte oturacağı yeri hazırlasın”   buyrulmuştur.
Hem yine Üstâd’ın yukarıda beyân ettiği gibi o ayrı ayrı ihtimâllerin her birine Kur’ân’ın ya lafzen veyâ ma’nen birer emâre ve karîne vaz’etmesi isbât ediyor ki bütün o muhtelîf ma’nâlar Kur’ân’ın murâdıdır. O halde o vücûh ve ihtimâllere istinâd eden bütün ictihâdlar da haktır ki ehl-i ictihâd, ehl-i tefsîr, ehl-i usûlü’d-dîn ve ehl-i usûlü’l-fıkıh bütün bu ma’nâların Kur’ân’ın murâdı olduğunda icmâ’ ve ittifâk etmişler ve bilfiil aralarında vâki’ olan ihtilâfla şu husûstaki ittifâklarını göstermişlerdir. 
Hak ictihâdlardaki ihtilâfın sırr-ı hikmeti ve vech-i rahmetini anlamak ve fürûâtta hakkın nasıl taaddüd ettiğini, ya’nî birden fazla hakkın olduğunu fehmetmek için şu esâsa dikkat etmek lâzımdır:

Üstâd Bedîüzzamân’ın pek çok yerde husûsan Yirmi Dokuzuncu Söz’de îzâh ettiği üzere, kâinâtta hakìkatler iki kısımdır. Biri: Hakìkì hakìkatler. Diğeri: Nisbî ve izâfî hakìkatlerdir. Şu kànûn, Fâtır-ı zülcelal’in fıtrî bir kànûnudur. Âlemde hiçbir şey, diğer eşyâdan ayrı ve müstakil değildir. Her şeyin pek çok eşyâ ile bir nev’ì münâsebeti vardır ki şu ayrı ayrı münâsebetlerden nisbî ve i’tibârî hakìkatler tevellüd etmektedir. O halde her bir şeye mahzâ güzel veyâ mahzâ çirkin demek yanlıştır. Çünkü güzellik tenâsübden çıkar. Üstâd’ın Muhâkemât’ta dediği gibi bir zirâ’ kadar bir burun altından olsa, yalnız ona dikkat edilse, güzel gören bulunur! Fakat bir insânın yüzüne takılsa ve yüzüyle münâsebetine bakılsa izâfî olarak çirkin görülecektir.

İşte fıtratın şu kàidesine uygun olarak şerîat-ı İslâmiyye de iki kısım üzerine nâzil olmuştur:

Birisi: Muhkemât-ı şerîattır ki; bunlar hakìkì hakìkatlerdir. Hiçbir zamân ve zemînde değişmezler ve kàbil-i ictihâd değildirler.

Diğeri: Muhkem olmayan nazariyyâttaki ahkâmdır ki; bunlar nisbî ve izâfî hakìkatlerdir. Kişilerin maddî ve ma’nevî durumları, hayât tarzları gibi pek çok şartlarla mukayyed olan i’tibârî hakìkatlerdir. İşte müctehidlerin ayrı ayrı ictihâdları, şu şartlarla mukayyed olan nisbî ve izâfî hakìkatlere bakmaktadır.

Velhâsıl: Muhkemât-ı şerîat mutlak hakìkatlerdir. İctihâdlar ise mukayyed ve meşrût hakìkatlerdir. Ta’bîr-i diğerle muhkemât-ı şerîat küllî kànûn ve kàidelerdir. İctihâdlar ise şu küllî kàidelerin cüz’ì ve müşahhas hadîseler üzerine tatbîkidir ki bu noktadan ictihâdlarda izâfiyyet ve nisbîlik vardır. O halde muhkemât-ı şerîatın dâiresi içinde olmak ve ulûm-i Arabiyyece sahîh ve usûl-i dîniyyece hak olmak ve fenn-i maânîce makbûl ve ilm-i beyânca münâsib ve belâgatçe müstahsen olmak şartıyla bütün o ayrı ayrı ictihâdların hepsi de haktır ve güzeldir. Nefsü’l-emirde birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Yalnız o ictihâdın şartları mîzâcına uyan kimse, başkalarını hatâya isnâd etmeden nisbî olarak kendi mezhebini diğerlerinden daha güzel bulabilir ve öyle görmesi de şarttır. Çünkü o ictihâd, o şartlar altında en güzelidir. İşte daha güzel olmak ve daha hak olmak, izâfî ve şartlarla mukayyed bir hakìkat olduğundan burada ihtilâf elbette olacaktır ve hepsi de haktır. İşte Üstâd’ın “Hakta ittifâk, ehakta ihtilâftır”   sözünün ma’nâsı budur.

Mâdem ictihâdlar, nisbî ve izâfî hakìkatlerdir. O halde ehl-i sünnet dâiresi içinde bir mezheb sâhibi kendi mezhebine “Haktır ve daha güzeldir” diyebilir. Fakat “Hak yalnız benim mesleğimdir ve güzel olan yalnız benim mezhebimdir” diyemez.

Şu anlattığımız hakìkatleri, İmâm-ı Şa’rânî “Mîzân-ul Kübrâ” isimli eserinde, İmâm-ı Gazâlî de “Mustasfâ” isimli eserinde gàyet geniş bir sûrette îzâh ve isbât etmiştir. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri de Risâle-i Nûr’da muhtelîf yerlerde bu konuyu beyân etmiştir. Ezcümle mevzû’muzu teşkîl eden ve baş tarafta zikrettiğimiz Lemaat’ta şöyle buyurmuştur.

“İslâmiyyet, selm ve müsâlemettir; dâhilde nizâ ve husûmet istemez”
“Ey âlem-i İslâmî! Hayâtın ittihâdda. Ger ittihâd istersen, düstûrun bu olmalı:
“Hüve’l-hakku yerine hüve hakkun olmalı; hüve’l-hasen yerine hüve’l-ahsen olmalı.
“Her Müslim kendi meslek, mezhebine demeli: ‘İşte bu haktır; başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.’
“Dememeli: ‘Budur hak; başkaları battâldır. Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.’
“Zihniyyet-i inhisâr, hubb-i nefisten geliyor. Sonra maraz oluyor; nizâ ondan çıkıyor.
“Dert ile dermânlar taaddüdü hak olur; hak da taaddüt eder. Hâcât ve ağdiyenin tenevvüü hak olur; hak da tenevvü’ eder.
“İsti’dât, terbiyeler tekessürü hak olur; hak da tekessür eder. Bir madde-i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.
“İki mîzâca göre mesâil-i fer’îde hakìkat sâbit değil; izâfî ve mürekkep. Mükellefîn mîzâçlar.
“Ona bir hisse verip ona göre ederek tahakkuk ve terekküp, her mezhebin sâhibi mühmel mutlak hükmeder.
“Mezhebinin hudûdu ta’yînini bırakır temâyül-ü mîzâca. Taassub-i mezhebî ta’mîme sebeb olur.
“Ta’mîmin iltizâmı sebeb olur nizâa. İslâmiyyetten evvel tabakàt-ı beşerde derin uçurumlar,
“Hem tebâüd-i acîbi istedi bir vakitte taaddüd-i enbiyâ, tenevvü-i şerâyi’, müteaddit mezhebler.
“Beşerde bir inkılâb İslâmiyyet yaptırdı, beşer tekàrüb etti, şer’ etti ittihâd, vâhid oldu peygamber.
“Seviye bir olmadı; mezheb taaddüt etti. Terbiye-i vâhide kâfî geldiği zamân, ittihâd eder mezhebler.”

Münâzarât’ta ise bu mevzû’u şöyle anlatmıştır:
“Bence taklîdin temelini atıp ihtilâfâtı çıkarmakla;
Mu’tezile, Cebriye, Mürcie, Mücessime’ gibi dalâlet fırkalarını İslâmiyyetten intâc eden, mesâil-i dîniyyedeki istibdâd-ı ilmîdir ve nefsü’l-emirde ‘mukayyed’ olan şeyde ‘ıtlâk’tır. HÂŞİYE”

“S - Âlem-i İslâm’ın ulemâsının ortalarındaki müthiş ihtilâfâta ne dersin? Re’yin nedir?
“C - Ben âlem-i İslâmiyyete gayr-ı muntazam veyâ intizâmı bozulmuş bir meclis-i meb’ûsân ve encümen-i şûrâ nazarıyla bakıyorum. Şerîattan işitiyoruz ki, re’y-i cumhûr budur, fetvâ bunun üzerinedir. İşte şu; bu meclisteki re’y-i ekseriyyetin nazîresidir. Re’y-i cumhûrdan maadâ olan akvâl, eğer hakîkat ve mağzdan hâlî ve boş olmazsa, isti’dâdâtının re’ylerine bırakılır. Tâ, herbir isti’dâd, terbiyesine münâsib gördüğünü intihâb etsin. Lâkin, burada iki nokta-i mühimme vardır.
“Birincisi: Şu isti’dâdın meyelânı ile intihâb olunan ve bir derece hakîkati tazammun eden ve ekalliyyette kalan ‘kavl’, nefsülemirde mukayyed ve o isti’dâd ile mahsûs olduğu halde; sâhibi ihmâl edip mutlak bıraktı. Etbâı iltizâm edip ta’mîm etti. Mukallidi taassub edip, o kavlin hıfzı için muhâliflerin hedmine çalıştılar. 

Şu noktadan müsâdeme, müşâğabe, cerh ve red o derece meydan aldı ki; ayakları altından çıkan toz ve ağızlarından feverân eden duman ve lisânlarından püsküren berkler, şimşekli ve ba’zan rahmetli bir bulut, şems-i İslâmiyyetin tecellîsine bir hicâb teşkîl etmiştir. Lâkin, ziyâ-yı şemsten tefeyyüz etmesine isti’dâd bahşeden rahmetl”i bulut derecesinde kalmadı. Yağmuru vermediği gibi, ziyâyı dahi men’ etmektedir.

İkinci nokta: Ekalliyyette kalan ‘kavl’, eğer içindeki hakîkat ve mağz, onu intihâb eden isti’dâdlardaki heves ve hevâ veyâ mevrûs taassub ve mîzâcına galebe çalmazsa; o ‘kavl’ bir hatar-ı azîmde kalır. Zîrâ, isti’dâd onunla insibâğ edip onun muktezâsına inkılâb etmek lâzım iken; o onu kendine çevirir ve telkîh eder, kendi emrine musahhar eder. İşte şu noktadan hüdâ hevâya tahavvül, ve mezheb mîzâçtan teşerrüb eder.”  
Hem Yirmi Yedinci Söz’de şöyle mezheb ihtilâfının hikmetlerini şöyle anlatmıştır:

“Asırlara göre şerîatler değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şerîatler, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü’l-Enbiyâdan sonra, şerîat-i kübrâsı her asırda her kavme kâfî geldiğinden, muhtelîf şerîatlere ihtiyâc kalmamıştır. Fakat teferruatta, bir derece ayrı ayrı mezheblere ihtiyâc kalmıştır.

“Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mîzâclara göre ilâçlar tebeddül eder. Öyle de, asırlara göre şerîatler değişir; milletlerin isti’dâdına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü, ahkâm-ı şer’ıyyenin teferruât kısmı, ahvâl-i beşeriyyeye bakar, ona göre gelir, ilâç olur.

“Enbiyâ-yı sâlife zamânında tabakàt-ı beşeriyye birbirinden çok uzak ve seciyyeleri hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca iptidâî ve bedeviyyete yakın olduğundan, o zamândaki şerîatler, onların hâline muvâfık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ bir kıt’ada, bir asırda ayrı ayrı peygamberler ve şerîatler bulunurmuş. Sonra, Âhirzamân Peygamberinin gelmesiyle, insânlar gùyâ iptidâî derecesinden idâdiye derecesine terakkì ettiğinden, çok inkılâbât ve ihtilâtâtla akvâm-ı beşeriyye birtek ders alacak, birtek muallimi dinleyecek, birtek şerîatle amel edecek vaz’ıyyete geldiğinden, ayrı ayrı şerîate ihtiyâc kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzûm görülmemiştir. 

Fakat tamâmen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayât-ı ictimâiyede gitmediğinden, mezhebler taaddüt etmiştir. Eğer, beşerin ekserîyet-i mutlakası, bir mekteb-i âlinin talebesi gibi, bir tarz-ı hayât-ı ictimâiyyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhebler tevhîd edilebilir. Fakat bu hâl-i âlem o hâle müsaade etmediği gibi, mezâhib de bir olmaz.

“Eğer desen: Hak bir olur. Nasıl böyle dört ve on iki mezhebin muhtelîf ahkâmları hak olabilir?

“Elcevâb: Bir su, beş muhtelîf mîzâclı hastalara göre nasıl beş hüküm alır. Şöyle ki: Birisine, hastalığının mîzâcına göre su ilâçtır; tıbben vâcibtir. Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona harâmdır. Diğer birisine az zarâr verir; tıbben ona mekrûhtur. Diğer birisine zarârsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarârdır, ne menfaattir; âfiyetle içsin, tıbben ona mübâhtır. İşte hak burada taaddüt etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki, ‘Su yalnız ilâçtır, yalnız vâcibtir, başka hükmü yoktur?

“İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiyye, mezheblere hikmet-i İlâhiyyenin sevkiyle ittibâ edenlere göre değişir. Hem hak olarak değişir ve herbirisi de hak olur, maslahat olur. Meselâ, hikmet-i İlâhiyyenin tensîbiyle İmâm-ı Şâfiìye ittibâ eden, ekseriyyet i’tibârıyla Hanefîlere nisbeten köylülüğe ve bedevîliğe daha yakın olup, cemâati birtek vücût hükmüne getiren hayât-ı ictimâiyyede nâkıs olduğundan, herbiri bizzât dergâh-ı Kàdıu’l-Hâcâtta kendi derdini söylemek ve husûsî matlûbunu istemek için, imâm arkasında Fâtihâ’yı birer birer okuyorlar. 

Hem ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir. İmâm-ı A’zâm’a ittibâ edenler, ekseriyyet-i mutlaka i’tibârıyla, İslâmî hükûmetlerin ekserîsi o mezhebi iltizâm etmesiyle, medeniyyete, şehirliliğe daha yakın ve hayât-ı ictimâiyyeye müstaid olduğundan, bir cemâat bir şahıs hükmüne girip, birtek adam umûm nâmına söyler; umûm, kalben onu tasdîk ve rapt-ı kalb edip, onun sözü umûmun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî mezhebine göre imâm arkasında Fâtihâ okunmaz. Okunmaması ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.

“Hem meselâ, mâdem şerîat, tabiatın tecâvüzâtına sed çekmekle onu ta’dîl edip nefs-i emmâreyi terbiye eder. Elbette, ekser etbâı köylü ve nim-bedevî ve amelelikle meşgùl olan Şâfiì mezhebine göre, kadına temâsla abdest bozulur, az bir necâset zarâr verir. Ekseriyyet i’tibârıyla hayât-ı ictimâiyyeye giren, nim-medenî şeklini alan insânlar ittibâ ettikleri mezheb-i Hanefîye göre, mess-i nisvân abdesti bozmaz, bir dirhem kadar necâsete fetvâ var.

“İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz-ı maîşet i’tibârıyla, ecnebî kadınlarla ihtilâta, temâsa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya müptelâ olduğundan, san’at ve maîşet i’tibârıyla tabiat ve nefs-i emmâresi meydanı boş bulup tecâvüz edebilir. Onun için, şerîat onların hakkında o tecâvüzâta sed çekmek için, ‘Abdest bozulur, temâs etme. Namazını ibtâl eder, bulaşma’ ma’nevî kulağında bir sadâ-yı semâvî çınlattırır. Ammâ o efendi, nâmuslu olmak şartıyla, âdât-ı ictimâıyyesi i’tibârıyla, ahlâk-ı umûmiyye nâmına, ecnebî kadınlara temâsa müptelâ değil; mülevves şeylerle, nezâfet-i medeniyye nâmına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için, şerîat, mezheb-i Hanefî nâmıyla ona şiddet ve azîmet göstermemiş, ruhsat tarafını gösterip hafîfleştirmiştir. ‘Elin dokunmuşsa abdestin bozulmaz; hicâb edip kalabalık içinde suyla istincâ etmemenin zarârı yoktur; bir dirhem kadar fetvâ vardır’ der, onu vesveseden kurtarır.

“İşte, denizden iki katre, sana misâl... Onlara kıyâs et. Mîzân-ı Şa’rânî mîzânıyla, şerîat mîzânlarını bu sûretle muvâzene edebilirsen et.”
Suâl: Eğer ehl-i sünnet dâiresindeki müctehidlerin hepsi de ictihâdlarında hakka isâbet ettilerse “Âlim ictihâd eder ve ictihâdında hatâ ederse ona bir sevâb var, eğer isâbet ederse ona iki sevâb vardır” hadîsinin ma’nâsı nedir?

Elcevâb: Bu suâle İmâm-ı Şa’rânî şöyle cevâb vermektedir:

“Bu hadîsteki hatâ sözünden murâd, müctehidin o mes’eledeki delîle tesâdüf edememe hatâsıdır. Onunla şerîattan çıkılan hatâ değildir. Çünkü şerîattan çıkınca ona sevâb verilmez. Nitekim Resûl-i Ekrem (asm) ‘Bizim emrimize, işimize uygun olmayan her amel merdûddur’ buyuruyor. Şerîatın sâhibi ona sevâb vardır buyurduğuna göre, hadîs-i şerîfin ma’nâsının şöyle olduğu anlaşılır; ‘Âlim ictihâd edip Şâri’ tarafından bu husûsta vârid olan delîl kendisine isâbet ettiyse ona iki ecir, ya’nî sevâb vardır. 

Biri araştırma ve inceleme sevâbı, diğeri delîle tesadüf etme sevâbıdır. Delîlin kendisine rastlamayıp sâdece hükmüne tesâdüf ederse ona bir sevâb vardır. O da inceleme ve araştırma sevâbıdır.’ Buradaki hatâ izâfî olup mutlak hatâ değildir.”

İmâm-ı Gazâlî de bu hadîsi şöyle îzâh etmiştir:
“Bu suâle iki cihetten cevâb verilebilir.

“Birincisi: Bu hadîs, her müctehidin isâbet ettiği konusunda kesin bir delîldir. Zîrâ ictihâd eden her müctehid sevâb almaktadır. Eğer müctehid isâbet etmemiş olsaydı, Allahu Teâlâ’nın hükmüne aykırı hüküm veren o hatâlı müctehid nasıl sevâba hak kazanacaktı?

“İkincisi: Biz hatânın, müctehidin yapması gerekli olan şeye izâfetle değil; matlûbuna izâfetle olabileceğini inkâr etmiyoruz. Hâkim, malı hak sâhibine iâde etmeyi taleb etmektedir. Fakat bunda hatâ etmesi mümkündür. Bu durumda hâkim taleb ettiği husûs açısından hatâ etmiştir. Fakat Allah’ın kendisi hakkındaki hükmü açısından isâbet etmiştir. 

Aynı şekilde kıble konusunda ictihâd eden kişinin de hatâ ettiği söylenebilir. Bu, kıble konusunda ictihâd eden kişinin taleb ettiği şeyde, ya’nî kıbleye isâbet etme husûsunda hatâ ettiği anlamına gelir. Bu kişinin taleb ettiği şeye ulaşması vâcib değildir. Aksine ona vâcib olan, taleb ettiği şeyin bulunduğunu zannettiği tarafa yönelmesidir.”

İHTÂR: Müctehidlerin farklı farklı ictihâdları hakkında ulemâ-yı İslâm iki kısma ayrılmışlardır:

Birinci Tâife: Ehl-i tasvîb olan “musavvibe” dir. Bunlar “Bütün müctehidler, hakka isâbet etmişlerdir. Fürûâtta hak taaddüd edebilir.” diyen âlimlerdir. Üstâd Bedîüzzamân da bu görüşü tercîh etmiştir.

İkinci Tâife: Ehl-i tahtie olan “Muhattie”dir. Bunlar “Allah indinde hak olan bir tânedir. Bir mes’elede farklı ictihâd yapan müctehidlerin yalnız birisi hakka isâbet etmiştir. Diğerleri hatâdır. Fakat bu hatâsı affolmuştur” diyen âlimlerdir. Bu görüşteki âlimler, diğer müctehidlerin ictihâdlarına aslâ bid’at ve dalâlet dememektedir. Bunlar “Sâdece benim mesleğim haktır” demiyorlar. “Benim mesleğim haktır hatâya kàbiliyyeti var. Diğerinin de sevâba kàbiliyyeti var” diyorlar.

Dolayısıyla Üstâd’ın “Mesleğim haktır veyâ daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat ‘Yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur” sözü her iki tâifeye de şâmildir.

7. ŞU ZAMÂNDA İCTİHÂD KAPISI AÇIK MIDIR?
İctihâd kapısı, Allah ve Resûlünün açtığı bir kapı olduğundan hiçbir kimsenin o kapıyı kapamaya hakkı ve kudreti yoktur. İctihâd, şerîat-ı İslâmiyyenin canlı ve hayâttar olmasının ve ebediyyetinin bir gereğidir. Fakat o kapının açık olması, oradan girmenin mümkün olması anlamına gelmez. 

Çünkü ictihâd yapılabilmesi için, hem ictihâd yapacak kişide, hem de ictihâdın yapılacağı zamân ve zemînde bulunması gereken şartlar vardır. Bu şartlar şu anda mevcûd olmadığından o kapıdan girmeye mâni’ler mevcûttur. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri bu mevzû’u Yirmi Yedinci Söz’de gàyet güzel bir şekilde îzâh etmiştir. Oraya havâle edip, burada bir hulâsâsını zikrederek deriz ki;

Bu zamânda hiçbir kimsenin bir mevhibe-i İlâhiyye olmazsa ictihâd yapabilecek derecede ilmen ve ma’nen terakkì etmesi mümkün değildir. Çünkü bulunduğumuz asır bir cehâlet asrıdır ve ictihâd derecesinde bir ilme sâhib kişiler bu asırda yoktur. Farazâ öyle bir ilim sâhibi olsa dahi, bid’atların istîlâ edip şeâir-i İslâmiyye’nin kaldırıldığı şu zamânda fikirler Kur’ân’ın rûhundan uzaklaştığı, siyâset ve dünyâ muhabbetiyle zihinler dünyâya müteveccih olduğundan, böyle bir zamânda ictihâd kapısından girilse bu, doğrudan doğruya âhirete bakan ve dünyâyı âhirete bir vesîle yapan ve dünyâya dolayısıyla ve tebeî olarak nazar eden şerîatın ahkâmını bozup, onu dünyâ hayâtının tahsîline bir vâsıta yapmaya ve şerîatın mükellefiyyetlerinden kaçmaya ve ahkâm-ı dîniyyede lâubâliyâne harekâta bir vâsıta olur. 

Halbuki ictihâd, zühd ve takvâ ile ve Cenâb-ı Hakk’ın bizden istediğinin ve marziyyâtının ne olduğunu anlamak niyyetiyle yapılabilecek bir şeydir. Farz-ı muhâl bu takvâ’da ve ihlâsta olan ve ictihâd derecesinde bir ilme sâhib ve şerîatın rûhuna nüfûz edebilen birisi bulunsa da bid’aların istîlâ ettiği ve zarûriyyât-ı dîniyyenin terk edildiği ve şer’ì devletin olmadığı böyle bir asırda, yeni ictihâdlarla nazariyyât-ı şer’ıyye ile meşgùl olmak, Dîn-i İslâm’ın muhâfazasına değil, tahrîbine bir kapı açmak demektir.

Elhâsıl, Üstâd Bedîüzzamân’ın Yirmi Yedinci Söz’de anlattığı mes’elenin hulâsâsı şudur ki: İctihâd şer’ì bir devlette, şeâir-i İslâmiyyenin ve zarûriyyât-ı dîniyyenin kemâliyle tatbîk edildiği bir zamânda işleyen bir müessesedir. Devlet-i şer’ıyyesi bulunmayan Müslümanların bütün himmetlerini zarûriyyât-ı dîniyyenin ve şeâir-i İslâmiyyenin ikàme ve ihyâsına sarf etmesi, nazariyyâtta ise mevcûd ehl-i sünnet mezheblerinin ictihâdlarına kanâat edip onların muhâfazasına sarf etmesi lâzımdır. İnşâallah ileride şer’ì devlet kurulduğunda ictihâd müessesesi o zamân işletilebilir. 
Zâten bir devletin tam ma’nâsıyla şer’ì olabilmesi için baştaki halîfenin ve her şehirdeki vâlî, kadı ve müftîlerin müctehid olması lâzımdır. İşte bu gibi sebeblerden dolayı Üstâd Hazretleri Yirmi Yedinci Söz’de “İctihâd kapısı açıktır. Fakat şu zamânda oraya girmeye altı mâni’ vardır” demiştir. Ba’zı âlimlerin “İctihâd kapısı kapalıdır” demeleri ya o kapıdan girmeye mâni’ler vardır veyâ o kapıdan girebilecek ehliyetli kimseler yoktur ma’nâsındadır.

8. ŞU ZAMÂNDA HANGİ MEZHEBLERLE AMEL ETMEK CÂİZDİR?
Şu zamânda kendisiyle amel edilmesi câiz olan dört hak mezheb vardır ki bunlar İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe, İmâm-ı Mâlik, İmâm Şâfiì ve İmâm Ahmed ibn-i Hanbel’in mezhebleridir. Gerçi selef-i sâlihinde pek çok müctehid imâm vardı ve ehl-i sünnet içindeki hak mezhebler daha fazla idi. Fakat bu dört mezheb içindeki müctehid ulemâ, ictihâdları kitâba kaydedildiği için mezhebleri günümüze kadar geldi. Diğer mezhebler ise ictihâdları kitâblara kaydedilmediği için zamân içinde ba’zılarının etbâ’ları kalmadı ve kayboldu. 

Ba’zıları ise mezhebin içine giren nâehiller tarafından tahrîf edildiklerinden sıhhatleri kalmadı. Mezhebin imâmına isnâd ile nakledilen ictihâdlar, hakìkaten o imâma mı aittir, yoksa sonradan mı mezheb içine sokulmuştur kesin olarak ayırt edilemediğinden ulemâ-i İslâm o mezheblerle ameli münâsib görmemişlerdir.

NETîCE-i KELÂM
Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri’nin eserlerinde beyân ettiği, “Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, ‘Mesleğim haktır veyâ daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat ‘Yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur”   ifâdelerinde yer alan haktan murâd; edille-i şer’ıyye denilen Kitâb, sünnet, icmâ’-ı ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı) ve kıyâs-ı fukahâdır.

“Meslek” ta’bîrinden murâd ise müctehid ulemânın mesleğidir. Ya’nî edille-i şer’ıyyeden olan kıyâs-ı fukahâdır. Yoksa günümüzdeki cemâatler ve onların muhtelîf meslekleri değildir.

Ma’lûm olduğu üzere edille-i şer’ıyye kitâb, sünnet, icmâ’-ı ümmet ve kıyâs-ı fukahâdan ibârettir. Bunlardan kitâb, sünnet ve icmâ’-ı ümmette ihtilâf yoktur. Onun için bu husûsta tek bir meslek vardır. Bu mesleğe muhâlefet edenler, ya’nî başka mesleklerde gidenler bid’at ve dalâlettedirler. Kıyâs-ı fukahâda ise her bir müctehidin Kur’ân ve hadîsten aldığı ayrı bir mesleği vardır. Bu mesleklerin her biri haktır ve güzeldir. Müctehid olmayan her mü’min, bir müctehide ittibâ’ etmek mecbûriyyetindedir.

Ya’nî müctehid olmayanın meslek ve fikri olamaz. Bir müctehidin mesleğine ittibâ’ etmek mecbûriyyetindedir. Binâenaleyh Üstâd’ın bu sözünde “meslekten murâd”, müctehidlerin meslekleridir. Günümüzdeki cemâatleri ve onların mesleklerini kasdetmemektedir. Zîrâ Kur’ân, hadîs, icmâ’-ı ümmet ve kıyâs-ı fukahâdan başka meslek yoktur. Bugünkü cemâatlerin meslekleri edile-i şer’ıyyeye muvâfık ise haktır, muhâlif ise bâtıldır.


Kaynak:Rahle Yayınları; Reddu’l-evham-5