İlk Şehid-İlk Şehide İlk Seriyye-İlk Sancak İlk Müslüman Olan Devlet Reisi İlk Müslüman Köle İlk Müslüman Erkek İlk Müslüman Çocuk İlk Muhacir İlk Kur’an-ı Kerim Hocası İlk İslâm Devleti-İlk içtimâî anlaşma metni İlk Hâkim İlk Hac İlk Gazâ İlk Ganimet İlk emir İlk Eğitim Kuruluşu İlk Cami İlk Abdest-İlk Namaz-İlk Cemaatle Namaz Cenaze evine gönderilen ilk yemek Cemaatle İlk Teravih Namazı Bakî Kabristanına defnedilen ilk sahabeler Allah yolunda kan akıtan ilk Müslüman İSLAM'DA İLKLER İLİM NEDİR? ALİM KİME DENİR? İCTİHÂD NEDİR NASIL YAPILIR KİMLER YAPABİLİR? HZ.MEHDÎ SİYÂYASETİ TAM DÎNDAR ÎSEVÎLERE BIRAKACAK HZ. ÎSÂ (AS) BİZZAT GELECEK Mİ? HÜSN-İ ZANLA ME’MÛRUZ NE DEMEKTİR? HİLAFET NEDİR ? HAYR-I KESÎR İÇİN ŞERR-İ KALÎL HARB’DE ZARÂR GÖREN MASUMLARIN DURUMU HAK NEDİR NAZAR-I İLÂHÎDE ANLAMI NEDİR? HAK MESLEK NEDİR? DİNDE ZORLAMA YOKTUR NE DEMEKTİR? CİHÂD VAZİFESİ KİMDEDİR? CEHENNEM EBEDÎ MİDİR? BİZ MUHABBET FEDÂİLERİYİZ NASIL ANLAŞILMALI? BEDÎÜZZAMÂN HAZRETLERİNİN VÂRİSLERİ KİMLERDİR? BAZI MERÂKLI SUALLERİN CEVAPLARININ ŞERHİ ÂHİRZAMÂNDA ÎSEVÎLERLE İTTİFÂK OLACAK MI? 1971 FİTNESİNİN MAHİYETİ HAK MESLEK NEDİR? RİSÂLE-İ NUR HER ŞEYE KÂFİ MİDİR? HAK NEDİR? NAZARI İLAHİDE ANLAMI NEDİR? RİSÂLE-İ NÛR’UN HOCASI, R. NÛR’DUR MEHDİYET CEREYANI NEDİR? MEYVE’NİN 4. MES’ELESİNİN İZAHI RİSÂLE-İ NÛR OKUYAN HERKES EHL-İ NECÂT MIDIR? CEHENNEM EBEDÎ MİDİR? BEDÎÜZZAMÂN HAZRETLERİNİN VÂRİSLERİ KİMLERDİR? HAYR-I KESÎR İÇİN ŞERR-İ KALÎL" NE DEMEK? BEDÎÜZZAMÂN HZ.nin SİYASİLERE MEKTUPLARI
GERİ

RİSÂLE-İ NUR HER ŞEYE KÂFİMİDİR?



O gizli komitenin, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin Kastamonu Lâhika’sında geçen “Risâletün-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesini te’vîlât-ı fâside ile te’vîl edip, “Başka İslâmî eserlere, hattâ Kur’ân, Hadîs ve fıkha ihtiyâc yoktur” gibi bir ma’nâ vermelerine cevâb mâhiyyetinde mezkûr mektûbun şerh ve îzâhıdır.



Önce mektûbun aslını okuyalım:


“Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâsları olan kardeşlerime bugünlerde vukú’ bulan bir hâdise münâsebetiyle beyân ediyorum ki; Risâletün-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor. Katî ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâletün-Nûr’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risâletün-Nûr o yolu kestirir, îmân-ı hakíkıyye îsâl eder.



“Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel kesret-i mütâleayla ba’zan bir günde bir cild kitâbı anlayarak mütâlea ederken, yirmi seneye yakındır ki Kurân ve Kurândan gelen Resâilün-Nûr bana kâfî geliyorlardı. Birtek kitâba muhtâc olmadım, başka kitâbları yanımda bulundurmadım. Risâletün-Nûr çok mütenevvi’ hakáika dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamânında, yirmi seneden beri ben muhtâc olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtâc olmamak lâzım gelir.



“Hem mâdem ben sizlere kanâat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgúl olmuyorum; siz dahi Risâletün-Nûr’a kanâat etmeniz lâzımdır, belki bu zamânda elzemdir.



“Hem şimdilik ba’zı ulemânın yeni eserlerinde meslek ve meşreb ayrı ve bidatlara müsâid gittiği için, Risâletün-Nûr zındıkaya karşı hakáik-ı îmâniyyeyi muhâfazaya çalışması gibi, bidata karşı da hurûf ve hatt-ı Kur’ân’ı muhâfaza etmek bir vazîfesi iken, hâs talebelerden birisi bilfiil hurûf ve hatt-ı Kur’âniyyeyi ders verdiği hâlde, sırrı bilinmez bir hevesle, hurûf  ve hatt-ı Kur’âniyyeye, ilm-i dîn perdesinde te’sîrli bir sûrette darbe vuran ba’zı hocaların darbede isti’mâl ettikleri eserleri almışlar. Haberim olmadan, dağda, şiddetli bir tarzda o hâs talebelere karşı bir gerginlik hissettim; sonra îkáz ettim. Elhamdülillâh ayıldılar. İnşâallah tamâmen kurtuldular.



“Ey kardeşlerim!

“Mesleğimiz, tecâvüz değil tedâfü’dür. Hem tahrîb değil, ta’mîrdir. Hem hâkim değiliz, mahkûmuz. Bize tecâvüz eden hadsizdirler. Mesleklerinde, elbette çok mühim ve bizim de malımız hakíkatler var. O hakíkatlerin intişârına bize ihtiyâcları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Biz onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyyetli vazîfe zedelenir ve muhâfazası lâzım olan ve birer tâifeye mahsûs bir kısım esâslar ve âlî hakíkatler kaybolmasına vesîle olur.



“Meselâ, hâdisât-ı zamâniyye bahânesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin bir nev’ine zemîn ihzâr etmek tarzında, ba’zı ruhsat-ı şer’ıyyeyi perde yapıp eserler yazılmış. Risâletün-Nûr, gerçi umûma teşmîl sûretiyle değil, fakat herhâlde hakíkat-i İslâmiyyenin içinde cereyân edip gelen esâs-ı velâyet ve esâs-ı takvâ ve esâs-ı azîmet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniyye gibi ince, fakat ehemmiyyetli esâsları muhâfaza etmek bir vazîfe-i asliyyesidir. Sevk-ı zarûretle, hâdisâtın fetvâlarıyla onlar terk edilmez.”



Bu mektûbun şerh ve îzâhına geçmeden önce bir mukaddime zikredilecektir.


                     


                         MUKADDİ

On yedi mes’eledir.


Birinci Mes’ele: O gizli zındıka komitesi, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin bu mektûbda geçen, “Risâletün-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesini ele alıp, bu cümlede geçen “hakáik-ı İslâmiyye” kaydını zikretmeyerek ve bu mektûbu bir bütün olarak nazara almayarak; kayıtsız ve şartsız  “Risâle-i Nûr kâfîdir; başka eserleri okumaya ihtiyâc yoktur” şeklinde tahrîf etmek sûretiyle “Kur’ân, Hadîs, Kelâm, Fıkıh ve sâir ulûm-i dîniyyeye ihtiyâc yoktur” gibi bâtıl bir düşünceyi Müslümanlar arasına atmıştır.Tâ ki, Müslümanları Kur’ân, Hadîs, Kelâm, Fıkıh ve sâir ulûm-i dîniyyeden uzaklaştırsın.



Evet, yaklaşık 250 seneden beri o gizli zındıka komitesi, bir kısım tarîkatçılara, bir kısım medrese ehline ve yaklaşık 40-50 seneden beri bir kısım Risâle-i Nûr okuyucularına yanaşıp onları elde ederek istikámetli mecrâdan çevirmişlerdir. Şöyle ki:



O gizli ecnebî komite, ba’zı tarîkatçılara, “Sizler ehl-i kalb ve ehl-i keşifsiniz; ledünnî ilim erbâbısınız. Şerîat, avâmın yoludur; tarîkat, onun özüdür. Zikir size kâfîdir. Kur’ân, Hadîs, Fıkıh ve sâir ulûm-i dîniyyeyi okumanıza gerek yoktur. Zâhirî ilimleri tahsîl etmekten ziyâde keşif ve velâyet lâzımdır” gibi sözlerle onları aldatmak sûretiyle câhil bıraktılar. Böylece tekyeleri Kur’ân, Hadîs, Fıkıh ve sâir ulûm-i dîniyyeden tecerrüd ettirdiler. Hem bu husûsta ba’zı muhakkık ehl-i velâyetin sözlerini de te’vîlât-ı fâside ile te’vîl edip o fâsid te’vîlleri da’vâlarına delîl yaptılar.



Yine o gizli komite, ba’zı medrese ehline, yalnızca Arab dilinin meziyyetlerini gösterip, bir nev’i lâfızperestlik hastalığına sürükleyerek; Kur’ân ve Hadîs’in ma’nâsını öğrenmeye ve ulûm-i âliyyeyi tahsîl etmeye bedel, himmetlerini ibâre çözmeye ve ulemânın şerh ve îzâhları üzerinde münâkaşaya hasrettirdiler. “Ulûm-i Arabîyye size kâfîdir. 


Kur’ân ve Hadîs’in ma’nâsını daha sonra kendi kendinize öğrenirsiniz” diyerek onları aldattılar. Bu sebeble bir çok medresede yalnızca ulûm-i Arabîyye, yâni âlet ilimleri okutulmakta, Kur’ân ve Hadîs’in ma’nâları ders verilmemektedir. Böylece o gizli komite, medreseleri de ulûm-i âliyye olan Kur’ân, Hadîs, Akáid ve Fıkıh’dan  tecerrüd ettirdiler.



Hem yine o gizli komite, yaklaşık 40-50 seneden berî ba’zı Risâle-i Nûr okuyucularına yanaşarak, “Risâle-i Nûr size kâfîdir. Başka kitâb okumanıza ihtiyâc yoktur. Fıkıh, zâten teferruât mes’elelerinden bahseder. Mühim olan fıkh-ı ekber tesmiye edilen îmân hakíkatleridir. Kur’ân ise yüzünden okuyacağınız mübârek bir kitâbdır. Kur’ân’ın ma’nâsını Risâle-i Nûr beyân etmiştir. Hadîs ise Risâle-i Nûr’da ihtiyâc kadar mevcûddur. 



Hem Kur’ân ve Hadîsi okusanız da anlamazsınız. Belki kafanız karışır. Onun için siz, sâdece Risâle-i Nûr’u okuyun!” deyip, bu fikri Risâle-i Nûr okuyucuları arasında yerleştirdiler. Hem bu ma’nâda Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın ba’zı mücmel cümlelerini alıp, onları mevzû’ ve makámından kaydırarak, başka yerlerdeki mufassal ifâdelerine bakmadan ve edille-i şer’ıyyeyi de mihenk yapmadan te’vîlât-ı fâside ile ma’nâ ederek da’vâlarına delîl yaptılar. Maalesef pek çok kimseleri de bu desîseleriyle aldattılar. Böylece Risâle-i Nûr dershânelerini de Kur’ân, Hadîs, Fıkıh ve diğer ulûm-i dîniyyeden tecerrüd ettirdiler.



O gizli ecnebî komite, bu mezkûr üç tâife gibi bir kısım ilâhiyâtçıları da aldatarak, “Eski ulemâ, Kur’ân’ı ve Hadîs’i anlamamışlar, sizler ise araştırma ehlisiniz ve ünvân sâhibisiniz. Kur’ân ve Ehâdis-i Nebeviyyeyi asra göre yeniden yorumlamalısınız ve bu sizin vazîfenizdir” diyerek onların ilmî enâniyyetlerini okşadılar ve onları cumhûr-i ulemâ ve müfessirîn-i izâmın îzâhlarına muhâlif fâsid te’vîllerle Kur’ân âyetlerini ve Hadîs-i şerîfleri te’vîl etmeye sevk ettiler. Böylece “dînde reform” adı altında Kur’ân ve Hadîs’i maksûd ma’nâlarından saptırmak sûretiyle âlem-i İslâm içinde pek çok resmî kuruluş ve tedrîsât mahallerinde bu sinsi planı yerleştirdiler ve dîne muhâlif bir çığır açtılar.



Halbuki, en âmî bir mü’mine bile “Dîn nedir?” diye sorulsa, “Kur’ân ve Hadîsdir” diyecektir. Fakat, insân, başkasının te’sîri altında kaldığı ve mes’eleye bir tek zâviyeden baktığı zamân en zâhir olan bir hakíkati bile görmesi müşkîlleşmekte ve bizi böyle bedîhî mes’eleleri îzâh etmeye mecbûr etmektedir.



İHTÂR: O gizli zındıka komitesi, tekyelerden, medreselerden, Risâle-i Nûr dershânelerinden ve ilâhiyâtlardan Kur’ân ve Hadîs’in ma’nâsını ders verecek bir tedrîsât usûlünü ortadan kaldırmak planını, devletin ba’zı resmî erkânını elde etmek sûretiyle gerçekleştirdiler.



İkinci Mes’ele: Ma’lûm olduğu üzere; şu dîn-i mübîn-i İslâmın temeli ve menbaı Kur’ân-ı Azîmüşşân ve Rasûl-i Ekrem (asm)’ın Hadîs-i şerîfleridir. Bütün İslâmî kitâblar ise, Kur’ân ve Hadîs’in âyine ve dellâllarıdır; vekîl ve gölgeleri değildir. Bu sebeble İslâmî kitâblara ma’nâ-yı ismiyle, yâni müstakil birer eser nazarıyla bakmak hatâdır. Belki o kitâblara, ma’nâ-yı harfiyle, yâni Kur’ân ve Hadîs’in ma’nâsını beyân eden birer âyine ve dellâl nazarıyla  bakmalı ve o kitâbların müelliflerinin, o ma’nâları hangi âyet ve hadîslerden çıkardıklarına nazar etmeli; böylece me’hazdeki kudsiyyeti anlamalıdır.



Risâle-i Nûr eserleri de bu káidenin dışında kalamaz.


Risâle-i Nûr,  hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyye cihetinde Kur’ân ve Hadîs’in âyinesi ve dellâlıdır. Ona müstakil bir eser nazarıyla bakmak hatâdır.



Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri “Sünûhât” isimli eserinde, “Kur’ân’ın Hâkimiyyet-i Mutlakası” başlığı altında bu husûsta şöyle buyurmaktadır:



“Ümmet-i İslâmiyyenin ahkâm-ı dîniyyede gösterdiği teseyyüp ve ihmâlin bence en mühim sebebi şudur: Erkân ve ahkâm-ı zarûriye --ki yüzde doksandır-- bizzât Kurânın ve Kurânın tefsîri mâhiyyetinde olan Sünnetin malıdır. İctihâdî olan mesâil-i hılâfiyye ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetçe mesâil-i hılâfiyye ile erkân ve ahkâm-ı zarûriyye arasında azîm tefâvüt vardır. Mes’ele-i ictihâdiyye altın ise, öteki birer elmas sütundur. Acabâ doksan elmas sütunu on altının himâyesine vermek, mezc edip tâbi’ kılmak câiz midir?



“Cumhûru, bürhândan ziyâde, me’hazdeki kudsiyyet imtisâle sevk eder. Müctehidînin kitâbları vesîle gibi, cam gibi Kurânı göstermeli; yoksa vekîl, gölge olmamalı.



“Mantıkça mukarrerdir ki, zihin, melzûmdan tebeî olarak lâzıma intikál eder ve lâzımın lâzımına tabiî olarak etmez. Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasıtla eder. Bu ise gayr-ı tabiîdir.



“Meselâ, hükmün mehazı olan şerîat kitâbları melzûm gibidir. Delîli olan Kurân ise, lâzımdır. Muharrik-i vicdân olan kudsiyyet, lâzımın lâzımıdır. Cumhûrun nazarı kitâblara temerküz ettiğinden, yalnız hayâl meyal lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını nâdiren tasavvur eder. Bu cihetle, vicdân lâkaytlığa alışır, cümûdet peydâ eder.



“Eğer zarûriyyât-ı dîniyyede doğrudan doğruya Kurân gösterilseydi, zihin tabiî olarak müşevvik-ı imtisâl ve mûkız-ı vicdân ve lâzım-ı zâtî olan kudsiyyete intikál ederdi. Ve bu sûretle kalbe meleke-i hassâsiyyet gelerek, îmânın ihtârâtına karşı asamm kalmazdı.

“Demek, şerîat kitâbları, birer şeffaf cam mâhiyyetinde olmak lâzım gelirken, mürûr-i zamânla, mukallitlerin hatâsı yüzünden paslanıp hicâb olmuşlardır. Evet, bu kitâblar, Kurâna tefsîr olmak lâzımken, başlı başına tasnîfât hükmüne geçmişlerdir.



“Hâcât-ı dîniyyede cumhûrun enzârını doğrudan doğruya, câzibe-i icâz ile revnaktâr ve kudsiyyetle hâledâr ve dâimâ îmân vâsıtasıyla vicdânı ihtizâza getiren hıtâb-ı Ezelînin timsâli bulunan Kurâna çevirmek üç tarîkledir:



“1. Ya müellifînin bihakkın lâyık oldukları derin bir hürmeti, emniyyeti tenkídle kırıp o hicâbı izâle etmektir. Bu ise tehlikedir, insafsızlıktır, zulümdür.



“2. Yâhut, tedrîcî bir terbiye-i mahsûsayla kütüb-i şerîatı şeffaf birer tefsîr sûretine çevirip, içinde Kurânı göstermektir: Selef-i Müctehidînin kitâbları gibi, ‘Muvattâ, Fıkh-ı Ekber’ gibi. Meselâ, bir adam İbn-i Hacere nazar ettiği vakit, Kurânı anlamak ve Kurânın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa, İbn-i Hacerin ne dediğini anlamak maksadıyla değil. Bu ikinci tarîk de zamâna muhtâctır.



“3. Yâhut cumhûrun nazarını, ehl-i tarîkatın yaptığı gibi, o hicâbın fevkıne çıkarârak, üstünde Kurânı gösterip, Kurânın hâlis malını yalnız ondan istemek ve bilvâsıta olan ahkâmı vâsıtadan aramaktır. Bir âlim-i şerîatın vazına nisbeten, bir tarîkat şeyhinin vazındaki olan halâvet ve câzibiyyet bu sırdan neş’et eder.



“Umûr-i mukarreredendir ki, efkâr-ı âmmenin birşeye verdiği mükâfat, gösterdiği rağbet ve teveccüh, ekseriyâ o şeyin kemâline nisbeten değildir; belki ona derece-i ihtiyâc nisbetindedir. Bir saatçinin bir allâmeden ziyâde ücret alması bunu te’yîd eder.



“Eğer cemâat-i İslâmiyyenin hâcât-ı zarûriyye-i dîniyyesi bizzât Kurâna müteveccih olsaydı; o Kitâb-ı Mübîn, milyonlarca kitâblara taksîm olunan rağbetten daha şedîd bir rağbete, ihtiyâc netîcesi olan bir teveccühe mazhar olur ve bu sûretle nüfûs üzerinde bütün ma’nâsıyla hâkim ve nâfiz olurdu. Yalnız tilâvetiyle teberrük olunan bir mübârek derecesinde kalmazdı.”



Mâdem Üstâd Bedüzzamân Hazretleri bu noktada bu kadar tahşîdât yapmıştır; o hâlde onun eserlerine de hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyeyi beyân etme noktasında Kur’ân ve Hadîs’in tefsîri niyetiyle bakılmalıdır, müstakil bir eser nazarıyla bakılmamalıdır. Hem “Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten sonra en büyük bir hüccet-i îmâniyye” olarak kabûl edilmeli; Kur’ân ve Hadîs’in yerine vaz’ edilmemelidir!!!



Üçüncü Mes’ele: “Biz Kur’ân ve Hadîs’i anlamadığımız için Kur’ân ve Hadîs’i okumuyoruz. Risâle-i Nûr bize kâfîdir” demek çok büyük bir hatâdır. Çünkü, ulemâ-i İslâm, “Kur’ân’ın ma’nâsı anlaşılmaz” diye bir söz sarf etmenin çok tehlikeli olduğunu beyân etmiş, hattâ ba’zı ulemâ bunu elfâz-ı küfriyyeden saymışlardır. Çünkü, bu söz, وَهَـذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُّبِينٌ “Bu Kur’ân, ma’nâsı gáyet açık Arabça bir lisândır”1 gibi pek çok sarâhat-i Kur’âniyyeye ve Kur’ân’ın en büyük bir i’câzı olan belâğat ve fesâhatine muhâliftir. Fahr-i Râzî tefsîrinde ve Bedîüzzamân (ra) da bir çok eserinde husûsan “Yirmi Beşinci Söz”de Kur’ân’ın beşerin bütün tabakátına hıtâb ettiğini, hattâ en bedevî bir adamın, İbn-i Sînâ zekâsındaki bir âlimle berâber Kur’ân’dan aynı dersi aldığını ve istifâde ettiğini isbât etmişlerdir. Bu eserlere mürâcaât edilsin.



Evet, insân, câhil olarak dünyâya gelir. Sonra ilim vâsıtasıyla tekemmül eder. İlmin başı ve esâsı ise ma’rifetullah ve muhabbetullahdır. Bu ise îmân ve ubûdiyyetle elde edilir. Îmân ve ubûdiyyeti bize ders veren asıl kaynak ise Kur’ân ve Hadîs’dir. Kur’ân ve Hadîs’i anlamak için de ba’zı ilimleri öğrenmek ve bu konuda gayret sarfetmek lâzımdır. Dünyevî bir menfaat için günde elli tâne ecnebî kelimeyi öğrenen ve bir malı daha ucuza almak için elli yere soran bir insânın, saâdet-i dâreynin anahtarı olan Kur’ân ve Hadîs’i anlamak için ne kadar çalışması lâzım geldiği kıyâs edilsin.



Kur’ân ve Hadîs, dünyâda en rahat anlaşılan bir kitâb olmakla berâber, esrârı da bitmez ve tükenmez. Hazret-i Peygamber (asm) dışında Kur’ân’ın künh-i esrârının tamâmına kimse vâkıf olamaz. Peygamber (asm)’dan sonra ise;  bir şahıs tek başına Kur’ân’ın ma’nâsını tamâmıyla anlayamaz. Asr-ı saâdetten tâ kıyâmete kadar bütün ulemâ-i ümmet birleşse, ancak Kur’ân’ın künh-i esrârını tamâmen anlayabilir. Çünkü, Kur’ân, her asrın maddî ve ma’nevî ihtiyâclarına cevâb veren bir Kitâb-ı Mukaddestir. Ulemâ-i İslâm ise, Kur’ân’ın kendi asırlarına bakan vücûhunu menbaından alıp o asrın anlayışına göre ders vermişlerdir.



Dördüncü Mes’ele: Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın “Muhâkemât” ve “İşârâtü’l-İ’câz” adlı eserlerinde îzâh ettiği üzere; Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’daki müşkîlât, lâfzın muğlâk olmasından değil; belki ma’nânın dakík ve derin olmasından kaynaklanmaktadır. Belâğat-ı Kur’âniyye ise, lâfzın altında gizli olan o dakík ve derin ma’nâları mümkün olan en kolay ve anlaşılır sûrette beyân eden bir anahtar mesâbesindedir. İlm-i belâğatı bilmeyen, o derin ma’nâları anlayamaz.

Hem Kur’ân’ın ictihâd ve dirâyet isteyen müteşâbihât kısımları yüzde ondur. Yüzde doksan ise muhkemâttır ve ma’nâsı gáyet açıktır. Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın dediği gibi, elmas sütun hükmünde olan doksan muhkemât-ı Kur’âniyye, altın hükmünde olan on müteşâbihâtâ tâbi’ edilmez. Yüzde doksan muhkemâtı doğrudan doğruya Kur’ân ve Hadîs’ten, yüzde on müteşâbihât ve müşkîlât kısmı ise ulemânın ictihâdı vâsıtasıyla alınmalıdır. Fakat, o ictihâdata dahi, “O âlim ne diyor” diye değil; belki o ictihâdatın hangi âyet ve Hadîs’ten  nasıl istinbât edildiğine bakılmalıdır.



Beşinci Mes’ele: Bir Müslümana dînin zarûriyyât kısmını edâ etmek farz olduğu gibi; o zarûriyyât-ı dîniyyeyi hakkıyla yerine getirmek için lüzûmlu bilgileri öğrenmek de farzdır. O zarûriyyât, hangi mes’ele ile alâkalı ise o mes’eleyle ilgili kaynaktan öğrenilmelidir. Meselâ; fıkhî mesâil fıkıhtan, i’tikádî mesâil akáid kitâblarından öğrenilmelidir. Meselâ; kendisine namaz farz olan bir kişiye, namazı sahîh olacak kadar gerekli mes’eleleri Kur’ân ve Hadîs’in fıkhî cebhesini îzâh eden fıkıh kitâblarından öğrenmesi ve namazı sahîh olacak kadar Kur’ân’dan ezber yapması farzdır. Hem meselâ; alışveriş yapan bir kimsenin Kur’ân ve Hadîs’in fıkhî cebhesini îzâh eden fıkıh kitâblarından o husûsa temâs eden mes’eleleri öğrenmesi farzdır. Mehmet Feyzi Efendi’nin dediği gibi: “Farzdan evvel farz, ilimdir. Farz içinde farz, ihlâstır.”



Bir kimsenin cem’iyyetle alâkalı olan bir mes’eleyi Kur’ân ve Hadîs’ten öğrenmesi ise farz-ı kifâyedir. Yâni, gerektiğinde ümmete o ilmî ulaştırabilecek kadar kişinin o mes’eleleri Kur’ân ve Hadîs’ten öğrenmesi ümmete farz-ı kifâyedir. Bu sebeble, bir nûr talebesine her mü’min gibi kendisine lâzım olan zarûriyyât-ı dîniyyeye âit mesâili, Kur’ân ve Hadîs’in fıkhî veyâ i’tikádî cebhesini beyân eden fıkıh ve akáid kitâblarından öğrenmesi farz-ı ayn olduğu gibi;  cem’iyyete lâzım olan bir mes’eleyi Kur’ân ve Hadîs’ten  öğrenmesi ise farz-ı kifâyedir. Çünkü, Risâle-i Nûr talebeleri, irşâd ve tebliğ vazîfesiyle mükelleftirler. Cemâatin başında bulunan ve ümmeti irşâd eden eşhâsın ise, Kur’ân ve Hadîs’ten  farz-ı ayn ve farz-ı kifâye olan kısımlarını, --velev mücmelen de olsa-- bilmesi farzdır. Tâ ki, ümmeti istikámet dâiresinde irşâd edebilsinler.



Hem adem-i kabûl başkadır, kabûl-i adem başkadır. Biri lâkaydlık, diğeri reddir. Buna binâen, bir kimsenin Kur’ân ve Hadîs’ten  farz-ı ayn olan kısmını --inanmak şartıyla-- ihmâlkârlık edip okumaması günâhtır, bid’at değildir. Farz-ı kifâye olan kısmını ise, başkaları okuyorlar diye okumaması da mes’ûliyyeti mûcib değildir. Fakat, Kur’ân ve Hadîs okumamayı bir meslek, bir hizmet tarzı olarak kabûl etmek ve bunu dîn nâmına müdâfaa etmek ve böyle yanlış bir cadde açmak, kabûl-i adem olduğundan, bid’attır. Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, Sünnet-i Seniyyenin merâtibini anlatırken bu mes’eleyi şöyle ifâde etmiştir:



“Farz ve vâcib kısmında ittibâa mecbûriyyet var; terkinde azâb ve ıkáb vardır. Herkes ona ittibâa mükelleftir. Nevâfil kısmında, emr-i istihbâbî ile, yine ehl-i îmân mükelleftir; fakat terkinde azâb ve ıkáb yoktur. Fiilinde ve ittibâında azîm sevâblar var. Ve tağyîr ve tebdîli bida ve dalâlettir ve büyük hatâdır.”



Altıncı Mes’ele: Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerinin, “Risâletün-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesinde geçen “hakáik-ı İslâmiyye” ta’bîrinden murâd: altı erkân-ı îmâniyye ile beş esâsât-ı İslâmiyyenin hulâsâsı olan esâs-ı ubûdiyyettir. Yâni, Risâle-i Nûr,



a) Altı erkân-ı îmâniyyeyi aklî delîllerle isbât etmek,



b) Beş esâsât-ı İslâmiyyenin ma’nâ, hikmet, esrâr ve ehemmiyyetini beyân etmek noktasında kâfîdir. 

 Hulâsâ: Altı erkân-ı îmâniyye ve beş esâsât-ı İslâmiyyeyi aklî delîllerle isbât etmek husûsunda Risâle-i Nûr kâfîdir, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor, demektir.



Yedinci Mes’ele: Müellif (ra)’ın, “Risâletün-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesi, Üstâd Hazretlerinin, “Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten  sonra en mühim bir hüccet-i îmâniyyedir” cümlesiyle mukayyeddir. Yâni, “Risâle-i Nûr, kendi konusu olan hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin isbâtı husûsunda Kur’ân ve  Hadîs’ten  sonra kâfîdir” demektir. Yoksa, Müellif (ra)’ın bu cümlesi, başta Kur’ân ve Hadîs olmak üzere sâir  İslâmî kitâbları okumaya ihtiyâc yoktur ma’nâsında değildir. Ancak Risâle-i Nûr, hakáik-ı îmâniyye cihetinde Kelâm ve Tasavvuf ilimlerine ihtiyâc bırakmıyor. 



Zîrâ, hakáik-ı îmâniyyenin aklî delîllerle isbâtı husûsunda kelâm ilminin serdettiği delîllere bedel; Risâle-i Nûr daha kuvvetli delîller serdeder. Tasavvuftaki imkân âleminin keşfinden sonra vücûb âlemini keşfetmeye bedel; Risâle-i Nûr, Âlem-i İmkânla Âlem-i Vücûbu berâber ders verir. Yâni, her bir eserde bütün âsârı, her bir fiilde bütün ef’âli, her bir isimde bütün esmâyı gösterir. Böylece tasavvufun en son mertebesinde elde edilebilen hakáikı ve keşfiyâtı, Risâle-i Nûr ilk derste verir ve akıl ile kalbi birleştirir. Âyetü’l-Kübrâ risâlesi bunun delîlidir. Bu husûsta Müellif (ra) şöyle buyurmaktadır:



“Âlemde herbir şey, bütün eşyâyı kendi Hálık’ına verir. Ve dünyâda herbir eser, bütün âsârı kendi müessirinin eserleri olduğunu gösterir. Ve kâinâtta herbir fiil-i îcâdî, bütün ef’âl-i îcâdiyyeyi kendi fâilinin fiilleri olduğunu isbât eder. Ve mevcûdâta tecellî eden herbir isim, bütün esmâyı kendi müsemmâsının isimleri ve ünvânları olduğuna işâret eder. Demek, herbir şey, doğrudan doğruya bir bürhân-ı vahdâniyyettir ve ma’rifet-i İlâhiyyenin bir penceresidir.


“Evet, herbir eser, husûsan zîhayât olsa, kâinâtın küçük bir misâl-i musaggarıdır ve âlemin bir çekirdeğidir ve Küre-i Arzın bir meyvesidir. Öyle ise; o misâl-i musaggarı, o çekirdeği, o meyveyi îcâd eden, herhâlde bütün kâinâtı îcâd eden yine Odur. Çünkü, meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olamaz. Öyle ise, herbir eser, bütün âsârı müessirine verdiği gibi; herbir fiil dahi bütün ef’âli, fâiline isnâd eder. Çünkü, görüyoruz ki, her bir fiil-i îcâdî, ekser mevcûdâtı ihâtâ edecek derecede geniş ve zerreden şümûsa kadar uzun birer kánûn-i Hallâkıyyetin ucu olarak görünüyor. 



Demek, o cüzî fiil-i îcâdî sâhibi kim ise, o mevcûdâtı ihâtâ eden ve zerreden şümûsa kadar uzanan kánûn-i küllî ile bağlanan bütün ef’âlin fâili olmak gerektir. Evet, bir sineği ihyâ eden, bütün hevâmı ve küçük hayvânâtı îcâd eden ve Arzı ihyâ eden zât olacaktır. Hem Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcûdâtı tahrîk edip, tâ Şemsi seyyârâtıyla gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü, kánûn bir silsiledir, ef’âl onun ile bağlıdır.



“Demek, nasıl herbir eser, bütün âsârı müessirine verir ve herbir fiil-i îcâdî, bütün ef’âli fâiline mâl eder. Aynen öyle de: Kâinâttaki tecellî eden herbir isim, bütün isimleri kendi müsemmâsına isnâd eder ve onun ünvânları olduğunu isbât eder. Çünkü, kâinâtta tecellî eden isimler, devâir-i mütedâhile gibi ve ziyâdaki elvân-ı seba gibi birbiri içine giriyor, birbirine yardım ediyor, birbirinin eserini tekmîl ediyor, tezyîn ediyor. 



Meselâ: Muhyî ismi bir şeye tecellî ettiği vakit ve hayât verdiği dakíkada Hakîm ismi dahi tecellî ediyor, o zîhayâtın yuvası olan cesedini hikmetle tanzîm ediyor. Aynı hâlde Kerîm ismi dahi tecellî ediyor; yuvasını tezyîn eder. Aynı anda Rahîm isminin dahi tecellîsi görünüyor; o cesedin şefkatle havâicini ihzâr eder. Aynı zamânda Rezzâk ismi tecellîsi görünüyor; o zîhayâtın bekásına lâzım maddî ve ma’nevî rızkını ummadığı tarzda veriyor. Ve hâkezâ...



“Demek, Muhyî kimin ismi ise, kâinâtta nûrlu ve muhît olan Hakîm ismi de O’nundur ve bütün mahlûkátı şefkatle terbiye eden Rahîm ismi de O’nundur ve bütün zîhayâtları keremiyle iâşe eden Rezzâk ismi dahi O’nun ismidir, ünvânıdır. Ve hâkezâ...



“Demek, herbir isim, herbir fiil, herbir eser öyle bir bürhân-ı vahdâniyyettir ki; kâinâtın sahifelerinde ve asırların satırlarında yazılan ve mevcûdât denilen bütün kelimâtı, kâtibinin nakş-ı kalemi olduğuna delâlet eden birer mühr-i vahdâniyyet, birer hâtem-i ehâdiyyettir.”



Daha evvel de îzâh ettiğimiz üzere Kur’ân ve Hadîs, maksûd-i bizzât olan ilimlerdir. Risâle-i Nûr’u ve sâir İslâmî eserleri, Kur’ân ve Hadîs’i anlamak için okumak lâzımdır.



Fıkha gelince; Üstâd (ra) Hazretleri, yazmış olduğu “27.Söz İctihâd Risâlesi” adlı eserinde fıkhî mesâili, ulemânın fıkıh kitâblarına havâle etmiş; o noktada ictihâd yapmamış ve kendisinin “Şâfiıyyü’l-mezheb” olduğunu ifâde etmişlerdir.



Biz, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin hakáik-ı îmâniyyede olduğu gibi; fıkhî mesâilde de müctehidîn-i izâm kadar bir re’y sâhibi olduğunu kabûl etmekle berâber; o zât-ı muhteremin fıkhî mesâile karışmadığını; belki vazîfesinin îmânî mes’eleleri beyân ve tafsîl olduğunu bizzât o zâtın kendi ifâdelerinden anlıyoruz. Bu konuda Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin pek çok ifâdeleri bulunmakla berâber bir kaçını nümûne olarak naklediyoruz:



“Çok emârelerle anlamışız ki: Bu ulûm-i îmâniyyedeki fetvâ vazîfesiyle tavzîf edilmişiz.”

“Haddim ve hakkım değil ki ehl-i ictihâdın vazîfesine karışayım.”



“Hem ulemâ-yı İslâm, o kadar tedkíkát-ı sâibe yapmışlar ki, fürûâta dâir tedkíkát-ı amîkaya ihtiyâcları kalmamış. Eğer hakíkí ihtiyâc hissetseydim, böyle fürûâta dâir müctehidînin derin mehazlarına gidip ba’zı beyânâtta bulunacaktım.”



“Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücûmunda, ta’mîr için duvarlarda delikler açmak gark olmağa vesîledir. Öyle de, şu münkerât zamânında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bidaların kesreti vaktinde ve dalâletin tahrîbâtı hengâmında, ictihâd nâmıyla, kasr-ı İslâmiyyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin girmesine vesîle olacak delikler açmak, İslâmiyyete cinâyettir.



“Dinin zarûriyyâtı ki, ictihâd onlara giremez. Çünkü, katî ve muayyendirler. Hem o zarûriyyât, kút ve gıdâ hükmündedirler. Şu zamânda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler ve bütün himmet ve gayreti, onların ikámesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyyetin nazariyyât kısmında ve selefin ictihâdât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle, bütün zamânların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu hâlde, onları bırakıp heveskârâne yeni ictihâdlar yapmak, bidakârâne bir hıyânettir.”


Sekizinci Mes’ele: Risâle-i Nûr, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmak cihetinde tasavvuf ve kelâm ilimlerine bedel, kâfîdir. Zîrâ, Risâle-i Nûr, tasavvuf ve kelâm ilimlerinde tecdîdât yapmış, bu ilimleri Kur’ânî bir hâle getirmiş, asrın anlayışına göre îzâh etmiş ve Kur’ân’a bağlamıştır. Yâni, tasavvuf ve kelâm ilimleri, her ne kadar Kur’ân’dan alınmışsa da, zamânla aslını kaybederek başka bir şekle dönüştüğünden, Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri asrın müceddidi olması hasebiyle tasavvuf ve kelâmda tecdîdât yaparak Kur’ânî bir şekil kazandırmıştır. Mektûbun şerh ve îzâhında geçen kelâm ve tasavvufla alâkalı ifâdeler, bu káideye göre mütâlea edilmeli; hâşâ kelâm ve tasavvufun tenkíd edildiği gibi bir ma’nâ anlaşılmamalıdır.



Dokuzuncu Mes’ele: Evet, Risâletün-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfîdir. Fakat, Risâle-i Nûr’un hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî olması, başka bir kitâbın okunmaması ma’nâsına gelmez. Belki, talebenin Risâle-i Nûr’u hakkıyla ve murâd-ı Üstâdâneye muvâfık anlaması için ba’zı ilimleri bilmesi lâzımdır. Meselâ, Risâle-i Nûr’da tasavvuf, kelâm, tefsîr veyâ hadîs gibi ilimlere âit ba’zı ilmî ıstılâhlar vardır ki, Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri bu ilmî ıstılâhları zikretmiş; fakat ta’rîf etmemiş ve tafsîlâtlı bilgi vermemiştir. O ilmî ıstılâhları anlamak için ilgili kitâblara mürâcaât edilmesi lâzımdır ve bu ihtiyâctan dolayı Üstâd Hazretleri ba’zı eserlere mürâcaât edilmesini kitâblarında tavsiye etmiştir. Meselâ:



“Eğer bir şübhen varsa ‘Makásıd’  ve ‘Mevâkıf’a git!... 


“Eğer o kapı sana açılamadı; ‘Mefâtihü’l-Gayb’ olan İmâm-ı Râzî’nin geniş olan tefsîrine gir ve serîr-i tedrîste o dâhî imâmın halka-i dersinde otur, dersini dînle. 


“Eğer onun ile mutmain olamadın; İbRahîm Hakkı’nın arkasına düş, Hüccetü’l- İslâm olan İmâm-ı Gazâlî’nin yanına git, fetvâ iste...  



“Eğer ümmîsin, fetvâyı okuyamıyorsun, bizim hem-asrımız ve fikren birâderimiz olan Hüseyn-i Cisrînin sözünü dînle!..  



“Eğer bu yüksek sesle senin yatmış olan fikr-i hakíkatın uykudan kalkmadıysa ve gözün de açılamadı; İbn-i Hümam ve Fahrü’l-İslâm gibi zâtların ellerini tut, İmâm-ı Şâfiîye git, istiftâ et!...” 



“Şu pencere, imkân ve hudûsa müesses umûm mütekellimînin penceresidir. Ve isbât-ı Vâcibü’l-Vücûda karşı caddeleridir. Bunun tafsîlâtını, ‘Şerhü’l-Mevâkıf’ ve ‘Şerhü’l-Makásıd’ gibi muhakkıklerin büyük kitâblarına havâle ederek, yalnız Kur’ân’ın feyzinden ve şu pencereden rûha gelen bir iki şuaı göstereceğiz.”


“Mîzân-ı Şârânî mîzânıyla, Şerîat mîzânlarını bu sûretle müvâzene edebilirsen et.”



Hem Risâle-i Nûr’un ba’zı eserleri, ihtivâ ettiği konuyla alâkalı ilmin bilinmesini iktizâ eder.


Meselâ, “On Birinci Lem’a” da sünnet-i seniyyenin ehemmiyyeti ve sünnete ittiba’ etmenin lüzûmu ders verilmiş; ancak sünnet-i seniyyeninin neler olduğu ve bu sünnetlerin hayâta nasıl geçirileceği zikredilmemiştir. Bu husûs ise; ancak hadîs ve fıkıh kitâblarından öğrenilebilir.



Hem “Yirmi Dördüncü Söz”de hadîslerin doğru anlaşılması “on iki asıl” ile îzâh edilmiştir. Elbette bu ders, ulûm-i hadîs ile alâkalı bir derstir. Bu ilmi bilmeyen, bu dersi tam anlayamaz. Dolayısıyla bu eser hem hadîs okumayı, hem de okunan hadîsleri doğru anlamak ve o hadîslere i’tirâz etmemek için ulûm-i hadîsi öğrenmeyi zımnen iktizâ eder.



Hem Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, “Arabî İşârâtü’l-İ’câz” tefsîrini belâğat kánûnlarına ve ulûm-i Arabîyyenin düstûrlarına göre yazmıştır. Bu eserin anlaşılması ise, ulûm-i Arabîyye ve ilm-i belâğatı bilmeye ve tefsîr kitâblarını okumaya bağlıdır. Hattâ, müellif (ra) bu mezkûr tefsîrin başında, “Cenâb-ı Hak, bu tefsîri de tam anlayacak adamları yetiştirecek inşâallah” demektedir. 


Hem “İctihâd Risâlesi”ni yazmış. Bu ise, “Müctehid ulemânın fıkıh kitâblarını okuyun ve dört mezheb imâmlarının ictihâdlarından ayrılmayın” diye ma’nevî bir emirdir.



Hem meselâ Re’fet Bey, “Arz, öküz ile balık üzerindedir” gibi en müşkîl hadîsleri sormuş. Hulusi Bey, ba’zı âyet ve hadîslerin esrârından ve Sa’d-ı Taftezânî, Muhyiddin-i Arabî gibi ba’zı ulemânın kitâblarından suâl etmiş. Üstâd Hazretleri de onlara “Risâle-i Nûr kâfîdir. Niye hadîs kitâblarını ve başka ulemânın eserlerini okuyorsunuz?” diye mukábelede bulunmamış; aksine gerekli îzâhatı vermiş ve bir çok yerde “Kádı Iyaz”, “İmâm Şa’rânî”, “Sa’d-ı Taftezânî”, “Seyyid Şerîf Cürcânî”, “Fahreddîn-i Râzî”, “İmâm Rabbânî”, “Hüccetü’l-İslâm İmâm Gazâlî”  gibi pek çok muhakkık ulemânın kitâblarına havâle etmiştir. Ba’zan da bu kitâblardan nakiller yapmıştır. Hem Risâle-i Nûr’un “Mektûbât” gibi ba’zı eserleri, bu tür suâllere cevâb sâdedinde te’lîf edilmiştir.



İşte Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretlerinin bunlar gibi pek çok yerde başka ulemânın kitâblarına havâle etmesi gösteriyor ki; Risâle-i Nûr’da hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin müşkîl mes’eleleri açıklanırken, o mesâilin daha iyi anlaşılabilmesi için başka eserlere mürâcaât etmeye de ihtiyâc vardır. Bununla berâber, başta Tasavvuf ve Kelâm olmak üzere mezkûr eserlerin en ince noktalarını bilmeye ihtiyâc yoktur. Ancak temâs edilen konularda mürâcaât edilebilir.


Onuncu Mes’ele: Üç yüz elli bin tefsîr ve milyonlarca kütüb-i İslâmiyye, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın ma’nâ ve esrârını beyân etmiştir. Risâle-i Nûr da Kur’ân’ın ma’nevî bir tefsîridir. Kur’ân, her ihtiyâca kâfî geldiği hâlde, Kur’ân için milyonlarca tefsîr ve şerîat kitâblarının yazılması, hâşâ Kur’ân’a bir nakísa teşkîl etmediği gibi; Müslümanların bu kitâbları okuması da Kur’ân’ı yeterli bulmamalarından dolayı değildir. Belki bu kitâbların okunması, Kur’ân’ın daha iyi anlaşılması içindir.



Kur’ân hakkında geçerli olan bu káide, Risâle-i Nûr hakkında da geçerlidir. O hâlde Risâle-i Nûr hakkında yapılan şerh ve îzâhlar, Risâle-i Nûr’a bir nakísa teşkîl etmediği gibi; Risâle-i Nûr’un yanında başka İslâmî kitâbların okunması da hakáik-ı îmâniyye cihetinde Risâle-i Nûr’un yeterli bulunmamasından dolayı değildir. Belki bu kitâbların okunması, Risâle-i Nûr’un daha iyi anlaşılması içindir.



O hâlde Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin “Risâletün-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” sözü mutlak olmayıp,  belki mezkûr ma’nâları ifâde etmektedir.



On Birinci Mes’ele: Tasavvufta şöyle bir káide-i mukarrare vardır ki; zâhirî ilimleri bitirenler, tasfiye-i zihin için, yâni zâhirî ilimlerle bâtınî ilimleri mezcetmek için bir mürşid-i kâmilin yanına giderlerdi. O kişiler, kábiliyyetlerine göre ba’zan kırk gün, ba’zan altı ay, ba’zan da kırk yıl gibi muvakkat bir zamânda başka ilimlerle iştigál etmezlerdi. O mürşidin tavsiyelerini dînleyerek zâhirden hakíkate geçinceye kadar başka kitâbları ve başka evrâdları okumazlardı. Bu hal ise muvakkat bir zamâna mahsûs idi. Tasfiye-i zihin bitip hakíkate geçtikten sonra, kemâlât için diğer kitâbları ve evrâdları okurlardı. Ekser ehl-i tasavvuf, muvakkat bir zamân için böyle bir tasfiyeyi gerekli görmüşlerdir.



İşte Üstâd (ra) Hazretleri de, Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslarına  hıtâben yazdığı bu mektûbunda aynen bu ma’nâyı kasdediyor ve bu hakíkati ders veriyor. Yâni, Hacı Hulusi Bey, Hoca Sabri, Mehmet Feyzi gibi zâtlar, zâhirî ilim noktasında tekâmül ettikleri için, Müellif (ra) onlara, “Tasfiye-i zihinde bulunurken ve ilm-i hakíkat noktasında tekâmül ederken muvakkat bir zamân için, yâni zâhirden hakíkate geçinceye kadar Risâle-i Nûr size kâfîdir. Başka ilimlerle ve başka evrâdla meşgúl olmayınız” buyurmuştur. Ancak, bu hal muvakkat bir zamâna mahsûstur, devâmlı değildir. Hakíkate geçen o zâtlar, diğer kitâbları da okumalı ki,  Müslümanların ma’nevî ihtiyâclarına cevâb verebilsin.



On İkinci Mes’ele: Şerh edeceğimiz bu mektûb, umûma şâmil değildir. Belki, müellif (ra)’ın ifâdesiyle “Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâsları”nın muhâtab alındığı bir mektûbdur. Evet, 26. Mektûb Onuncu Mes’ele’de beyân edildiği gibi; Kur’ân-ı Hakîm’in dellâlı olması hasebiyle Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleriyle münâsebettâr olanlar ya “dost” olur, ya “kardeş” olur, ya “talebe” olur. 

Evvelâ: Bu mektûbun muhâtabı “dost ve kardeş” değildir. Belki “talebe”dir. “Talebeliğin hâssası ve şartı şudur ki: Sözleri kendi malı ve te’lîfi gibi hissedip sâhib çıksın ve en mühim vazîfe-i hayâtiyyesini, onun neşir ve hizmeti bilsin.”


 Sâniyen: Her talebe de değil; belki Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan “sâhib ve vârisleri” ve hâslarının hâsları olan “erkân ve esâsları” murâddır. Bunlar, zâhirî ilimleri bitirip, bâtınî ilimleri de elde etmek sûretiyle hakíkate geçmek isteyen kimselerdir.



Bu sebeble bu mektûbu umûma teşmîl etmek hatâdır. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri bu mektûbta muhâtabını bizzât kendisi, “Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâsları” ve “gerçi umûma teşmîl sûretiyle değil” ifâdeleriyle tesbît etmiştir.



On Üçüncü Mes’ele: Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretlerinin “Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâsları” cümlesinde geçen “vâris” ta’bîrinin îzâhı hakkındadır.  

Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretlerinin “iki” kısım “vâris”leri mevcûddur:



Bir Kısmı: Maddî metrûkâtı ve Risâle-i Nûr eserlerinin basım ve dağıtımıyla alâkalı işlerle ilgilenen vârislerdir ki, Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri bu kısım vârislerini şu mektûbuyla açıklamıştır:



“Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Vârislerim!


“Ecel gizli olmasından, vasiyetnâme yazmak sünnettir. Benim metrûkâtım ve Risâle-i Nûr’dan olan benim husûsî kitâblarım ve güzel cildlenmiş mecmuâlarım vesâir şeylerimin bütününü, Gül ve nûr fabrikalarının hey’etine, başta Hüsrev ve Tahirî olarak o hey’etten on iki (**) kahraman kardeşlerime vasiyet ediyorum. Onlara bırakıyorum ki; emr-i hak olan ecelim geldiği zamân, benim arkamda o metrûkâtım, benim bedelime o sâdık ve mübârek ellerde hizmet-i nûriyye ve îmâniyyede çalışsın ve isti’mâl edilsin.



“Kardeşlerim! Bu vasiyetten telâş etmeyiniz. Ben, teessürâttan ve dokuz defa zehirlenmekten, pek çok zaîf olmakla berâber; gizli münâfıkların desîselerle müteaddid sû-i kasdları için bu vasiyeti yazdım. Merâk etmeyiniz, inâyet-i Rabbâniyye ve hıfz-ı İlâhî devâm ediyor.



 “(**) Kardeşim Abdülmecid, Zübeyr, Mustafa Sungur, Ceylân, Mehmed Kaya, Hüsnü, Bayram, Rüşdü, Abdullah, Ahmed Aytimur, Âtıf, Tillolu Said, Mustafa, Mustafa, Seyyid Sâlih.”


İkinci Kısım: Dellâl-ı Kur’ân olan Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerine ma’nevî ve ilmî cihette vâris olan kimselerdir ki; bunlar zâhirî ilimleri elde ettikten sonra bâtınî ilimleri de elde etmek sûretiyle hakíkate geçmek isteyen kimselerdir. Bu zevât-ı  âliyye, Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri ve Risâle-i Nûr’un irşâdâtıyla tekâmül edip --Âyetü’l-Kübrâ Risâlesinde beyân edildiği tarzda-- hakíkatü’l-hakáika geçen ve o hakáikın hakíkí zevkını tadan başta Hacı Hulusi Bey olmak üzere Hoca Sabri, Mehmet Feyzi, Hâfız Ali, Hasan Feyzi, Hâfız Tevfik gibi erkân ve esâslardır. Bunlar Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın irşâdıyla tasfiye-i zihin eden ve ilm-i zâhir ile ilm-i bâtını mezceden kimselerdir. Bunların içinde daha yüksek bir makám olan “asrın imâmı” vazîfesiyle tavzîf edilmiş biri vardır ki, o da “el-Hâc İbRahîm Hulusi Bey”dir. Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, bu ikinci kısım vârislerin birincisi hükmünde olan Hacı Hulusi Bey’i eserlerinde şöyle tavsîf eder:



“Benim vârisim olan sen.”


“Azîz âhiret kardeşim ve hizmet-i Kurânda gayretli arkadaşım ve ders-i esrâr-ı îmânîde zekâvetli ve ferâsetli talebem.   VE VEFÂTIMDAN SONRA SADÂKATLİ VÂRİSİM, BİRÂDERZÂDEM...”



“Cemâata Sözler’i okumak zamânında, sendeki hissiyât-ı âliyye ve fazla inkişâf ve fedâkârâne hâmîyyet-i dîniyye galeyânının sırrı şudur ki:



“Velâyet-i kübrâ olan verâset-i nübüvvetteki makám-ı tebliğin envârı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl-ı Kurân Saidin vekîli, belki ma’nen aynı hükmüne geçtiğin içindir.”



“İkinci ru’yân ise: Sana ve Müslümanlara büyük bir beşârettir. Ve sarıklılara ehemmiyyetli bir itâbdır. Onuncu safta iken imâmetin çok ma’nidârdır. İnşâallah Cenâb-ı Hak seni, âlî bir mertebe olan İmâmlık Mertebesi’ne mazhar eder. Sizi yanımda hazır edip, sizinle şimdilik bir kaç kelime konuşacağım.”



“Sizin gibi hakíkata yetişmiş ve hakíkattaki hakíkí tesellî ve esâslı sevinci bulmuş zâtlara, envâr-ı îmâniyyenin ve esrâr-ı Kur’âniyyenin neşirlerine karşı ehl-i dalâletin ve şeytanların desâisle tehâcümünden neşet eden müşkîlât ve gam ve kedere karşı sabır ve metânet et ve hüzün ve merâk etme demeye ihtiyâc hissetmem.”



Azîz kardeşim, çendan Abdülmecid benim nesebî kardeşim ve yirmi sene talebemdir. Fakat, ne o, ve ne hiç birisi BENİM  HULÛSİme yetişmiyor. O mektûblar (ekseriyet-i mutlaka) senin nâmınla yazılmış ve sana gönderiliyor.”



“Bütün mektûblarımda ‘Azîz sıddık kardaşlarım’  dediğim zamân muhlis HULÛSİ  saff-ı evvel muhâtabların içindedir.”



İşte Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerinin şerhini yaptığımız mektûbundaki muhâtabı bu ikinci kısım vârislerdir. جَزَاهُمُ اللهُ خَيْرًا كَثيِرًا Cenâb-ı Hak, her iki kısım vârislere hayr-ı kesîr ihsân eylesin.



On Dördüncü Mes’ele: Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın Risâle-i Nûrun dışında başka ders yapmaması ve yanında Kur’ân’dan başka eser bulundurmaması mes’elesine gelince…



Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, Yeni Said devresinde sürgün ve esâret altında bulunması sebebiyle kimseyle görüştürülmüyordu ki onlara ders yapsın. Dâimâ tarassud altındaydı, yanına kimse bırakılmıyordu.



Ancak Arabî İşârâtü’l-İ’câz tefsîrini, ileride bu tefsîri tercüme edecek olan Abdülmecid’i ma’nen muhâtab alarak  hizmetinde bulunan bir kaç talebesine --Arapça bilmedikleri hâlde-- altı ay ders vermiştir. Hem Hacı Hulusi Bey’i ma’nen muhâtab alarak Risâle-i Nûr’u ona ders vermiştir. Bu konuda Bedîüzzamân Hazretleri şöyle buyurmaktadır:



“Hulûsi Bey; benim yegâne ma’nevî evlâdım ve medâr-ı tesellîm ve hakíkí vârisim ve bir dehâ-yı nûrânî sâhibi olacağı muhtemel olan birâderzâdem AbdurRahmânın vefâtından sonra, Hulusî aynen yerine geçip o merhûmdan beklediğim hizmeti, onun gibi  îfâya başlamasıyla; ve ben onu görmeden epey zamân evvel  Sözleri yazarken, onun aynı vazîfesiyle muvazzaf bir şahs-ı ma’nevî bana muhâtab olmuşcasına, ekseriyet-i mutlaka ile temsîlâtım onun vazîfesine ve mesleğine göre olmuştur. Demek oluyor ki, bu şahsı, Cenâb-ı Hak bana hizmet-i Kurân ve îmânda bir talebe, bir muîn ta’yîn etmiş. Ben de bilmeyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum, ders veriyormuşum...”



“Hiç merâk etme seninle muhâbere MANEN devâm eder. Bütün mektûblarımda ‘Azîz sıddık kardaşlarım’ dediğim zamân muhlis HULÛSİ  saff-ı evvel muhâtabların içindedir.”



Bedîüzzamân Hazretlerinin, serbest olduğu Eski Said devresinde ise talebelerine başta tefsîr ve hadîs olmak üzere bütün medrese ilimlerini ders verdiği bedîhîdir.


Hem Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, doksan kitâbı ezberlediğini ve her gün üç saat meşgúl olmak sûretiyle üç ayda bir o kitâbları hâfızasından devrettiğini eserlerinde şöyle ifâde etmektedir:



“Ma’nevî nûrun --ilim sûretinde-- beşerin kafasında cilvesinin bir cüzîsi, tırnak kadar kuvve-i hâfızaya mâlik bir adamın kafasında, doksan kitâbın kelimâtı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat  meşgúl olarak, hâfızasının sahifesinin yalnız o kısmını ancak tamâm edebilmiş.”

“Bir-iki sene ‘Sarf ve Nahiv’ mebâdîsini gördükten sonra,  üç ayda, acîb bir tarzda, kırk-elli kitâbı gûyâ okumuş ve icâzet almış gibi bir hâlet göründü. Bu hal, altmış sene sonra doğrudan doğruya gösterdi ki; o vaz’ıyyet ulûm-i îmâniyyeyi üç-dört ayda-kısa bir zamânda; ellere verebilecek bir tefsîr-i Kur’ânî çıkacak. Ve o bîçâre Said de onun hizmetinde bulunacak işâretiyle; hem bir zamân gelecek ki, değil on beş sene, belki bir sene de ulûm-i îmâniyyeyi ders alacak medreseler ele geçmeyecek ve azalacak bir zamâna bir nev’i işâret-i gaybiyye gibi ma’nâlar hatıra geliyor.”



“Molla Said, Bitliste iken on beş-on altı yaşlarında idi. Henüz sinn-i bülûğa vâsıl olmuştu. O zamâna kadar bütün ma’lûmâtı sünûhât kabîlinden olduğu için, uzun uzadıya mütâleaya lüzûm görmezdi. Fakat, o zamân sinn-i bülûğa vâsıl olduğundan mı veyâhut siyâsete karıştığından mı, her nedense eski sünûhât yavaş yavaş kaybolmağa başladı. Bunun üzerine her türlü fenne âit eserleri tedkíke koyuldu. Bilhassa dîn-i İslâma vârid olan şekk ve şübheleri reddetmek için ‘Metâli’’  ve ‘Mevâkıf’ nâm eserler ile ulûm-i âliyye (Sarf, Nahiv, Mantık vesâire) ve âliyyey(Tefsîr ve İlm-i Kelâm)a dâir kırk kadar kitâbı iki sene zarfında hıfzeyledi. Hattâ, her gün okumak şartıyla, hıfzettiği kitâbların üç ayda bir kerre devrine muvaffak oluyordu.”



“Herhangi bir kitâbı eline alırsa, anlardı. Yirmi dört saat zarfında ‘Cemü’l-Cevâmi’’, ‘Şerhü’l-Mevâkıf’, ‘İbnü’l-Hacer’ gibi kitâbların iki yüz sahifesini, kendi kendine anlamak şartıyla mütâlea ederdi. O derece ilme dalmıştı ki, hayât-ı zâhirî ile hiç alâkadâr görünmezdi. Hangi ilimden olursa olsun sorulan suâle tereddüdsüz derhal cevâb verirdi.”



Hem şunu iyi anlamak lâzımdır ki; Risâle-i Nûr, şarkın ulûmundan, yâni “kelâm” ve “tasavvuf”tan alınmadığı gibi; garbın fünûnundan, yâni “felsefe”den de alınmamıştır. Doğrudan doğruya Kur’ân-ı Hakîm’in i’câz-ı ma’nevîsinden gelen ve ilhâm ve istihrâcla yazılmış bir tefsîr-i Kur’ânîdir. Risâle-i Nûr mâdem istihrâcdır, istihrâc da ilim ile olur. Zîrâ “istihrâc”, belli ilimlere dayanarak Kur’ân ve Hadîs’ten  ma’nâ çıkarmaya denir. Bedîüzzamân Hazretleri, her derde kâfî ve vâfî olan Kur’ân-ı Hakîm’i kendine üstâd-ı hakíkí kabûl etmiş ve Risâle-i Nûr’un te’lîfinde fikrini başka tarafa kaydırmadan doğrudan doğruya Kur’ân’a müteveccih olmuştur. Elbette, Kur’ân’ı anlamak cehâletle mümkün olmadığından, tahsîl ettiği ve ezberlediği ulûm-i İslâmiyye onun için basamaklar hükmüne geçmiştir. Nitekim Bedîüzzamân (ra) Hazretleri bu hakíkati şöyle ifâde etmektedir:



“Bütün bildiği ulûm-i mütenevviayı Kur’ân’ın fehmine ve hakíkatlarının isbâtına basamaklar yaparak hedefini ve gáye-i ilmiyyesini ve netîce-i hayâtını, yalnız Kur’ân bildi. Ve Kur’ân’ın i’câz-ı ma’nevîsi, ona rehber ve mürşid ve üstâd oldu.”



Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın yanında Kur’ân’dan başka eser bulundurmamasının sebebine gelince; hem tecrîdde bulunması ve yanına başka kitâbların sokulmasına izin verilmemesi; hem yukarıda ifâde ettiğimiz gibi, bütün ulûm-i dîniyyeyi tahsîl etmiş ve ulûm-i İslâmiyyenin her birine temel teşkîl edecek eserlerden doksan cild kitâbı hâfızasına almış olmasıdır. Hakíkat-i hal böyle iken, daha âdâbına uygun abdest almasını bilmeyen kimselerin  kendilerini Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerine kıyâs ederek, “Üstâd Hazretleri, yanında Kur’ân’dan başka bir eser bulundurmuyordu. Demek Risâle-i Nûr kâfîdir. Başka bir esere ihtiyâc yoktur” gibi bir düşünceye saplanmaları son derece yanlıştır.



Bir ilim ve fennin içinde sâir ilim ve fenlere dâir mevzû’lar da bulunur. Bir fende ihtisâsla berâber sâir fenlere icmâlen de olsa vukúfiyyet lâzımdır. Fakat, sâir ma’lûmâtını ihtisâs yaptığı fenne tâbi’ ve mütemmim yapmalı, mütehakkim yapmamalı. Tâ ki, o fennin sûret-i hakíkıyyesi tezâhür etsin. Karma karışık bir ma’lûmât deposu olmasın. Üstâd Bedîüzzamân bu noktayı şöyle beyân etmiştir:



“İlim, ilme kuvvet verir. Tahakküm etmemek şarttır. Şöyle müsellemâttandır ki: Hendese gibi bir sanatta mâhir olan zât, tıp gibi başka sanatta âmî ve tufeylî ve dahîl olabilir. Ve kavâid-i usûliyyedendir ki: Fakih olmayan, velev ki usûlül-fıkıhta müctehid olsa, icmâ-ı fukahâda mu’teber değildir. Zîrâ, o, onlara nisbeten âmîdir.



“Hem de hakáik-ı târihiyyedendir ki: Bir şahıs çok fenlerde meleke sâhibi ve mütehassıs olamaz. Ancak ferîd bir adam, dört veyâ beş fenlerde mütehassıs olabilir. Umûma el atmak, umûmu terk etmek demektir. Bir fende meleke, o fennin sûret-i hakíkıyyesidir. Onunla temessül etmek gerektir. Zîrâ, bir fende mütehassıs ve ma’lûmât-ı sâiresini mütemmime ve meded verici etmezse, ma’lûmât-ı perîşânından bir sûret-i acîbe temessül edecektir.”



İşte bu káidelere binâen, Üstâd Hazretleri de tahsîl ettiği ve mütehassıs olduğu bütün ilimleri Kur’ân’daki hakáik-ı îmâniyyenin fehmine basamaklar yapmıştır.



Bedîüzzamân Hazretleri, tahsîl ettiği bütün ilimleri bahusûs Tasavvuf ve Kelâm ilimlerini Risâle-i Nûr’a tâbi’ ve mütemmim yaptığı gibi; bir nûr talebesi de Tasavvuf ve Kelâm ilimlerinin zarûriyyât kısmını Risâle-i Nûr’a tâbi’ ve mütemmim yapmalıdır.

On Beşinci Mes’ele: Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, enâniyyet-i ilmiyyeden gelen bir sâikle Risâle-i Nûr’u okumayan ve “Selefin kitâblarında bu mevzû’lar vardır” diyerek Risâle-i Nûr’a karşı istiğnâ gösteren bir kısım hocalara, “Selef-i Sâlihînin ve muhakkıkîn-i ulemânın âsârları, çendan her derde kâfî ve vâfi bir hazîne-i azîmedir; fakat ba’zı zamân olur ki, bir anahtar bir hazîneden ziyâde ehemmiyyetli olur. Çünkü, hazîne kapalıdır. Fakat, bir anahtar çok hazîneleri açabilir”1 diyerek Risâle-i Nûr’un o kitâbları reddetmediğini, belki onları doğru ve daha güzel anlamak için bir anahtar olduğunu beyân etmiştir. Bizim de bu tarz-ı nazar ile mes’eleye bakmamız lâzımdır. Ulemâ-yı İslâm kâfî miktârda o mevzû’ları kitâblarında yazdığı için, Üstâd Hazretlerinin o mes’eleleri yeniden yazmasına ihtiyâc kalmamıştır. Zâten kendisi bu husûsu şu şekilde beyân etmiştir:



“Hem ulemâ-yı İslâm, o kadar tedkíkát-ı sâibe yapmışlar ki, fürûâta dâir tedkíkát-ı amîkaya ihtiyâcları kalmamış. Eğer hakíkí ihtiyâc hissetseydim, böyle fürûâta dâir müctehidînin derin mehazlarına gidip ba’zı beyânâtta bulunacaktım.”



On Altıncı Mes’ele: Üstâd Bedîüzzamân’ın okunmasını yasak ettiği kitâblar da vardır. Bunlar selef-i sâlihînin ve onların caddesinden giden ulemânın kitâbları değil; bid’at ve dalâlete sevk etmeye müsâid olan ba’zı yeni yazarların kitâblarıdır. O zamânda Bedîüzzamân (ra)’ın talebeleri Risâle-i Nûr’da ihtisâs sâhibi olmakla berâber, diğer İslâmî kitâblardan da kendilerine lâzım olan mes’eleleri okuyorlardı. Günümüzde olduğu gibi o zamân da ehl-i dalâlet, ba’zı ulemâ-i sûu kendilerine âlet ederek bid’at ve dalâlete, husûsan eâzım-ı İslâmiyyeyi reddeden Vehhâbîliğin müfrit kısmına ve Melâmîliğin de müferrit kısmına zemîn hazırlayan ve Latin hurûfu gibi çok bid’atlara müsâid ve şeâir-i İslâmiyyeye muhâlif kitâbları te’lîf ettirdiler. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, talebelerine bu zarârlı kitâbları okumalarını yasak ederek, “Risâle-i Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclarınıza kâfîdir” buyurdu.



Demek, Üstâd Hazretleri, şerh edeceğimiz mektûbtan da anlaşılacağı üzere bu sözü, Vehhâbîlik ve Melâmîliğin müfrit kısmının kaleme aldığı İslâmiyyetin rûhuna muhâlif düşünceleri  ihtivâ eden eserlerini okumamak için söylemiştir. Üstâd Bedîüzzamân’ın bu sözünü, selef-i sâlihînin ve mu’teber ulemânın kitâblarına teşmîl etmek hatâdır.



On Yedinci Mes’ele: Cumhûr-i ulemâya göre herkes her kitâbı okuyamaz. Zîrâ, okunan kitâblarda dîne muhâlif düşünce ve fikirler bulunabilir. Bu sebeble, zikredeceğimiz vasıflara hâiz olmayan eşhâsın bu kitâbları okuması doğru olmaz; zîrâ bu kitâblardan zarâr görebilirler. Bu menfî kitâblar, ehl-i bid’anın ve ehl-i felsefenin kaleme aldıkları kitâblardır. Bu menfî kitâbları ancak kábiliyyeti yüksek, mizâcı sağlam, Kitâb ve Sünnette mâhir, zâhirî ve bâtınî ilimleri mezcedip hakíkate geçen zeki ve muhakkık âlimler  okuyabilirler. Bu eşhâsın mihenkleri, edille-i şer’ıyyedir. Bunlar, dîne muhâlif menfî fikirlerin bulunduğu bu nev’i kitâbları tebeî bir nazarla okurlar, hak ile bâtılı tasfiye ederler, kendi zamânlarındaki Müslümanların o bâtıl efkârdan zarâr görmemeleri için hakkı isbât edip o bâtıl efkârı reddederler. İmam Gazâlî, Üstâd Beddiüzzamân gibi. Bu vasıflara hâiz olmayan eşhâsın ise bu nev’i kitâbları okumaları câiz değildir, haramdır. Bu husûsta “Kızıl Îcâz” adlı esere mürâcaât edilsin.



Demek, Kitâb ve Sünnette mâhir, zâhir ve bâtınî ilimleri mezcetmiş muhakkık âlimler, o kitâblarda mevcûd İslâma muhâlif düşünceleri çürütmek için bu nev’i kitâbları okuyup Kitâb ve Sünnete göre reddiyye yazarlar. Tâ ki, ümmete rehber olup Müslümanları o kitâbların zarârlarından muhâfaza etsinler. O reddiyyeler yazılırken bir kısım ulemâ, o ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin fikirlerini zikrettikten sonra o menfî fikirlere cevâb verip çürütmüşlerdir. Bir kısmı da onların bâtıl fikirlerini beyân etmeden doğrudan doğruya Kitâb ve Sünnetle onların bâtıl fikirlerini çürütmüşlerdir.



Dellâl-ı Kur’ân olan Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri de o ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin kitâblarını okumuş ve Kur’ânî bir üslûbla kaleme aldığı eserlerinde onların bâtıl fikirlerini zikretmeden çürütmüştür. Nasıl ki Kur’ân, kâfirlerin bâtıl fikirlerini mücmelen zikredip onlara cevâb veriyor; Kur’ân’ın tefsîri olan Risâle-i Nûr dahi, Kur’ânî bir tarzda ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin bâtıl fikirlerini zikretmeden doğrudan doğruya o bâtıl fikirleri çürütüyor. Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, şerhini yaptığımız bu mektûbta Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslarına, “Siz zâhirden hakíkate geçip tekâmül ettikten sonra ancak o ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin kitâblarını okuyabilirsininiz. Hem buna da ihtiyâc yoktur. 



Zîrâ, ben, bütün o kitâbları okudum ve Kur’ân vâsıtasıyla Risâle-i Nûr’da onların bâtıl fikirlerini zikretmeden o fikirleri çürüttüm. Artık sizin yeniden o kitâbları okumanıza ihtiyâc yoktur, Risâle-i Nûr’a iktifâ edin” buyurmuştur.  Zâhirî ve bâtınî ilimlerde tekâmül etmeyen talebelerin ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin kitâblarını okumaları câiz değildir. İşte Üstâd Hazretleri, şerhini yaptığımız mektûbta geçen gelecek  şu cümleleri bu ma’nâda söylemiştir:



“Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel kesret-i mütâleayla ba’zan bir günde (menfî veyâ müsbet) bir cild kitâbı anlayarak mütâlea ederken, yirmi seneye yakındır ki Kurân ve Kurândan gelen Resâilün-Nûr bana kâfî geliyorlardı. Bir tek kitâba muhtâc olmadım, başka kitâbları yanımda bulundurmadım. Risâletün-Nûr çok mütenevvi’ hakáika dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamânında, yirmi seneden berî ben muhtâc olmadım. 

Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtâc olmamak lâzım gelir.”

Yoksa hâşâ, Üstâdımızın bu cümleleri, başta Kur’ân ve Hadîs olmak üzere selef-i sâlihînin ve mu’teber ulemânın menba-ı hak ve hakíkat olan kitâblarının okunmaması ma’nâsında değildir. Belki, menfî kitâbların, yâni ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin kitâblarının okunmaması ma’nâsındadır.



NOT: Mukaddime’nin biraz uzunca olmasının hikmeti, mukaddimede zikredilen káide ve ilmî düstûrların bilinmemesi sebebiyle o gizli komitenin, şerh ve îzâhını yaptığımız mektûba, husûsan, “Risâletün-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor” cümlesine yanlış ma’nâ verip, Müslümanları Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri ve Risâle-i Nûr eserlerinden uzaklaştırmak istemesidir. 



Biz de mukaddimede zikrettiğimiz káide ve ilmî düstûrlarla, o gizli komitenin te’vîllerinin fâsid olduğunu; Bedîüzzamân Hazretlerinin murâdının o gizli komitenin ortaya koyduğu ma’nâda olmadığını; Risâle-i Nûr’la berâber diğer İslâmî eserlerin de okunması lâzım geldiğini; Bedîüzzamân Hazretleri ve Risâle-i Nûr eserlerinin umûm ümmetin malı olduğunu îzâh etmeye çalıştık.



Şimdi Mukaddime’de geçen esâsât ve düstûrlara göre o gizli ecnebî komitenin, te’vîlât-ı fâside ile te’vîl ettiği ve o fâsid te’vîller sebebiyle pek çoklarının yanlış anladığı Üstâd Bedîüzzamân’ın mektûbunun şerh ve îzâhına geçiyoruz:



ŞERH VE ÎZÂHI:


(Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâsları olan kardeşlerime)…

Müellif (ra)’ın ifâdesiyle bu mektûbun muhâtabı, Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslarıdır; umûm okuyucular değildir. Mâdem bu mektûb, Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârislere ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslara hasdır. Öyle ise bu mektûbun umûmî neşrine, Müellif (ra)’ın izni yoktur ve Müellif (ra) bunu, mektûbun sonunda “umûma teşmîl sûretiyle değil” kaydıyla da ifâde etmiştir. Eğer bu mektûb, umûma şâmil olsaydı; füruzât-ı dîniyyesini bilmeyenler --bugün olduğu gibi-- bu mektûbu yanlış anlayacaklardı. Belki bu mektûb, “Hacı Hulusi Bey, Hoca Sabri, Mehmed Feyzi, Hâfız Ali, Hâfız Tevfik, Hasan Feyzi” gibi füruzât-ı dîniyyesini bilen, zâhirî ilimleri elde eden ve hakíkate geçmek isteyen, kısaca zâhir ve bâtın ilimlerini mezcetmek sûretiyle tekâmül etmek isteyen saff-ı evveldeki talebelerine hasdır. Bu zâtlar, Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri ve Risâle-i Nûr’un irşâdâtıyla tekâmül ettikten sonra, derecelerine göre hakíkate kavuşmuşlardır.



Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslar ise iki kısımdır:

Bir Kısmı: Hakíkata yetişmiş ve hakíkattaki hakíkí tesellî ve esâslı sevinci bulmuş zâtlardır ki, bunlar, ehass-ı havas’dır: Hacı Hulusi Bey gibi. Nitekim Müellif (ra) bu ma’nâda Hacı Hulusi Bey’e hıtâben şöyle buyurmuştur:

 “Sizin gibi hakíkata yetişmiş ve hakíkattaki hakíkí tesellî ve esâslı sevinci bulmuş zâtlara...



Diğer kısmı ise: Zâhirden hakíkate geçen, fakat birinci kısımdaki zâtlar gibi hakíkatte tam tekâmül edemeyen, yâni “asfiyâ” makámına çıkamayan zevâttır ki, bunlar da “hâslar”dır.



Tasavvufta bir káide-i mukarraredir ki, zâhirî ilimleri bitirip zâhirden hakíkate geçmek isteyenler, kábiliyyetlerine göre ba’zan kırk gün, ba’zan altı ay, ba’zan da kırk yıl gibi muvakkat bir zamânda başka ilimlerle iştigál etmeyip sâdece o mürşidin tavsiye ve irşâdâtını dînleyerek tasfiye-i zihin etmek sûretiyle zâhirden hakíkate geçinceye kadar başka kitâbları ve başka evrâdları okumazlardı. Zihinleri sâfîleştikten ve ma’nen tekâmül ettikten sonra yine diğer kitâbları ve evrâdları okurlardı.



Meselâ: Seyyid Şerîf Cürcânî ve Sa’d-ı Şirâzî gibi zâtlar, önce ilim noktasında tekâmül edip ilimle tam mücehhez olduktan sonra, okudukları ilimlerin hakíkatini anlamak ve bâtınî ilimleri de elde etmek maksadıyla Şâh-ı Geylanî gibi ba’zı muhakkık mürşidlerin yanına giderler, o zevâtın rahle-i irşâdâtına otururlardı. O irşâdât müddeti ba’zan kırk gün, ba’zan altı ay, ba’zan de kırk yıl devâm ederdi. O zevât, mürşidlerinin tavsiyeleri dışında muvakkat bir zamân için başka kitâbları ve başka evrâdı okumazlardı. Bu, ekser ehl-i tasavvuf mabeyninde mukarrer bir káidedir. Buna “tasfiye-i zihin” denir. Ekser ehl-i tasavvuf, muvakkat bir zamân için böyle bir tasfiyeyi gerekli görmüşlerdir. O muvakkat müddet içinde mürşid olan zâtın ders ve irşâdâtı o gelen zevâta kâfîdir, başka esere mürâcaâta  ve başka mürşidi aramaya gerek yoktur.



İşte müellif (ra) da Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslarına  hıtâben yazdığı bu mektûbunda aynen bu ma’nâyı kasdediyor ve bu hakíkati ders veriyor. Şöyle ki:



Hacı Hulusi Bey, Hoca Sabri, Mehmet Feyzi gibi zâtlar, ilim noktasında tekâmül ettikleri için, Müellif (ra) onlara, “İlm-i hakíkat noktasında tekâmül ederken ve tasfiye-i zihinde bulunurken muvakkat bir zamân için, yâni zâhirden hakíkate geçinceye kadar Risâle-i Nûr size kâfîdir. Başka ilimlerle ve başka evrâdla meşgúl olmayınız” buyurmuştur. Ancak bu hal, muvakkat bir zamâna mahsûstur, devâmlı değildir. Hakíkate geçen o zâtların,  Müslümanların ma’nevî ihtiyâclarına cevâb verebilmeleri için diğer kitâbları da okumaları gerekir.

(bugünlerde vukú’ bulan bir hâdise münâsebetiyle) bir talebenin Latin hurûfuna cevâz veren bir bid’atkârın kitâbını okuması münâsebetiyle (beyân ediyorum ki, Risâletün-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor.) Metinde geçen “hakáik-ı İslâmiyye” ta’bîrinden murâd; “altı erkân-ı îmâniyye ile beş esâsât-ı İslâmiyyenin hulâsâsı olan esâs-ı ubûdiyyet”tir. Yâni, Risâle-i Nûr, îmânın altı rüknünün aklî delîllerle isbâtı ve beş esâsât-ı İslâmiyye olan namaz, oruç, zekât, hac ve kelime-i şehâdetin ma’nâsı, esrârı ve hikmeti noktasında kâfîdir. O hâlde Risâle-i Nûr, iki noktada kâfîdir. 



Birinci Nokta: Risâle-i Nûr, doğrudan doğruya hakáik-ı îmâniyyeyi aklî delîllerle ve mantıkî bürhânlarla isbât etmek noktasında, Kur’ân ve Hadîs’ten  sonra kâfîdir. Risâle-i Nûr, îmân esâslarının ta’rîf, taksîm ve tasnîfâtını yapmamıştır. Bu vazîfeyi, kitâb ve sünnetin akíde cihetini beyân eden ehl-i sünnet vel cemâatin akíde ve kelâm imâmlarının kitâbları yapmıştır. Belki Risâle-i Nûr’un vazîfesi, onların tesbît ettiği îmân esâsâtının  aklî delîllerle isbâtıdır. Hem Risâle-i Nûr, ilm-i kelâm ulemâsının altı erkân-ı îmâniyyeyi aklen  isbât etmek husûsunda serdettikleri delîlleri yeni delîllerle isbât etmek sûretiyle müdakkiklik vazîfesini yapmıştır. Meselâ; Risâle-i Nûr, 



a) Allah’a îmân rüknünde; zâtî ve sübûtî sıfatların ta’rîfini, aksâmını, tasnîfâtını kelâm ulemâsının yaptığı tarz ve üslûbda beyân etmiyor.



b) Âhirete îmân rüknünde; sekerât, kabir hayâtı, kıyâmet alâmetleri, kıyâmet hengâmında vücûda gelen hâdiseler, haşir meydanına sevkiyat, mîzânın nasıl kurulacağı, sırât, Cennet, Cehennem, rü’yetullah gibi  âhirete îmân rüknünde yer alan safhaları tafsîlâtıyla beyân etmiyor.



c) Meleklere îmân rüknünde; meleklerin özelliklerinden, vazîfelerinden mufassal bahsetmiyor. 



d) Peygamberlere îmân rüknünde; peygamberlerin sıfatlarını, Peygamberimizin herkes tarafından bilinmesi gereken târihçe-i hayâtını anlatmıyor. 



Bütün bunları, Kitâb ve Sünnete, ve o kitâb ve sünnetin akíde cihetini beyân eden ehl-i sünnet vel cemâatin akíde ve kelâm imâmlarının kitâblarına havâle etmiştir. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, Kur’ânî bir üslûbla bu asırda sarsılmaya yüz tutan erkân-ı îmâniyyenin aklî delîllerle isbâtına çalışmıştır.  



İkinci Nokta: Kelime-i şehâdet, savm u salât ve hacc u zekâttan ibâret olan esâsât-ı İslâmiyyenin ma’nâ, esrâr ve hikmetini beyân etmek noktasında Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten  sonra kâfîdir, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor. Yâni, Risâle-i Nûr, namaz, oruç, zekât ve hac ibâdetlerinin fıkhî cihetlerini îzâh etmemiş; bu işi kitâb ve sünnetin fıkhî cihetini beyân eden ehl-i sünnet vel cemâatin müctehid imâmlarının kitâblarına havâle etmiştir. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, müctehid ulemânın keyfiyyetini tesbît ettiği esâsât-ı İslâmiyyenin ma’nâ, esrâr ve hikmetini beyân etmiştir. 



İşte Müellif (ra)’ın bu mektûbda muhâtabı; yukarıda beyân edilen iki noktada ihtisâs sâhibi olan, yâni ehl-i sünnet vel cemâatin “akáid ve kelâm imâmlarının” beyân ettiği altı erkân-ı îmâniyyenin esâslarını ve “müctehid ulemânın” îzâh ettiği beş esâsât-ı İslâmiyyenin fıkhî cihetini bilen, tasfiye-i zihin yapmak ve Risâle-i Nûr’la hakíkate geçmek isteyen Hulusi Bey, Hoca Sabri, Mehmet Feyzi Efendi, Hasan Feyzi, Hâfız Tevfik, Hâfız Ali gibi Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslarıdır. 



Bu zevât-ı  âliyye, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin rahle-i irşâdâtına oturmadan önce Kur’ân ve Hadîs’i anlıyorlar, Kur’ân ve Hadîs’in i’tikádî ve fıkhî cebhesini îzâh eden akíde ve fıkıh imâmlarının beyân ettikleri füruzât ve esâsât-ı dîniyyelerini biliyorlardı. Ancak, o altı erkân-ı îmâniyye ve beş esâsât-ı İslâmiyyenin mahfî esrâr, hikmet ve hakíkatlarını anlamak ve Risâle-i Nûr vâsıtasıyla  zâhirden hakíkate geçmek için Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerine  ve Risâle-i Nûr’a talebe olmuşlardır. İşte Müellif (ra), bu ma’nâda ve bu zevât için, “Risâletün-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” demiştir.



Bu nev’i sözler, eskiden berî yüksek ehl-i velâyet ve ehl-i tarîkat erbâbının kendi hâs talebe ve mürîdlerine husûsî olarak ve muvakkat bir zamân için söyledikleri sözlerdir. Meselâ; Şâh-ı Geylani, Şâh-ı Nakşibend, İmâm Gazâlî, İmam Rabbânî gibi zevât-ı  âliyyeler, ulûm-i zâhiriyyeyi bitirip Kur’ân ve Hadîste mâhir olan kimselere bu ma’nâda “Tasfiye-i zihin edinceye kadar; yâni zâhirden hakíkata geçinceye kadar muvakkat bir zamân için  bizim irşâdâtımız size kâfîdir.



Başka eserlere ihtiyâc yoktur” dedikleri gibi; Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri de bu zevât-ı  âliyye gibi,  kendi hâs talebelerine aynı ma’nâda, “Risâletün-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesini söylemiştir. Demek, bu söz “mutlak” olmayıp ve yalnız Üstâd Hazretlerine de mahsûs olmayıp bütün meslek ve meşreb erbâbı olan üstâd ve mürşidlerin muvakkat bir zamân için tasfiye-i zihin ve ma’nen terakkí etmek isteyen talebe ve mürîdlerine söylediği bir düstûrdur.



Müellif (ra) şerhini yaptığımız mektûbta geçen “hakáik-ı İslâmiyye” ta’bîrini şöyle açıklamıştır: “Nûr fabrikasının sâhibi, Birinci Şuâ’nın dördüncü âyeti bahsinde, hakíkat-i İslâmiyyenin yedi esâsını parlak bir sûrette isbât edildiği cümlesine dâir soruyor ki: ‘Erkân-ı İslâmiyyeyi beş biliyoruz?’ Hem vücûb-i zekât rüknü, risâlelerde ne sûretle îzâh edildiğini soruyor.


“Elcevâb: İslâmın rükünleri başkadır; hakíkat-i İslâmiyyetin esâsları yine başkadır. Hakíkat-i İslâmiyyenin esâsları, altı erkân-ı îmâniyyeyle ve esâs-ı ubûdiyyet ki, İslâmın beş rüknü olan savm, salât, hac, zekât, kelime-i şehâdet mecmuunun hulâsâsıdır. Risâle-i Nûr, altı rükn-i îmâniyyeyle bu esâs-ı ubûdiyyeti isbât edip  cilvesine mazhariyyeti murâddır.



“Vücûb-i zekâtın îzâhından murâd ise, zekâtın teferruât tafsîlâtı değil, belki zekâtın hayât-ı ictimâıyyede derece-i lüzûmu ve ehemmiyyetli kıymeti isbât edilmiş demektir. Evet, Risâle-i Nûr’dan evvel yazdığımız risâlelerde, hem de Risâle-i Nûr’un müteaddid yerlerinde, vücûb-i zekâtın hayât-ı ictimâıyyede ne derece ehemmiyyetli olduğu kat’ıyyen ve vâzıhan isbât edilmiş demektir.”



Hem Ramazan orucuyla alâkalı fıkhî bir suâl soran Re’fet Bey’e cevâb verdikten sonra şöyle demiştir:  “Azîz kardeşim, fıkhül-ekber olan esâsât-ı îmâniyyeyle meşgúl olduğumuz için, nakle ve ehl-i ictihâdın medârikine ve meâhizine bakan dekáik-ı mesâil-i fer’iyyeye zihnim şimdilik ciddî müteveccih olamıyor. Zâten yanımda da kitâblar olmadığı gibi, vaktim de yoktur ki mürâcaât edeyim. Hem ulemâ-yı İslâm o kadar tedkíkát-ı sâibe yapmışlar ki, fürûâta dâir tedkíkát-ı amîkaya ihtiyâcları kalmamış. Eğer hakíkí ihtiyâc hissetseydim, böyle fürûâta dâir müctehidînin derin mehazlarına gidip ba’zı beyânâtta bulunacaktım. Belki de, daha o nev’i hakáika meşgúliyyet zamânları gelmemiş.”



Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, fikrini esâsât-ı îmâniyyenin delîllerle isbâtına tevcîh ettiği için, fıkhî mesâile dâir eser yazmadığını; fıkhî mesâille iştigál, vazîfesi olmadığını ve buna ihtiyâc da bulunmadığını, “Fıkhül-ekber olan esâsât-ı îmâniyyeyle meşgúl olduğumuz için, nakle ve ehl-i ictihâdın medârikine ve meâhizine bakan dekáik-ı mesâil-i fer’iyyeye zihnim şimdilik ciddî müteveccih olamıyor” cümlesiyle ifâde etmiştir. Yoksa, “Risâletün-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesini hâşâ Risâle-i Nûr talebelerinin fıkıh okumamaları gerektiği şeklinde te’vîl etmek büyük bir hatâdır. Zîrâ, bütün ulemâ-i İslâmın ittifâkıyla sâbittir ki; her mü’mine, kendisine âit füruzât-ı dîniyyesini öğrenmesi farz-ı ayndır. Meselâ; 



a) Kendisine namaz farz olan bir kimseye abdest, gusül ve namazla alâkalı fıkhî mesâili; 


b) Ticâretle uğraşacak bir kimsenin ticâretle alâkalı fıkhî mesâili; 


c) Evlenecek bir kimsenin nikâhla alâkalı fıkhî mesâili; 


d) Hacca gidecek bir kimsenin hacla alâkalı fıkhî mesâili öğrenmesi farz-ı ayndır.



Acabâ bilinmesi farz-ı ayn olan bu nev’i fıkhî mesâil, Risâle-i Nûr’da var mıdır? Mâdem yoktur; o hâlde bu nev’i mesâili öğrenmek için fıkıh kitâblarına mürâcaât edilecektir ve etmek zarûrîdir.



Bedîüzzamân (ra), zikrettiğimiz Barla Lâhikası 271. Mektûb’unda,, fıkhî mes’eleleri öğrenmeyi, ulemâ-yı İslâmın kitâblarına havâle etmiştir. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, bir müctehid kadar re’y sâhibi iken Cenâb-ı Hak, onu bu sahada çalıştırmamıştır. Zîrâ, bu sahada yazılanlar kâfîdir. Hakáik-ı îmâniyyenin isbâtına ihtiyâc duyulduğu için Cenâb-ı Hak onu o sahada istihdâm etmiştir.



Müellif (ra), “Zâten yanımda da kitâblar olmadığı gibi, vaktim de yoktur ki mürâcaât edeyim” cümlesiyle işâret ediyor ki, fıkhî mesâil nakle dayanır ve bu mesâili elde etmek için mutlaka müctehid ulemânın me’hazlerine mürâcaât etmek lâzımdır. Halbuki, Üstâd Bedîüzzamân (ra) ise, mesâîsini hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin isbâtına hasrettiği ve sürgünde bulunduğu ve yanında başka kitâblar bulunmadığı için, fıkhî mes’elelerle alâkalı kitâb yazmakla meşgúl olamamıştır. Hem Hicrî 600 yılından i’tibâren ulemâ-i İslâm, fıkhî alanda ictihâd yapmamış; her ne kadar ictihâd kapısı açık ise de hiç kimse o kapıdan girmeye teşebbüs etmemiştir. Çünkü, bu sahada ihtiyâc hissetmemişlerdir. Üstâd Bedîüzzamân da diğer ulemâ-i İslâm gibi, fıkhî mesâili yeniden îzâh etmeğe ihtiyâc duymamıştır.



Müellif (ra), “Hem ulemâ-yı İslâm o kadar tedkíkát-ı sâibe yapmışlar ki, fürûâta dâir tedkíkát-ı amîkaya ihtiyâcları kalmamış. Eğer hakíkí ihtiyâc hissetseydim, böyle fürûâta dâir müctehidînin derin mehazlarına gidip ba’zı beyânâtta bulunacaktım” cümlesi ile fıkhî mes’eleleri ulemânın kitâblarına havâle ederek, o kitâblardan öğrenmeyi tavsiye etmiştir.



Hem “Belki de, daha o nev’i hakáika meşgúliyyet zamânları gelmemiş” cümlesiyle işâret ediyor ki, îmânın esâslarının sarsıldığı şu zamânda daha o mes’elelerde derin tedkíkáta girişmeye ihtiyâc yoktur. Fakat, ileride Risâle-i Nûr’un şâkirdleri o mes’elelerde de tedkíkát-ı amîkaya girişecekler ve Risâle-i Nûr’un ikinci vazîfesi başladığı ve Şerîat-ı Garrâ o zamânki devletçe tatbîk edildiği zamân, şerîat dâiresinde de tecdîdât yapacaklardır. İnşâallah!



Risâle-i Nûr’un bahsetmediği bir mevzû’da veyâ sahasına girmeyen mesâilde “Risâle-i Nûr kâfîdir” diye bir fikre saplanmak; hem Risâle-i Nûr’u anlamak için gerekli ilmî alt yapısı olmayan kişilere “Risâle-i Nûr kâfîdir” demek, doğru değildir; yanlış bir anlayıştır.



Eğer farazâ “Risâle-i Nûr kâfîdir” sözü, mukayyed ve husûsî olmayıp mutlak ve umûmî olsa idi; o zamân Risâle-i Nûr’un, yemek yemeye veyâ dünyâ için çalışmaya veyâ mektebde fen ve felsefe kitâbları okumaya ve daha bunlar gibi her şeye karşı da kâfî gelmesi lâzım gelirdi. Böyle bir anlayış ise gülünçtür ve akl-ı selîm sâhiblerine yakışmaz. 


Hem Bedîüzzamân Hazretlerinin  “Risâle-i Nûr kâfîdir” şeklinde bir cümlesi yoktur. Belki Bedîüzzamân Hazretlerine âit olan cümle; “Risâletün-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” şeklindedir. Birinci cümle, mutlak olup gizli ecnebî komitesine âittir; ikinci cümle ise Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerine âit olup, hem bu cümlede geçen “hakáik-ı İslâmiyye” kaydıyla;  hem de bu cümlenin yer aldığı mektûbta geçen pek çok kayıtlarla mukayyeddir.  O hâlde, “Risâle-i Nûr kâfîdir”  cümlesi, o gizli ecnebî komitenin Müslümanları başta Kur’ân ve Hadîs olmak üzere sâir İslâmî kitâbları okumaktan alıkoymak için ortaya attığı sinsice bir plandır.



Elhâsıl: “Risâletün-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesinden murâd; Risâle-i Nûr, altı erkân-ı îmâniyyenin aklî delîllerle isbâtı ve beş esâsât-ı İslâmiyyenin ma’nâ, esrâr ve hikmetinin beyânı husûsunda kâfîdir demektir. Yoksa, Risâle-i Nûr, akáidin tafsîlâtı ve fıkha dâir mesâilin îzâhatı husûsunda kâfîdir demek değildir.



(Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâletü’n-Nûr’dadır.) Bu cümle, Risâle-i Nûr’un hangi cihetle kâfî olduğunu açıkça beyân etmektedir. Yâni, “Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten  sonra îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmak cihetinde Tasavvuf ve Kelâm ilimlerine bedel kâfîdir” demektedir. Zîrâ, Risâle-i Nûr, Tasavvuf ve Kelâm ilimlerinde tecdîdât yapmış, bu ilimleri Kur’ânî bir hâle getirmiş, asrın anlayışına göre îzâh etmiş ve Kur’ân’a bağlamıştır. 


Evet,Tasavvuf ve Kelâm ilimleri, her ne kadar Kur’ân’dan alınmışsa da, zamânla başka şekle ifrâğ edildiğinden Kur’ânî bir ders usûlünden çıkmıştı. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, onları tekrâr Kur’ânî bir ders usûlü hâline getirdi. 



Bu açıklamamız, hâşâ Tasavvuf ve Kelâm ilimlerine artık ihtiyâc yoktur şeklinde anlaşılmamalıdır. Zîrâ, her mü’minin bilmesi lâzım gelen zarûriyyât-ı dîniyyesi ve Risâle-i Nûr’da geçen ba’zı ilmî ıstılâhların ma’nâları bu ilimlere dâir kaleme alınan kitâblarda mevcûddur. Bu konuların öğrenilmesi için o kitâblara mürâcaât etmeyi bizzât Müellif (ra) eserlerinde tavsiye etmiştir. Şerhü’l-Mevâkıf, Şerhü’l-Makásıd; Mîzân-ı Şa’rânî; Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî gibi. 



(Evet, on beş sene yerine on beş haftada), yâni muvakkat bir zamânda (Risâletü’n-Nûr o yolu kestirir, îmân-ı hakíkíye îsâl eder.) Yâni, Tasavvuf ve Kelâm ilimleri vâsıtasıyla on beş senede ulaşılabilen hakáika; Risâle-i Nûr, --füruzât-ı dîniyyesini, yâni Kur’ân, Hadîs, akáid ve fıkhı bilmek şartıyla-- onu hakkıyla anlayan ve tatbîk eden talebelerini on beş haftada aynı hakáika ulaştırır. “Risâle-i Nûr kâfîdir” cümlesi mutlak olmayıp, “Îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmak” husûsunda kâfîdir, demektir. Yâni, hakáik-ı îmâniyyenin aklî delîllerle isbâtı husûsunda kelâm ilminin serdettiği delîllere bedel; Risâle-i Nûr daha kuvvetli delîller serdetmiştir. Tasavvuftaki İmkân Âleminin keşfinden sonra Vücûb Âlemini keşfetmeye bedel; Risâle-i Nûr, Âlem-i İmkânla berâber Âlem-i Vücûbu ders vermiştir. 



Hem, “Katî ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâletün-Nûr’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risâletün-Nûr o yolu kestirir, îmân-ı hakíkíye îsâl eder” ifâdesi, kaziye-i mümkinedir. Herkes için geçerlidir, denilmez. Risâle-i Nûr’da böyle bir hakíkat var ve mümkündür. Fakat, herkes için, her zamân geçerli değildir. “Çalış, o ferd-i ferîd sen ol” demektir. Hattâ, müellif (ra), Hacı Hulusi Bey’e hıtâben yazılan Beşinci  Mektûb’da şöyle buyurmaktadır: “Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile ba’zı hakáik-ı îmâniyyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakíkada o hakáika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil...” Bu Beşinci Mektûb’da beyân edilen hakíkat de kaziye-i mümkinedir. Herkes için geçerlidir, denilmez. Ancak bu hakíkat, Hacı Hulusi Bey’de tahakkuk etmiştir. Başka eşhâs hakkında da tahakkuku mümkündür.


Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın çok yerde îzâh ettiği gibi, zâhirden hakíkate geçmenin, yâni İmkân Âleminin arkasında tecellî eden ef’âl, esmâ ve sıfât-ı İlâhiyyeyi seyredip Cenâb-ı 



Hakk’ın vücûb-i vücûd ve vahdetini bulmanın ve bunun lâzımı olan diğer îmân hakíkatlerine ulaşmanın üç yolu vardır:



Biri: Tarîkat ve tasavvuftur ki; kalb ayağıyla hakíkate gider, zikir ve riyâzet ve tasfiye-i nefs üzerine müessestir.



İkincisi: Mütekellimînin yoludur ki; akıl ayağıyla hakíkate gider ve imkân ve hudûs gibi delîller üzerine müessestir. Bu iki yolun esâsâtı da Kur’ân’dan alınmış, fakat zamânla başka şekle ifrâğ edilmiştir.



Üçüncüsü ve en birincisi: Kur’ân’ın doğrudan doğruya gösterdiği cadde-i kübrâsıdır ki, sahabe ve verese-i nübüvvetin yoludur. Risâle-i Nûr ise, bu yolu ta’kíb ve îzâh etmektedir. Akrebiyyet-i İlâhiyyenin inkişâfı ve velâyet-i kübrânın feyziyle; akıl ve kalbin imtizâcı ve berâber hareket etmesiyle her şeyde hakíkate, yâni esmâ-i hüsnâya bir pencere açmaktır. Bu yol “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” esâsları üzerine müessestir. Tasavvuf berzahına uğramadan ve İmkân Âleminde fazla dolaşmadan, her şeye ma’nâ-yı harfî ile nazar edip doğrudan doğruya esmâ-i hüsnâyı keşfetmektir. Bu yol, gáyet kısa ve kolay ve selâmetlidir. Çok zamân seyr u sülûke gerek kalmadan doğrudan doğruya hakáik-ı îmâniyyenin inkişâfından ibârettir.   

Müellif (ra), tasavvuf sahasında başlı başına bir eser kaleme almıştır. “Telvîhât-ı Tis’a” adlı bu eserinde tasavvuf ve tarîkatın hakkániyyetini isbât etmiş ve bununla tasavvuf kitâblarını okumaya teşvîk etmiştir. 



Tasavvufta, uzun zamân İmkân Âleminde seyr u sülûk ve nefs-i emmârenin riyâzetle öldürülmesi gerekir. Mütekellimînin yolunda ise, çok ilimlerin tahsîline ve bunun için gerekli olan  uzun zamâna ve yüksek bir akıl kábiliyyetine ihtiyâc vardır. 



Demek bu iki yol, çok müşkîlâtlı ve bir derece havassa mahsûs ve çok zamâna muhtâc iken; Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın feyzi ile hakíkate giden kısa, selâmetli ve kolay bir yolu keşfetmiş, uzun zamân kelâm ilminin tafsîlli isbât delîllerine (her mü’minin bilmesi gereken kelâm ilminin zarûriyyâtı müstesnâ) lüzûm kalmadan ve tasavvuf yoluyla İmkân dâiresinde uzun seyr u sülûke girmeden, İmkânı gösterip Âlem-i İmkândan Âlem-i Vücûba intikál ettirerek talebesini yüksek hakáik-ı îmâniyyeye çıkarmaktadır. Bu demek değildir ki, bugün artık kelâm ve tasavvuf kitâblarının okunmasına gerek kalmamıştır! Belki, kişinin îmânını kurtarması ve taklidden tahkíka çevirmesi için, “Kelâm ilmindeki tafsîlli isbât delîllerini öğrenmeye ve tasavvuftaki uzun seyr u sülûka ihtiyâc kalmamıştır” demektir. 



Demek, “Risâletün-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor” cümlesinden murâd, Risâle-i Nûr, erkân-ı îmâniyyeyi aklî delîllerle isbât cihetinde kelâm ilmine, keşif cihetinde de tasavvufa ihtiyâc bırakmıyor demektir. Çünkü, Risâle-i Nûr hem isbâttır, hem de keşiftir.



Evet, Risâle-i Nûr’da îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmak hasiyeti mevcûddur. Fakat, bu hasiyetin tahakkuku için talebenin himmeti, zarûriyyât-ı dîniyyesini bilmesi, Risâle-i Nûr’u dikkatli okuyup anlama gücüne sâhib olması ve muktezâsıyla amel etmesi şarttır. Yoksa, ondaki bu hasiyetten tam istifâde edemez.



(Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel kesret-i mütâleayla ba’zan bir günde (menfî veyâ müsbet) bir cild kitâbı anlayarak mütâlea ederken, yirmi seneye yakındır ki Kur’ân ve Kur’ândan gelen Resâilü’n-Nûr bana kâfî geliyorlardı. Bir tek kitâba muhtâc olmadım, başka kitâbları yanımda bulundurmadım. Risâletü’n-Nûr çok mütenevvi’ hakáika dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamânında, yirmi seneden beri ben muhtâc olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtâc olmamak lâzım gelir.) 


Dellâl-ı Kur’ân olan Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin kitâblarını okumuş, onları çürütmek için doksan kitâbı ezberlemiş, Risâle-i Nûr vâsıtasıyla kelâm ve tasavvuf ilimlerinde tecdîdât yapıp Kur’ânî bir cadde açarak Kur’ânî bir üslûbla eserlerinde ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin bâtıl fikirlerini zikretmeden çürütmüştür. 


Nasıl ki Kur’ân, kâfirlerin bâtıl fikirlerini mücmelen zikrettikten sonra onların bâtıl fikirlerini çürütüyor. Aynen öyle de, Kur’ân’ın tefsîri olan Risâle-i Nûr dahi, ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin bâtıl fikirlerini zikretmeden doğrudan doğruya o fikirlerini çürütüp hakkı isbât ediyor. Müellif (ra), şerhettiğimiz mektûbun muhâtabı olan hâs talebelerine, o nev’i kitâbları okumalarına ihtiyâc olmadığını bildiriyor ve ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin fikirlerini direkt çürüten Risâle-i Nûr’u onlara kâfî görüyor.



Evet, müellif (ra)’ın bu cümlelerinin muhâtabı yine Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslarıdır; umûm okuyucular değildir. Müellif (ra) bu talebelerine; “Siz, o ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin kitâblarını zâhirden hakíkate geçip tekâmül ettikten sonra ancak okuyabilirsiniz. Hem buna da ihtiyâc yoktur. Zîrâ, ben bütün o kitâbları okudum ve Risâle-i Nûr vâsıtasiyle onların bâtıl fikirlerini zikretmeden o fikirleri Kur’ân’ın himmetiyle çürüttüm. Kur’ân, o bâtıl efkârı çürütmek husûsunda bana kâfî geldi. Artık sizin yeniden o kitâbları okumanıza, ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin fikirlerini öğrenip daha sonra onları çürütmenize ihtiyâc yoktur, Kur’ân’ın tefsîri olan Risâle-i Nûr’a iktifâ edin” demek istemiştir. 



Yoksa, bu cümlelerinde, “Dînî ilimleri okumayın” demek istememiştir. Çünkü, bizzât kendisi, ulûm-i dîniyyede temel teşkîl eden doksan kitâbı ezberlemiştir.


Risâle-i Nûr’un mesleği, hakkı isbât ve bütün efkâr-ı bâtılayı reddetmektir. Ancak, o efkâr-ı bâtılayı reddederken, Kur’ân’ın üslûbuna iktidâen o bâtıl fikirleri tasvîr etmemektedir. Nitekim, müellif (ra), Risâle-i Nûr’un bu hasiyetinden şöyle haber vermektedir:



“Risâle-i Nûr’un mesleği odur ki; zihinlerde bir iz bırakmamak için, sâir ulemâya muhâlif olarak, muârızların şüphelerini zikretmeden öyle bir cevâb verir ki, daha vehim ve vesveseye yer kalmaz.”



“Risâle-i Nûr’un bir husûsiyyeti de şudur ki: Diğer Mütekellimîne muhâlif olarak ehl-i dalâletin menfîliklerini zikretmeden, yalnız müsbeti ders vererek, yara yapmaksızın tedâvî etmesidir.”



“Bâtıl şeyleri iyice tasvîr, sâfî zihinleri idlâldir.”



Evet, Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’in îmâna dâir mesâilini isbât husûsunda hasr-ı beyân ederken ve ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin bâtıl fikirlerini çürütürken, şıkk-ı muhâlifin  bâtıl efkârını zikretmeden doğrudan doğruya hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin isbâtını yapmaktadır. Kelâm kitâblarında ise, ekseriyâ ehl-i bid’anın ve ehl-i felsefenin bâtıl efkârı anlatıldıktan sonra, onların bâtıl fikirleri çürütülüp hakáik-ı îmâniyye isbât edilmektedir. Bu metod ise, sâfî zihinleri bulandırmaktadır.  


Hem tasavvuf kitâbları da --vahdetü’l-vücûd, vahdetü’ş-şuhûd gibi-- meslek ve meşreblere göre taaddüd etmiştir. Yine ehl-i tasavvufun bir kısmı istikámet üzere bulunmuş, bir kısmı ise istikámeti muhâfaza edememiştir. Her iki kısım mutasavvıfların efkârı, tasavvuf kitâblarında yer almıştır. Nasıl, eğrinin eğriliğini isbât etmektense, doğrunun doğruluğu isbât edilse daha selâmetlidir; aynen öyle de, Risâle-i Nûr kelâm ve tasavvufa muhâlif olarak, ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin bâtıl fikirlerini zikretmeden doğrudan doğruya hakáik-ı îmâniyyenin isbâtı cihetinde ifâde-i beyân etmiştir. 



Evet, Risâle-i Nûr’un yüzlerce yerinde ehl-i bid’anın ve ehl-i felsefenin bâtıl efkârı çürütülmekte; fakat bu fikirler tasvîr edilmemektedir. Tâ ki, sâfî zihinler onunla bulanmasın. İşte bunun için, Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslarının ehl-i bid’anın ve ehl-i felsefenin efkârını öğrenmesi ve onların kitâblarını ve kelâm kitâblarında geçen mücâdeleleri okuması lâzım değildir. Zîrâ, Risâle-i Nûr onları çürütmüştür. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde tekâmül etmeyen talebelerin ise zâten o kitâbları okumaları câiz değildir. Çünkü, zarâr görür.



Müellif (ra)’ın, “Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel kesret-i mütâleayla ba’zan bir günde (menfî veyâ müsbet) bir cild kitâbı anlayarak mütâlea ederken, yirmi seneye yakındır ki Kurân ve Kurândan gelen Resâilün-Nûr bana kâfî geliyorlardı. Bir tek kitâba muhtâc olmadım, başka kitâbları yanımda bulundurmadım. Risâletün-Nûr çok mütenevvi’ hakáika dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamânında, yirmi seneden beri ben muhtâc olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtâc olmamak lâzım gelir”  cümlelerini, başta Kur’ân ve Hadîs olmak üzere ulemânın müsbet kitâblarının okunmaması, husûsan kelâm kitâblarında geçen zarûriyyât-ı dîniyyenin ve fıkhî mesâilin öğrenilmemesi ma’nâsında te’vîl etmek; ancak o gizli zındıka komitesinin işi olabilir. O gizli komitenin planıyla bugün maalesef Üstâd Hazretlerinin yasakladığı ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin kitâbları, her çeşit romanlar ve gazeteler okunuyor; ancak başta Kur’ân, Hadîs ve Fıkıh olmak üzere selef-i sâlihînin kitâbları ve ulemâ-i İslâmın eserleri okunmuyor. Şerhini yaptığımız mektûba tamâmen zıt hareket ediliyor. 



(Hem mâdem ben sizlere kanâat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgúl olmuyorum; siz dahi Risâletü’n-Nûr’a kanâat etmeniz lâzımdır.) Metinde geçen “sizler” ta’bîrinden murâd; Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslarıdır, umûm Risâle-i Nûr okuyucuları değildir. İmâm-ı Gazâlî’nin beyân ettiği üzere: “Talebenin edebi, üstâdına kanâat etmektir.” İmâm Rabbânî de bunu emretmektedir. Müellif (ra) da bu makámda meâlen diyor ki: “Mâdem ben îmân hakíkatlerinin isbâtı noktasında bir müceddidim ve bu husûsta size, tasavvuf ve kelâm ilimlerine bedel hakáik-ı îmâniyyeyi kâfî miktârda ders veriyorum; siz dahi bu cihette, yâni îmân hakíkatlerinin isbâtı ve keşfi cihetinde Risâle-i Nûr’a kanâat etmeniz lâzımdır”; (belki bu zamânda elzemdir), yâni daha lüzûmludur. Bu elzemiyyet ise iki noktadan kaynaklanmaktadır:



Birincisi: Bu zamânda çok bid’alarla âlûde kitâblar yazıldığından, sırât-ı müstakíme irşâd eden Risâle-i Nûr’a kanâat etmek daha ziyâde elzemdir.

 

İkincisi: Biz zayıfız. Bize tecâvüz edenler ise hadsizdir. Sâir mu’teber kitâbların hâmîleri ve okuyucuları ise pek çoktur. Risâle-i Nûrun hâmîleri ve okuyucuları ise pek azdır. Bu noktadan da Risâle-i Nûr’a kanâat etmek daha ziyâde elzemdir.



Nitekim müellif (ra) gelecek ifâdelerinde bu iki noktayı şöyle beyân etmektedir: (Hem şimdilik ba’zı ulemânın yeni eserlerinde meslek ve meşreb ayrı ve bid’atlara müsâid gittiği için); îmân hakíkatlerinin delîllerle isbâtı husûsunda Risâle-i Nûr’a kanâat edip ba’zı bid’akâr hocaların yazdıkları kitâbları okumamak lâzım ve elzemdir. (Risâletün-Nûr, zındıkaya karşı hakáik-ı îmâniyyeyi muhâfazaya çalışması gibi, bid’ata karşı da hurûf ve hatt-ı Kur’ân’ı muhâfaza etmek bir vazîfesi iken.



Yâni, Risâle-i Nûr’un iki vazîfesi vardır.


Birisi: Îmân hakíkatlerini zındakaya karşı isbât ve müdâfaa etmek. 


Diğeri: Bid’alara karşı sünnet-i seniyyenin düstûrlarını muhâfaza etmekdir ki, bu bid’alardan birisi de Latin hurûfudur. O hâlde, Sünnet-i Seniyyenin düstûrlarına teferruât diyerek ihmâlkârlık göstermemek lâzımdır. Sünnet-i Seniyyeye bilfiil ittiba’ edilmese de, sünnet-i seniyyenin bütün nev’lerine binniyet, bilkasd taraftârâne ve iltizâmkârâne tâlib olmak ve bid’alara taraftâr olmamak şarttır. Yoksa, “talebelik” ünvânını alamaz. Nitekim, müellif (ra), bu hakíkati “Sünnet-i Seniyye Risâlesi”nde şöyle ifâde etmektedir:



“Sünnet-i Seniyyenin herbir nevine tamâmen bilfiil ittiba’ etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkasd taraftârâne ve iltizâmkârâne tâlib olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vâcib kısımlara zâten ittiba’’a mecbûriyyet var. Ve ubûdiyyetteki müstehâb olan Sünnet-i Seniyyenin terkinde günâh olmasa dahi, büyük sevâbın zâyiâtı var. Tağyîrinde ise, büyük hatâ vardır. Âdât ve muâmelâttaki Sünnet-i Seniyye ise, ittiba’ ettikçe, o âdât, ibâdet olur. Etmese itâb yok. Fakat, Habîbullahın âdâb-ı hayâtiyyesinin nûrundan istifâdesi azalır. Ahkâm-ı ubûdiyyette yeni îcâdlar bidattır. 



Bidatlar ise, sırrına münâfî olduğu için, merdûddur.”

(Has talebelerden birisi bilfiil hurûf ve hatt-ı Kur’âniyyeyi ders verdiği hâlde, sırrı bilinmez bir hevesle, hurûf ve hatt-ı Kur’âniyyeye, ilm-i dîn perdesinde te’sîrli bir sûrette darbe vuran ba’zı hocaların darbede isti’mâl ettikleri eserleri almışlar. Haberim olmadan, dağda, şiddetli bir tarzda o hâs talebelere karşı bir gerginlik hissettim, sonra îkáz ettim. Elhamdülillâh ayıldılar. İnşâallah tamâmen kurtuldular.) 



Açıkça görüldüğü gibi, müellif (ra), burada bid’alardan biri olan Latin hurûfunu okumaktan talebelerini men etmiş ve Latin hurûfuna cevâz veren bir bid’atkârın kitâbını okuduğu için bir talebesini îkáz etmiştir. Demek, müellif (ra), bid’alara karşı talebelerini muhâfaza için, yâni talebelerini selef-i sâlihînin ve onlara iktidâ eden ehl-i sünnet ulemâsının kitâblarında tesbît edilen esâsâta ittiba’ etmeleri ve yeni ba’zı bid’atkâr hocaların kitâblarını okumamaları için bu makámda, “Risâle-i Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclarınıza kâfîdir” buyurmaktadır. Yoksa, müellif (ra), hâşâ mu’temed ulemânın kitâblarını okumaktan men etmemiş; aksine daha evvel de isbât ettiğimiz gibi, o kitâblara mürâcaât etmeye teşvîk etmiştir.



Müellif (ra), mu’teber ulemânın kitâbları ile alâkalı diğer düstûru da şu cümleleriyle ifâde ediyor: 

(Ey kardeşlerim!) Burada muhâtab, yine Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslarıdır. Çünkü, bu mektûb onlara yazılmıştır. Umûma hıtâb etmemektedir. Dolayısıyla, bu mektûbu umûma teşmîl etmek hatâdır. 



(Mesleğimiz, tecâvüz değil tedâfü’dür. Hem tahrîb değil, ta’mîrdir. Hem hâkim değiliz, mahkûmuz. Bize tecâvüz eden hadsizdirler. Mesleklerinde elbette çok mühim ve bizim de malımız hakíkatler var. O hakíkatlerin intişârına bize ihtiyâcları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Biz onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyyetli vazîfe zedelenir ve muhâfazası lâzım olan ve birer tâifeye mahsûs (mahsur) bir kısım esâslar ve âlî hakíkatler kaybolmasına vesîle olur.) 



Yâni, müellif (ra) meâlen diyor ki: Diğer mesleklerin ve o mesleklere âit olan hakíkatlerin binler muhâfızı var; cadde-i kübrâ olan Risâle-i Nûr mesleğinin  ve o mesleğe âit âlî hakíkatlerin muhâfazası ise, bu asırda az bir tâifeye mahsûs kalmıştır. Bu sebeble, kimseyle mücâdeleye girmeden, kavl-i leyyîn ile hakkı tebliğ edin. Mücâdele ederseniz mağlûb olursunuz. Çünkü, onlar hâkim ve mütecâviz durumdadırlar; biz ise mahkûmuz. 



Müellif (ra), mezkûr cümleleriyle, o mu’teber kitâbları okumaktan men etmek değil; belki hâs talebelerini, bütün mesâîlerini o kitâbların mütâleasına hasretmekten menetmiştir. Yâni, bu cümleler iki nokta ile kayıdlıdır. 



Birincisi: Hıtâb, Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslarınadır. Umûma şâmil değildir. Çünkü, onlar, Kur’ân ve Hadîsi ve dînin zarûriyyâtını biliyorlardı. Zâten bunu gelecek cümleler de tasrîh etmektedir. 



İkincisi: O kitâbları okumaktan nehiy değil; belki mesâîlerini onlara hasretmekten men etmiştir. Yâni, bütün himmetinizi onlara vermemek şartıyla ihtiyâc nisbetinde o kitâblara da bakabilirsiniz. Çünkü, daha evvel de beyân edildiği gibi, talebe bir fende, bir ilimde ihtisâs sâhibi olmalı, sâir ma’lûmâtını o fenne ve o ilme tâbi’ ve mütemmim yapmalıdır. Müellif (ra),



a) Risâle-i Nûr, hakáik-ı îmâniyye cihetinde o hâs talebelere tasavvuf ve kelâm ilimlerine bedel kâfî ve vâfî olduğu için (Bu ilimlerin zarûriyyâtı müstesnâdır);



b) Tasavvuf ve kelâm kitâblarının esâsâtını öğrenip tatbîk eden ve muhâfaza eden binlerce insân bulunduğu için; 



c) Buna mukábil kısa ve kolay yol olan Risâle-i Nûr’u okuyan, bilen, mûcibince amel eden ve bu caddeyi muhâfaza edenler az olduğu için;



d) Üstâda ve Risâle-i Nûr şâkirdlerine tecâvüz edenler hadsiz olduğu için; 



e) Umûma teşmîl sûretiyle değil; belki hâs talebelerin Risâle-i Nûr’a mesâîlerini teksîf etmeleri için yukarıdaki cümleleri söylemiştir. 



Aksi hâlde, Risâle-i Nûr’a mahsûs ba’zı esâslar ve âlî hakíkatler kaybolur. Bütün ehl-i kelâm ve erbâb-ı tasavvuf da talebelerine bu husûsu esâs almalarını tavsiye etmişlerdir. Bu, Üstâd Bedîüzzamân (ra)’a hâs bir telkín değildir. Gerek tasavvuf, gerek kelâm, gerekse bunların içindeki farklı mesleklerin her birine âit ba’zı esâslar ve hakíkatler vardır ki, o mesleğin hâs sâlikleri onları elde eder ve muhâfaza ederler. Bütün bu esâslar  ve     hakíkatler, --yalnız hak olmak şartıyla-- Kur’ân’a âit olduğu için, onların muhâfazası ümmete farz-ı kifâyedir. Her meslekte olduğu gibi, Risâle-i Nûr mesleğinde dahi kendine mahsûs ba’zı esâslar ve âlî hakíkatler vardır ki; hâs talebelerin o esâs ve hakíkatlerde müdakkik olup, onları meleke hâline getirmesi, bunun için de ona kanâat edip mesâîsini ona hasretmesi lâzımdır. Tâ ki, müellif (ra)’ın mesleği doğru ve müstakím olarak devâm edip o hâslar, başkalarına rehber olabilsinler. Bu hakíkat, talebenin diğer kitâbları okumasının doğru olmayacağı ma’nâsına gelmez. Belki, kendi mesleğinin muhabbetiyle yaşayıp mesleğinde sebât etmek ma’nâsındadır.


Talebe, o mu’teber eserlerden istifâde edip aldığı ma’lûmâtı mesleği olan Risâle-i Nûr’a tâbi’ ve mütemmim yapmalıdır. Ayrıca, Risâle-i Nûr’un bahsetmediği ve kendisine bir Müslüman olarak da lâzım olan zarûriyyât-ı dîniyyesini o kitâblardan öğrenmeli ve cemâat içinde o mevzû’ları da bilen kişiler olmalı ve onlar, Risâle-i Nûr’la berâber bu mevzû’ları da başkalarına öğretmelidirler. 



Üstâd Hazretlerinin, talebelerine, sâir tasavvuf ve kelâm kitâblarına hasr-ı nazar etmek yerine Risâle-i Nûr ile meşgúl olmalarını emretmesi ve, “Mesleklerinde, elbette çok mühim ve bizim de malımız hakíkatler var. O hakíkatlerin intişârına bize ihtiyâcları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. 



Biz onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyyetli vazîfe zedelenir ve muhâfazası lâzım olan ve birer tâifeye mahsûs bir kısım esâslar ve âlî hakíkatler kaybolmasına vesîle olur”1 gibi ifâdeleri bu noktadandır. Yâni, diğer eserlerle meşgúl olmak yerine, yeni olan bu mesleğin esâsâtının ta’lîm ve taallüm ile hıfzına ihtiyâc olduğundan bunda ihtisâs sâhibi olun, kendi mesleğinize hasr-ı nazar edin, demektir. Tâ ki, bu yeni Cadde-i Kübrâ-yı Kur’âniyye açık kalabilsin ve kaybolmadan devâm edebilsin.  Yoksa, “Ulemâ-i İslâm’ın eserlerinin size lâzım olan kısımlarını okumayın” demek değildir.



Bu husûs da bilinmelidir ki, Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, bir müceddid olarak zuhûr ettiğinde, medrese, tekye ve zâviyeler kapatılmıştı; hurûfât değişmiş, Arapça kitâblar yasaklanmıştı; halkın îmânı zedelenmişti.  Müellif (ra) tek başına olup yardımcıları pek azdı; hapishânede tecrîd-i mutlakta idi ve bir kitâb bile yanına bırakılmıyordu. 



Bu şartlar ve zamân ve zemîn nazara alınarak şerhettiğimiz mektûb okunmalıdır. Aksi hâlde mektûba yanlış ma’nâlar verilebilir. 



Hem Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri’nin, “Risâletün-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesi, ümmeti yanlış yola sevk eden müfrit Vehhâbîlik ve müferrit Melâmîlik hakkında yazılan eserlerin  okunmaması ile kayıtlıdır. Nitekim, müellif (ra) bu kaydı şöyle ifâde etmektedir: 



(Meselâ, hâdisât-ı zamâniyye bahânesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin bir nev’ine zemîn ihzâr etmek tarzında, ba’zı ruhsat-ı şer’ıyyeyi perde yapıp eserler yazılmış.)

  


Vehhâbîlik; Muhammed ibn Abdulvehhab’ın kurduğu bir mezhebdir. Kendisi H. 1111- M. 1699 yılında Necd’de Hureymile kasabasında dünyâya gelmiş, H. 1206- M. 1791 yılında vefât etmiştir. Bu mezheb, eskideki Hâricîlik ve Mu’tezile’nin başka sûrette bir tezâhürüdür.



Melâmîler ise; aslında bunlar mutasavvıflar içinde bir tâifedir. İhlâsı muhâfaza etmek için ibâdet ve hayrâtı gizli yapıp, sünnet-i seniyyeye a’zamî ittiba’ ederler ve nâfilelerle fazla meşgúl olurlardı. Melâmîlerin bir kısmı daha vardır ki, onlar da riyâ ve gösterişten kaçınırlar.  Fakat, onlar nâfilelerle uğraşmazlar. Farzlara ise dikkat ederler. Herkese tatlı söz söyleyerek güler yüz göstererek kalb kazanmaya çalışırlar; dünyâya ve şan ve şerefe pek rağbet etmezlerdi. Bunlara “kalender” denilir. Nasıl ki, Hacı Bektaş-ı Velî’nin (ks) kurduğu tarîkat ki; o tarîkat, ehl-i sünnete bağlı hak bir tarîkat iken, o zâtın vefâtından sonra tahrîf edilerek bugünkü “Bektaşîlik” şeklini almıştır. 



Aynen bunun gibi, Melâmîliğin aslı sünnete muvâfık iken, daha sonra bozulmuştur. Kendine Melâmî nâmını veren çok kimseler ibâdetlerine dikkat etmez olmuşlardır. Şerîatın ahkâmına ehemmiyyet vermeyerek, “Önemli olan kalb temizliğidir. Allah’ın ibâdete ihtiyâcı yoktur. İnsânlara fâideli olmak ve onlarla güzel geçinmek en hayırlı ibâdettir” diyerek ahkâm-ı şerîatı terk etmişlerdir. 



İşte şu zamânda da Melâmîlik ve kalenderliğin bir başka nev’i ihdâs edilerek bu gibi sözlerle ahkâm-ı İlâhiyyede ta’vîzler verilmiş ve bid’alara zemîn hazırlanmıştır. Zamânımızda bu gibi sözleri, Âlem-i İslâm’da pek çok kimselerden duymaktayız. “Ahkâm-ı Kur’âniyye teferruâttır. Bunlar fazla önemli değildir. Önemli olan Allah’ın zâtına îmândır, amel mühim değildir. Hoşgörü de bir ibâdettir” demek de Melâmîliğin bir başka nev’i olduğu unutulmamalıdır. Evet, Melâmîliğin bir nev’i, “hoşgörü ve diyalog” nâmı altında bu asırda tezâhür etmiştir. 

Demek, Müellif (ra)’ın mezkûr cümleleri, Vehhâbîlik ve Melâmîliğin müfrit kısmının kaleme aldığı İslâmiyyetin rûhuna muhâlif düşüncelerini  ihtivâ eden eserlerini okumamak hakkındadır. 



Öyle ise, müellif (ra)’ın, “Risâletün-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesinden murâdı; Vehhâbîlik ve Melâmîliğin müfrit kısmının kitâblarını okumayın demektir. Yoksa, “Risâle-i Nûr kâfîdir; Ehl-i sünnet ulemâsının eserlerini okumaya ihtiyâc yoktur” ma’nâsında değildir. Üstâd Hazretlerinin bu cümlesinden böyle bir ma’nâyı çıkarmak büyük hatâdır.  



Gelecek cümleler, Risâle-i Nûr’un yüksek esâslarından ve âlî hakíkatlerinden dört tânesini beyân etmektedir. Yâni:


a) Esâs-ı velâyet (Ferâizi işlemek, kebâiri terk etmek, sağâirde ısrâr etmemek ve sünnet-i seniyyeye ittiba’ etmek sûretiyle Allah’a yaklaşmak).


b) Esâs-ı takvâ (Menhiyyâttan ictinâb etmek).


c) Esâs-ı azîmet (Mümkün olduğu kadar azîmeti esâs tutmak; ruhsatlarla amel etmemek).


d) Esâsât-ı Sünnet-i Seniyye (Başta hakáik-ı îmâniyye ve esâsât-ı İslâmiyye olmak üzere Sünnet-i Seniyyenin bütün merâtibini evvelâ kalben tasdîk etmek; nevâfîl ve âdâb  kısmına gelince elden geldiği kadar ittiba’ etmeğe çalışmak).



(Risâletü’n-Nûr, gerçi umûma teşmîl sûretiyle değil, fakat herhâlde hakíkat-i İslâmiyyenin içinde cereyân edip gelen esâs-ı velâyet ve esâs-ı takvâ ve esâs-ı azîmet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniyye gibi ince, fakat ehemmiyyetli esâsları muhâfaza etmek bir vazîfe-i asliyyesidir.) 


Risâle-i Nûr’un mesleği, esâsâtı, yâni altı erkân-ı îmâniyye, beş esâsât-ı İslâmiyye, Kur’ân ve mütevâtir Hadîs’in nassıyla sâbit olan ahkâm-ı İlâhiyyeden tut, tâ en fer’î mes’elelere kadar  müttefekun aleyh olan mesâili ders vermek; teferruâta, yâni mezhebler arasındaki ihtilâflara karışmamaktır. 



Evet, Risâle-i Nûr, cumhûr-i ulemâ tarafından ittifâkla kabûl edilen velâyetin, takvânın, azîmetin ve sünnet-i seniyyenin esâslarını beyân ediyor. Teferruâta, yâni mezhebler arasındaki ihtilâflı mes’elelere girmiyor. Yâni, Risâle-i Nûr, bir mezhebce kabûl edilen bir velâyeti, bir takvâyı, bir azîmeti veyâ bir sünneti değil; bütün mezhebler tarafından ittifâkla kabûl edilen bir velâyeti, bir takvâyı, bir azîmeti veyâ bir sünneti ders veriyor. Müttefekun aleyh olan mes’eleleri tutuyor; teferruâta, yâni mezheblerin ihtilâflarına girmiyor. Meselâ, bir mezhebin sünnet kabûl ettiği bir mes’eleyi; diğer bir mezheb, o konudaki Hadîsi zaif kabûl edip o mes’elenin sünnet olmadığını kabûl ediyor. İşte Risâle-i Nûr, bu nev’i ihtilâflara girmeden muttefekun aleyh olan mes’eleler üzerinde tahşîdât yapmış ve o muttefekun aleyh olan mesâili ders vermiştir. Kader Risâlesi buna misâl olarak verilebilir.



Demek, Risâle-i Nûr, teferruâta âit  mesâili îzâh etmemiş, bu nev’i mesâili mezheb imâmlarının ictihâdâtına havâle etmiştir. Belki esâsları, yâni cumhûr-i ulemâca mücma aleyh olan  mesâili ders vermiştir.



Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdi, hakíkat-i İslâmiyyenin içinde cereyân edip gelen esâs-ı velâyete, yâni sırr-ı verâset-i Nübüvvete mazhar olur. Yâni, ferâizi işlemek, kebâiri terk etmek, sağâirde ısrâr etmemek ve sünnet-i seniyyeye ittiba’ etmek sûretiyle Allah’a yaklaşır. Risâle-i Nûr mesleğinde nâfilelerle değil; farz ve sünnetlerle Allah’a yaklaşmak esâstır. Yâni, Risâle-i Nûr’un mesleği, kurb-i ferâizdir; kurb-i nevâfîl değildir. Risâle-i Nûr, müstakil bir tarîkat ve müstakil bir meslek olmayıp, sırr-ı verâset-i nübüvvetle hakíkat-i İslâmiyyet içinde cereyân edip gelen, yâni doğrudan doğruya şerîatın ve sünnet-i seniyyenin içinde bulunan velâyet-i Ahmediyyenin cilvesini göstermektedir.



Kısaca, “Tarîkat-ı Muhammediyye”dir. Bu sebeble, esâsât-ı sünnet-i seniyyeye ittiba’ etmek ve ehl-i sünnet ulemâsının tesbît ettiği o esâsâtı bid’alara karşı muhâfaza etmek, Risâle-i Nûr’un vazîfesidir. Buna binâen, Risâle-i Nûr’da altı erkân-ı îmâniyye ve beş esâsât-ı İslâmiyye başta olmak üzere, sünnet-i seniyyenin esâsâtı ve onları muhâfaza etmenin ehemmiyyeti  beyân edilmiş ve başta Sahabe-i Kirâm olmak üzere müctehidîn-i izâmın icmâ ettiği bir sünneti inkâr etmenin, belki basite almanın dalâlet-i azîme olduğu, “Bahtiyâr odur ki, bu ittiba-ı Sünnette hissesi ziyâde ola. Sünnete ittiba’ etmeyen, tenbellik eder ise, hasâret-i azîme; ehemmiyyetsiz görür ise, cinâyet-i azîme; tekzîbini işmâm eden tenkíd ise, dalâlet-i azîmedir”1 cümleleriyle îzâh edilmiştir. Teferruât denilen mezhebler arasındaki ihtilâflara girilmemiştir. Belki müellif (ra), Kur’ân ve Hadîs’te bedâheten îzâh edilen ve dört mezhebin, belki on iki hak mezhebin ittifâkı olan esâsât-ı sünnet-i seniyyeyi isbât ederek o esâsâtın hikmet ve güzelliklerini göstermiş; bid’aların çirkinliğini de gáyet kuvvetli ve tafsîlli bir sûrette beyân etmiştir. 



Ezcümle;“On Birinci Lem’a”  olan “Mirkátü’s-Sünne ve Tiryâk-ı Marazi’l-Bid’a Risâlesi”nde, “Yirmi Yedinci Söz” olan “İctihâd Risâlesi”nde ve “Yirmi Dokuzuncu Mektûb” un Altıncı ve Yedinci Kısımlarında bu mevzû’lar çok güzel bir şekilde anlatılmıştır. Husûsan “Tesettür Risâlesi”nde “çarşaf”, bid’alara karşı müdâfaa edilmiş; “İktisâd Risâlesi”nde sünnet-i seniyyenin en mühim esâsı olan iktisâd emredilmiş, isrâfın zarârları açıklanmış; “Hikmetü’l-İstiâze Risâlesi”nde ehli bid’anın bâtıl fikirleri reddedilip, sünnetin düstûrlarının hakkániyyeti isbât edilmiş ve ehl-i îmân, sünnet-i seniyyenin kal’asına sığınmaya da’vet edilmiştir. Hem yine Risâle-i Nûr’da, “Arabî ezân, kámet ve hutbe” gibi şeâir-i İslâmiyye isbât edilip onların yerine ikáme edilmek istenen bid’alar reddedilmiş ve şeâirden olan hatt-ı Kur’ânî müdâfaa edilmiştir. Kur’ân’ın yerine tercümelerinin ikáme edilemeyeceği isbât edilmiştir. Daha bunlar gibi sünnet-i seniyyenin esâsâtını bid’alara karşı müdâfaa eden o kadar îzâhat vardır ki, Risâle-i Nûr, hep bu minvâl üzerine gidiyor ve bunun için yazılmıştır denilse yeridir.



Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, Risâle-i Nûr’da yukarıda birkaç misâlini zikrettiğimiz  amel-i sâliha taallûk eden bir çok sünnetin esâsâtını muhâfaza ve o sünnetlere muhâlif bid’aları reddettiği gibi; sünnet-i seniyyenin îmâna taallûk eden “haşr-i cismânî, tevhîd-i hakíkí” gibi pek çok esâsâtını isbât ve haşr-i cismânîyi reddeden ve  “ukúl-i aşere” veyâ “erbâbü’l-envâ” gibi bâtıl fikirleri kabûl eden ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefenin o nev’i fikirlerini de reddetmiştir. 

Bedîüzzamân Hazretleri sünneti seniyyenin bütün düstûrlarını, hattâ en küçük âdâbını dahi müdâfaa ve muhâfaza etmiştir. Sünnetin amele taallûk eden düstûrlarına --hâşâ-- “Bunlar teferruâttır, ehemmiyyetli değildir” dememiştir. Çünkü, müellif (ra)’ın “esâsât-ı sünnet-i seniyye” şeklinde ta’bîr ettiği mücma aleyh sünnet-i seniyyelere teferruât denilmez. Teferruât denilen şey, mezhebler arasındaki ihtilâfdır ve Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri bu teferruât kısmıyla meşgúl olmamıştır.



Hem esâsât-ı sünnet-i seniyyeyi ehl-i bid’aya karşı müdâfaa ettiği Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Altıncı Kısmı’nda, neden bu eseri yazdığını şu cümleleriyle beyân etmiştir:



“İstikbâlde gelecek nefret ve tahkírden sakınmak için, şu mahrem zeyil yazılmıştır. Yâni, ‘Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!’ denildiği zamân, yüzümüze tükürükleri gelmemek için veyâhut silmek için yazılmıştır.” 

(Sevk-ı zarûretle, hâdisâtın fetvâlarıyla onlar terk edilmez.) Şu zamânda ba’zı ruhsat-ı şer’ıyyeyi bahâne ederek, “Zarûret vardır; hâdisât böyle gerektiriyor” veyâ “Zamân değişti; eski müctehidlerin fetvâlarıyla hareket edemeyiz” diyerek zamân-ı sahabeden beri gelen ve müctehidîn-i izâmın tesbît ettiği kavâid-i sünnet-i şerîatı tahrîb etmek isteyenlere karşı azîmet ve takvâyı ve cumhûr-i ulemânın caddesini iltizâm etmek; böylece hakíkat-ı İslâmiyyet içindeki esâs-ı velâyet olan velâyet-i Muhammediyye (asm)’ı muhâfaza etmek Risâle-i Nûr’un vazîfesidir. Yâni, Risâle-i Nûr, müctehidîn-i izâmın tesbît ettiği ittifâklı mes’eleleri müdâfaa ve muhâfaza edip onları esâs alıyor. Sevk-ı zarûretle, hâdisâtın fetvâlarıyla onlar terk edilmez. 



Çünkü, zarûret meşrû’ yoldan gelirse haramı helâl eder. Fakat, zarûret dedikleri şey, şu zamânda beşerin sû-i ihtiyârından ve gayr-ı meşrû’ yoldan gelmektedir. Hem zarûret, şerîatta ölüm, şiddetli darb veyâ bir uzvun kesilmesi gibi zarûretlerdir. Bu asırda ise, dünyâyı Âhirete tercîh etmek bir esâs hâline geldiğinden, bu zamânda yaşayan insânlar, zarûret bahânesiyle en küçük bir menfaat-ı dünyevîyyeyi dîninbüyük bir mes’elesine tercîh etmekte ve bunun için ba’zı ruhsat-ı şer’ıyyeleri sû-i isti’mâl etmektedirler. Onun için, Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdleri, takvâ ve azîmeti esâs tutarak bid’at ve dalâlete karşı esâsât-ı sünnet-i seniyyeyi muhâfaza etmelidirler. 



Risâle-i Nûr’un  hâs talebeleri Üstâdları gibi mücma aleyh olan mes’eleleri muhâfaza ederler; ihtilâflı mes’elelerde ise ruhsat tarafını değil, azîmet tarafını tutarlar. Yâni, cumhûrun re’yiyle amel ederler, zarûret olmadıkça fetvâlarla amel etmezler. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri ve onun sâdık şâkirdleri olan Hacı Hulusi Bey, Hoca Sabri, Hâfız Ali, Mehmet Feyzi gibi zevât-ı  âliyye hep böyle yaşadılar, ruhsatla değil azîmetle amel ettiler. Meselâ; 


a) Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri ve bu zevât-ı  âliyye اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّهِ  diyerek kimseden  hediye almamışlar, 


b) Siyâsete girmemişler, 


c) İktisatla yaşamışlar, zarûret miktârı yemiş içmişler, 


d) Gece namazını terk etmemişler, 


e) Üstâd Hazretleri bugünkü tarzda elbise giymemiş, sarığını açmamış, 


f) Bedîüzzamân Hazretleri vesîka almak için devlete mürâcaât etmemiş, Hurşit Paşa’ya boyun eğmemiş, Nikola Nikolaviç’e karşı ayağa kalkmamış, hiçbir siyâsiyye ta’vîz vermemiş, yazdığı bütün mektûblarda siyâsîleri şerîata da’vet etmiş, 


g) Üstâd Hazretleri harama nazar etmemiş, yalnız haram-ı nazar bir defa vukú’ bulmuş, o da gece namazını kaçırmasına sebeb olmuş, 


h) Üstâd Hazretleri paraya elini sürmemiş, Hacı Hulusi Bey de üzerinde para bulunduğu hâlde namaz kılmamıştır. 



Bunlar gibi mes’eleler, Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî ve onun hâs talebelerinin ruhsatlarla değil, azîmetle amel ettiklerini göstermektedir. Hâşâ, bunlar, ehemmiyyetsiz görülecek mes’eleler değildir. 



Unutulmamalıdır ki; Risâle-i Nûr, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin yaşadığıdır. Hulâsâ: Şerh ve îzâhını yaptığımız Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin bu mektûbu mutlak değil; pek çok kayıdlarla mukayyeddir:



1) Bu mektûbun muhâtabı, Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esâslarıdır. Umûma hıtâb eden bir mektûb değildir. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, Hacı Hulusi Bey, Hoca Sabri, Mehmet Feyzi gibi zâhirî ilim noktasında tekâmül eden saff-ı evvel talebelerine, ilm-i hakíkat noktasında tekâmül ederken ve tasfiye-i zihinde bulunurken muvakkat bir zamân için, yâni zâhirden hakíkate geçinceye kadar, “Risâletün-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere 

ihtiyâc bırakmıyor” buyurmuştur. Ancak, bu hâl muvakkat bir zamâna mahsûstur, devâmlı değildir. 



2) Risâletü’n-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor. Yâni, altı erkân-ı îmâniyye ve beş esâsât-ı İslâmiyyeyi aklî delîllerle isbât etmek husûsunda Kur’ân ve Hadîs’ten  sonra Risâle-i Nûr kâfîdir, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor.



3) Müellif (ra)’ın, “Risâletün-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesi, Üstâd Hazretlerinin, “Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten  sonra en mühim bir hüccet-i îmâniyyedir” cümlesiyle mukayyeddir. Yâni, Risâle-i Nûr, kendi konusu olan hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin isbâtı husûsunda Kur’ân ve  Hadîs’ten  sonra kâfîdir, demektir.



4) Îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmak cihetinde Risâle-i Nûr, Tasavvuf ve Kelâm ilimlerine bedel kâfîdir. Yâni, Risâle-i Nûr, erkân-ı îmâniyyeyi aklî delîllerle isbât cihetinde kelâm ilmine; keşif cihetinde de tasavvufa ihtiyâc bırakmıyor. 



5) Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri’nin, “Risâletün-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesi, müfrit Vehhâbîlik ve müferrit Melâmîlik gibi ümmeti yanlış yola sevk eden ehl-i bid’a ve ehl-i felsefenin bid’a-âlûd eserlerini  okumamak ile kayıtlıdır.