Molla Muhammed el-Kersî kimdir? İlk Şehid-İlk Şehide İlk Seriyye-İlk Sancak İlk Müslüman Olan Devlet Reisi İlk Müslüman Köle İlk Müslüman Erkek İlk Müslüman Çocuk İlk Muhacir İlk Kur’an-ı Kerim Hocası İlk İslâm Devleti-İlk içtimâî anlaşma metni İlk Hâkim İlk Hac İlk Gazâ İlk Ganimet İlk emir İlk Eğitim Kuruluşu İlk Cami İlk Abdest-İlk Namaz-İlk Cemaatle Namaz Cenaze evine gönderilen ilk yemek Cemaatle İlk Teravih Namazı Bakî Kabristanına defnedilen ilk sahabeler Allah yolunda kan akıtan ilk Müslüman İSLAM'DA İLKLER İLİM NEDİR? ALİM KİME DENİR? İCTİHÂD NEDİR NASIL YAPILIR KİMLER YAPABİLİR? HZ.MEHDÎ SİYÂYASETİ TAM DÎNDAR ÎSEVÎLERE BIRAKACAK HZ. ÎSÂ (AS) BİZZAT GELECEK Mİ? HÜSN-İ ZANLA ME’MÛRUZ NE DEMEKTİR? HİLAFET NEDİR ? HAYR-I KESÎR İÇİN ŞERR-İ KALÎL HARB’DE ZARÂR GÖREN MASUMLARIN DURUMU HAK NEDİR NAZAR-I İLÂHÎDE ANLAMI NEDİR? HAK MESLEK NEDİR? DİNDE ZORLAMA YOKTUR NE DEMEKTİR? CİHÂD VAZİFESİ KİMDEDİR? CEHENNEM EBEDÎ MİDİR? BİZ MUHABBET FEDÂİLERİYİZ NASIL ANLAŞILMALI? BEDÎÜZZAMÂN HAZRETLERİNİN VÂRİSLERİ KİMLERDİR? BAZI MERÂKLI SUALLERİN CEVAPLARININ ŞERHİ ÂHİRZAMÂNDA ÎSEVÎLERLE İTTİFÂK OLACAK MI? 1971 FİTNESİNİN MAHİYETİ HAK MESLEK NEDİR? RİSÂLE-İ NUR HER ŞEYE KÂFİ MİDİR? HAK NEDİR? NAZARI İLAHİDE ANLAMI NEDİR? RİSÂLE-İ NÛR’UN HOCASI, R. NÛR’DUR MEHDİYET CEREYANI NEDİR? MEYVE’NİN 4. MES’ELESİNİN İZAHI RİSÂLE-İ NÛR OKUYAN HERKES EHL-İ NECÂT MIDIR? CEHENNEM EBEDÎ MİDİR? BEDÎÜZZAMÂN HAZRETLERİNİN VÂRİSLERİ KİMLERDİR? HAYR-I KESÎR İÇİN ŞERR-İ KALÎL" NE DEMEK? BEDÎÜZZAMÂN HZ.nin SİYASİLERE MEKTUPLARI
GERİ

RİSÂLE-İ NÛR’UN HOCASI, R. NÛR’DUR. 




RİSÂLE-İ NÛR’UN HOCASI, RİSÂLE-İ NÛR’DUR. RİSÂLE-İ NÛR BAŞKALARINDAN DERS ALMAYA İHTİYÂÇ BIRAKMIYOR NE DEMEKTİR?

Gizli zındıka komitesi, Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerinin, “Risâle-i Nûr’un hocası, Risâle-i Nûr’dur. Risâle-i Nûr, başkalarından ders almaya ihtiyâc bırakmıyor” gibi cümlelerini te’vîlât-ı fâside ile te’vîl etmektedir. Bu ikinci mes’elede, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin bu cümlelerinin şerh ve îzâhını yapacağız. 


Evvelâ: Bir mukaddime zikredilecektir. Mukaddime on bir esâstır.



Birinci Esâs: Risâle-i Nûr’un cümleleri, başta Kur’ân, Hadîs, usûl-i fıkıh, usûl-i  kelâm, tasavvuf, Arapça, bedi’, beyân, meânî, belâğat, mantık ve münâzara gibi pek çok ulûm-i dîniyyenin düstûr ve káidelerine göre kurulmuştur.  Bu ilimleri, husûsan ulûm-i Arabîyi bilmeyen, Risâle-i Nûr’u hakkıyla anlayamaz.



Demek, Risâle-i Nûr’daki cümleler, Kur’ân, Hadîs, tefsîr, usûl-i fıkıh, usûl-i kelâm, tasavvuf, Arapça, bedi’, beyân, meânî, belâğat, mantık ve münâzara gibi ilimlere göre tanzîm edilmiştir. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, Risâle-i Nûr eserlerini yazdığı sırada doksan cild kitâbı ezbere biliyordu. Risâle-i Nûr eserlerini, hâfızasında bulunan o ilimlerin usûl ve esâslarına göre kaleme almıştır. Dolayısıyla, o ilimler bilinmeden müellif (ra)’ın o cümlelerden murâdı ne olduğu tam anlaşılamaz.



Meselâ: “Bir şeyden her şeyi yapmak ve herşeyi birtek şey yapmak, herşeyin Hálık’ına hâs bir iştir.”



Bu cümle, hem yüzer âyetin hulâsâsıdır; hem Hadîs, tefsîr, usûl-i fıkıh, usûl-i kelâm, tasavvuf, Arapça, bedi’, beyân, meânî, belâğat, mantık ve münâzara gibi ilimlere göre tanzîm edilmiş küllî bir kánûndur. Tahlîl edildiğinde, bu cümlenin mezkûr ilimlere muvâfık olarak tanzîm edildiği görülecektir.



Hem meselâ; 22. Söz’de geçen tevhîdin bürhânlarına ve lem’alarına dikkat edilse; her bir cümlesinin Kur’ân, Hadîs, tefsîr, usûl-i fıkıh, usûl-i kelâm, tasavvuf, Arapça, bedi’, beyân, meânî, belâğat, mantık ve münâzara gibi ilimlere muvâfık olarak kurulmuş olduğu görülecek ve ehl-i ilmin o cümlelerdeki belâğata karşı âciz kalacağı tebârüz edecektir.



Hem meselâ; Birinci Söz’de geçen, “Bismillah her hayrın başıdır.  Biz dahi başta ona başlârız. Bil ey nefsim, şu mübârek kelime İslâm nişânı olduğu gibi, bütün mevcûdâtın lisân-ı hâliyle vird-i zebanıdır” cümleleri,  Kur’ân, Hadîs ve fıkhın ölçülerine göre tanzîm edilmiştir. Dolayısıyla, Kur’ân, Hadîs ve fıkhı bilmeyen, bu cümleleri tam anlayamaz. Zîrâ, “Bismillah her hayrın başıdır”  cümlesi, hem âyet ve hadîs’in meâlidir; hem küllî bir káidedir; hem fıkhî bir mes’eledir; hem de Risâle-i Nûr’un fâtihâsı ve çekirdeğidir. Şöyle ki:



Hayırlı bir işin başında besmele çekilmezse, o işin hayır ve bereketi gider. Zîrâ, besmele, cesedde baş mesâbesindedir. Nasıl baş olmazsa cesed yaşayamaz; hayırlı bir işin başında da besmele çekilmezse, o iş netîcesiz ve bereketsiz olur.



Hem bu cümle bildiriyor ki: Her hayırlı işin başında besmele çekilir, şerli işlerde ise besmele çekilmez. Şerli işlerde besmele çekmenin hükmü, mezheblere göre değişmektedir. Hattâ, şer bir işin başında besmele çekmenin insânı küfre kadar götüreceğini söyleyen âlimler de vardır.



Kezâ, “şu mübârek kelime İslâm nişânı olduğu gibi”  ifâdesinde  “İslâm nişânı” ta’bîri geçiyor. Besmele-i Şerîfe, Hazret-i Âdem (as)’dan Rasûl-i Ekrem (asm)’a kadar bütün peygamberlerin şerîatında mevcûddur ve şeâir-i İslâmiyyedendir. Rasûl-i Ekrem (asm)’a hâs bir ta’bîr değildir. Meselâ; Kur’ân’ın ifâdesiyle Süleyman (as), Belkıs’a yazdığı mektûbunda şöyle buyurmuştur:



بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ  اَلَّا تَعْلُوا عَلَىَّ وَاْتُونى مُسْلِمينَ


“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlarım. Bana karşı büyüklük taslamayın ve Müslüman olarak bana gelin!”



İşte her bir cümlesi bu kadar ilimleri ve ma’nâları ihtivâ eden bir eser, nasıl herkes tarafından kolay anlaşılabilir? Demek, bu ilimlerde mütehassıs veyâ bu ilimlerden haberdâr olmayan kimseler, Risâle-i Nûr’un cümlelerini hakíkí ma’nâda anlayamazlar. Belki bu kimselerin anlayışları, Risâle-i Nûr’un kelimelerinin lügatlarını bilmek gibi nâkıs ve zayıf kalır; Risâle-i Nûr’un âlî ve derin hakíkatlerine ve o cümlenin belâğatına aslâ vâsıl olamazlar.



İkinci Esâs: Risâle-i Nûr’un hakíkatleri, Bedîüzzamân Hazretlerine ana dili olan Kürtçe lisânıyla ilhâm edilmiş; Üstâd Hazretleri, Kürtçe ilhâm olunan bu hakíkatleri Arapça dilinin sarf ve nahv káidelerine göre tanzîm etmiş; daha sonra da Türkçeye tercüme etmiştir. Bütün bunlar, eser-i rahmet olarak bir anda ve berâber vukú’ bulmuştur. Dolayısıyla, Arapça dilinin káidelerini bilmeyen, Risâle-i Nûr’un cümlelerini tahlîl edemez ve asıl ma’nâya tam vâkıf olamaz. Bu husûsta Müellif (ra) şöyle buyuruyor:



“(Ben Kürtçe düşünürüm, Türkçe  ve Arapça yazıyorum.) Bu yüzden anlamayı zorlaştıran şu engeller çıkıyor:



“1. (Matbaa-yi hayâldeki) bir matbaaya benzeyen hayâlimdeki  (mütercim) kalbe  Kürtçe gelen ma’nâyı Arap gramerine ve Türk diline çevirmesi gereken beynimdeki cihâz (acemi; ya kalbin sözünü iyi anlamıyor) kalbime Kürtçe ilhâm olan hakîkati tam kavrayamıyor (veyâ) anlasa bile (lisânın diline âşinâ değildir.) Kürtçe gelen hakîkatı tercüme edeceği Türkçe dilini tam bilmiyor.



“2. (Hem Türkçe’nin sarf nahvini) dilbilgisi kàidelerini (bilmediğimden) Arapçanın sarf nahvini bildiğimden, (ma’nâya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor.) Türkçe ortaya çıkan cümleleri anlamak zorlaşıyor. Türk dilinin ve cümle yapısının Arapçaya göre tam ters olması, Arapçadan Türkçeye tercümeyi çok zorlaştırıyor. Kalbine Kürtçe gelen ma’nâları önce Arapça gramere göre  cümle kalıbına döktükten sonra, o kàidelere ters olan Türkçe dilbilgisine çevirmeye çalışması, Bedîüzzamân  Hazretlerinin Türkçe cümlelerini anlamayı zorlaştırıyor. O da mecbûren edat tekrârlarına başvuruyor. (Hattâ, “evet, işte, şimdi, hem de, zîrâ, olan, şu, bu” tekrârları, sizin gibi beni de usandırıyor.) Türkçedeki ifâde kısırlığı sebebiyle sıkça kullanılan edatlar, okuyucuyu olduğu gibi beni de usandırıyor.



“3. (Başkasının tashîhine) düzeltmesine (de kat’iyyen râzı olamıyorum.) Düzeltmeye çalışanların Arapça sarf nahvi bilmemeleri yüzünden ma’nâyı bozmaları sebebiyle başkasının tashîhine râzı olamıyorum. Bu yüzden sıkça edat tekrârına  mecbûr kalmama rağmen eserime başkasının müdâhalesini istemiyorum. (Zîrâ, külâhıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münâsebet ve ülfet peydâ etmiyor;) bana âit olmayan ma’nâlar ortaya çıkıyor; (sözlerimden tevahhuş eder.) Tashîh edenin sözleri benim sözlerimden ürker, ma’nâya yabancı kalır.”



Üçüncü Esâs: Bedîüzzamân Hazretlerinin ifâdesiyle: “Bir mes’ele-i îmâniyye yazıldığı zamân, iki yüz âyât-ı Kur’âniyye imdâda geliyor, yâni gönderiliyor.” Demek, ekser mesâil, iki yüz âyetin tereşşuhâtıdır. (Haşir Risâlesi gibi.)



O hâlde, Risâle-i Nûr’da geçen mes’elelerin me’hazı olan âyât-ı Kur’âniyye bilinmezse, Risâle-i Nûr dahi tam anlaşılmaz. Öyle ise, Risâle-i Nûr’u okuyan bir şahıs, okuduğu mevzûun hangi âyetlerden süzülüp geldiğini bulup anlamalı ve o mevzûu o âyâtın tefsîri niyetiyle okumalıdır. Bunu da yapamazsa, en azından okunan mevzû’da geçen âyetin kısa bir meâlini bilmelidir.

 İşte bir tek cümlesi, iki yüz âyet-i Kur’âniyyenin hulâsâsı olan ve her bir cümlesi ulûm-i mütenevviaya göre tanzîm edilen bir eseri basit ve âdî bir insânın sözü hâline getirmek hatâ-i azîmdir; Bedîüzzamân Hazretlerine bir hakárettir. Elbette böyle acîb ve esrârlı bir eser müderrissiz olamaz, tek başına anlaşılamaz. 


Evet, nasıl ki en basit bir kitâb, onu ders verecek bir muallim olmazsa anlaşılmaz bir kitâb ve ma’nâsız bir kâğıttan ibâret kalır. Aynen bunun gibi, hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyeyi isbât ve îzâh eden ve her bir cümlesi yüzer âyâttan tereşşuh eden ve pek çok ilimlere göre kurulan Risâle-i Nûr gibi bir kitâb elbette muallimsiz ve müderrissiz olamaz.



Demek, Risâle-i Nûr’un hakkıyla anlaşılabilmesi için, bir muallime ve bir müderrise ihtiyâc vardır.



Dördüncü Esâs: Risâle-i Nûr, pek çok ilmi ihtivâ eden bir Kur’ân tefsîridir. Bu sebeble, Risâle-i Nûr eserlerinin hakkıyla anlaşılabilmesi için ulûm-i mütenevvianın bilinmesine ihtiyâc vardır. O ulûm-i mütenevviayı mücmelen dahi olsa bilmeyenler, Risâle-i Nûr’dan tam ma’nâsıyla istifâde edemezler. Meselâ:



Yirmi Beşinci Söz, yüzlerce âyâtın tefsîridir. Arapçayı bilmeyen; beyân, bedi’, meânî, belâğat ve münâzara gibi ilimlerden haberdâr olmayan kişinin bu risâleyi hakkıyla anlaması mümkün değildir.



Kezâ, İşârâtü’l-İ’câz tefsîrini anlamak için Arapça, bedi’, beyân, meânî, belâğat ve münâzara ilimlerini bilmek gerekir. Bu ilimleri bilmeyenler ve bir müderrisin rahle-i tedrîsâtına oturmayanlar bu eseri nasıl anlayabilirler?



29. Söz’de “ukúl-i aşere” gibi felsefe ile alâkalı mevzû’lar ve “dört matbah” gibi anatomi ilmiyle alâkalı bilgiler mücmelen zikredilmiş; tafsîlât verilmemiştir. Buna göre felsefeyi ve anatomiyi bilmeyen bir kimse bu mevzû’ları nasıl çözebilir?



30. Söz Ene ve Zerre Risâlesi’nde felsefe ile alâkalı konular mevcûddur. Hem müellif (ra), bu iki eserinde insânın ve kâinâtın tılsımını açmıştır. Elbette bu mesâil, o kadar basit ve kolay anlaşılır mes’eleler değildir. Belki çok muğlâk ve çok müşkîl mes’elelerdir. Elbette felsefenin temel esâslarını bilmeyenler, bu mevzû’ları tam anlayamadığı gibi; tasavvufun âfâkí ve enfüsî seyr u sülûkundan haberdâr olmayanlar da bu iki eseri tam ma’nâsıyla anlayamazlar.



“Telvîhât-ı Tis’a” adlı eserde turuk-ı velâyetten bahsedilmektedir. Tasavvuf ilminden haberdâr olmayan,  bu eseri hakkıyla anlayamaz. Anlasa da pek nâkıs kalır. Kelâm ve Akáid ilimlerinde mütehassıs olmayan, kader  konusunda Mu’tezile, Cebriyye ve Ehl-i Sünnet mezheblerinin görüşlerini bilmeyen, kısaca ehl-i ilim olmayan, “Kader Risâlesi”ni tam anlayamaz. Zîrâ, müellif (ra),  bu eserinde, “Ehl-i ilme mahsûs, ince bir tedkík-ı ilmîdir” buyurmaktadır.

Risâle-i Nûr, geleceğe âit ba’zı haberleri vermiştir. Bu konuda cifir ve ebced hesâbını kullanmıştır. O hâlde cifir ve ebced ilmini bilmeyen ve ilhâm-ı İlâhî ile o haberleri hâdisât-ı istikbâliyyeye tatbîk edemeyen, bu gayba âit mes’eleleri çözemez ve anlayamaz.



“Muhâkemât Risâlesi”ni, muhakkık bir âlim olmayan hakkıyla anlayamaz; belki yanlış ma’nâ verebilir.

İslâm Fıkhını tam bilmeyen “Münâzarat Risâlesi”ni hakkıyla kavrayamaz; belki yanlış inançlara zehâb edebilir.



Mantık ilmini bilmeyen, Bedîüzzamân Hazretlerinin “Kızıl İ’câz” adlı eserini anlayamaz.



Demek, Risâle-i Nûr, pek çok ilimleri câmi’  Kur’ânî bir tefsîr olduğundan; bu ilimlerde mütehassıs olmayanlar veyâ bu ilimlerde mütehassıs olan eşhâsdan ders almayanlar Risâle-i Nûr’u hakkıyla anlayamazlar.  

Beşinci Esâs: Risâle-i Nûr’u anlamak ve ince hakíkatlerine nüfûz etmek, zâhirî ilimleri bilmeye mütevakkıf olduğu gibi; ma’neviyyât ilmini bilmeye ve ma’neviyyât ehli olamaya da mütevakkıftır. Çünkü, Mi’râc Risâlesi, Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi, Hasbiye Risâlesi, Üçüncü Lem’a gibi eserler akıldan ziyâde kalbe bakar, delîlden ziyâde zevka nâzırdır. Meselâ; müellif (ra), Mi’râc Risâlesi’ndeki hakíkatleri kalben ve rûhen keşfetmiş ve yaşamış, daha sonra bu eseri kaleme almıştır. Zâhirî ve bâtınî ilimleri elde etmeyen ve ma’neviyyâtta terakkí etmeyen bir kimse, o yüksek hakíkatleri tam anlayamaz.

Merâtib-i sülûkü tam kavrayamayan, Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ni tam anlayamaz. 



Bedîüzzamân Hazretleri bu eserinde eski âlimlerin seyr u sülûk ta’bîri yerine “seyyah” ta’bîrini kullanmıştır. Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi, müellif (ra)’ın seyr u sülûküdür. Müellif (ra),bu eserinde seyâhat-ı kalbiyyesinden bahsetmektedir. Ehl-i tasavvuf, “Seyâhat-i kalbiyye ve seyr- u sülûk kalb işidir; zevk edilir, fakat dile dökülmez” dedikleri hâlde, müellif (ra), bu zamânın insânlarına ders vermek için bir ihsân-ı İlâhî olarak Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’nde kendi seyâhat-ı kalbiyyesini ve seyr u sülûkunu dile dökmüştür; keşfettiğini ve zevk ettiğini aklî delîllerle de isbât etmiştir; böylece kalb ile aklı birleştirmiştir. O hâlde, ma’nevî ilimlerde mütehassıs olmayan, bu eseri hakkıyla anlayamaz.



Risâle-i Nûr’un “acz, fakr, şefkat, tefekkür” mesleğini tam anlamayan ve Risâle-i Nûr’un ders verdiği hakíkat ilmini tam kavramayan bir kimse, “Küçük Sözler” adlı eseri hakkıyla kavrayamaz. Zîrâ, bu eser, zâhiren basit ve kolay gibi görünürken, en zor ve en çetin bir eserdir ve Risâle-i Nûr’un hulâsâsıdır.



Demek; ma’neviyyâtta terakkí etmeyen ve bâtınî ilimlerden habersiz olan, kalb ve rûhun derece-i hayâtına girmeyen, huzûzât-ı nefsâniyyeden tecerrüd etmeyen, takvâyı üssü’l-esâs  yapmayan, iktisâda riâyet etmeyen kimselerin Risâle-i Nûr’u tam ma’nâsıyla anlamaları ve müellif (ra)’ın murâdına hakkıyla vâkıf olmaları mümkün değildir.



Altıncı Esâs: Risâle-i Nûr’da geçen mes’elelerin bir kısmı kalbden ziyâde akla bakar; yâni aklî delîl ve mantıkî bürhân ile ancak halledilebilir. Meselâ: 33. Söz Pencereler Risâlesi, 22. Söz gibi eserler bu kabildendir. Bir kısmı akıldan ziyâde kalbe bakar; yâni ma’nevî ve bâtınî ilimlerde mütehassıs olanlar ancak bu nev’i mes’eleleri anlayabilirler. Meselâ: Hasbiye Risâlesi, Mi’râc Risâlesi, Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi, 3. Lem’a gibi eserler bu tarzda kaleme alınmıştır. Bir kısmı da hem akla, hem de kalbe bakar; yâni bu mes’eleler, ancak akıl ve kalbin memzûcuyla anlaşılabilir.  Meselâ: Haşir Risâlesi, Otuz İkinci Söz gibi risâleler bu kabildendir.


Dolayısıyla, aklen ve kalben tam tekemmül edemeyen, bu eserleri hakkıyla anlayamaz.



Yedinci Esâs: Risâle-i Nûr, ne şarkın ulûmundan, yâni tasavvuf ve kelâmdan; ne de garbın fünûnundan, yâni fünûn-i felsefeden alınmıştır. Belki, Risâle-i Nûr, Kelâm ve Tasavvufta tecdîdât yaparak, felsefeyi de çürüterek doğrudan doğruya Kur’ânî bir tarz ve metod ta’kíb etmek sûretiyle ilim içinde hakáika giden yüksek ve ma’nevî bir tefsîr-i Kur’ânîdir. Risâle-i Nûr, bu asrın ihtiyâcına cevâb verecek şekilde yazılan, yeni ve müstakil bir üslûbla kaleme alınan zâhir ve bâtının memzûcu bir tefsîr-i Kur’ânîdir.



Unutulmamalıdır ki, Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın temelde ve i’tikádda ulemâ-i İslâma ve ehl-i sünnet ve’l-cemâatın kitâblarına bir muhâlefeti yoktur, görülmemiştir. Belki, Bedîüzzamân Hazretleri, bütün gücüyle onların caddesini muhâfaza edip yeni bir üslûbla Kur’ânî bir tarz ortaya koymuştur. Evet, Risâle-i Nûr, Kelâm ve Tasavvufun asıllarını bozmadan, sahabe tarzında doğrudan doğruya hakíkate giden yeni bir caddedir. Tasuuvvufa bedel, daha kestirme bir yolla hakíkate gider. Âlem-i İmkân ve Âlem-i Vücûbu berâber ders verir. “Acz, fakr, şefkat ve tefekkür” caddesini açmıştır. Hem ilm-i kelâmın tesbît ettiği esâsâta karışmadan yeni isbât metodları vaz’ etmiştir. Kelâmdaki devir ve teselsüle münhasır değildir; belki devir ve teselsül ile berâber binlerce delâil-i vahdâniyyeti ibrâz etmiştir. Kur’ânî bir üslûbla her bir mevcûdda görünen bürhân ve delîlleri akla isbât etmiştir. (Ve-fi külli şeyin lehu âyate yedullu âla inneh-u vahidun) sırrınca her bir şeyde vücûb-i vücûd ve vahdete giden bir yolu göstermiştir. Müellif (ra) bu husûsta şöyle buyuruyor:

“Ba’zı Sözler’de, ulemâ-i ilm-i Kelâmın mesleğiyle, Kur’ân’dan alınan minhâc-ı hakíkínin farkları hakkında şöyle bir temsîl söylemişiz ki: Meselâ, bir su getirmek için ba’zıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısmı da her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir. Tıkanır, kesilir. Fakat, her yerde kuyular kazıp su çıkarmaya ehil olanlar; zahmetsiz, herbir yerde suyu buldukları gibi... Aynen öyle de, ulemâ-i ilm-i Kelâm, esbâbı, nihâyet-i âlemde teselsül ve devrin muhâliyyeti ile kesip, sonra Vâcibü’l-Vücûdun vücûdunu onunla isbât ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Ammâ, Kur’ân-ı Hakîmin minhâc-ı hakíkísi ise; her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Her bir âyeti, birer Asâ-yı Mûsâ gibi, nereye vursa âb-ı hayât fışkırtıyor. (ve-fi külli şeyin lehu âyate yedullu âla inneh-u vahidun) düstûrunu herşeye okutturuyor.” 



Hulâsâ: Risâle-i Nûr, Kelâm ve Tasavvuf  ilimlerinde tecdîdât yaparak, bu ilimlere Kur’ânî bir tarz ve üslûb getirmiştir. Yâni, tasavvuf ve kelâm ilimleri her ne kadar Kur’ân’dan alınmışsa da, zamânla aslını kaybederek başka bir şekle dönüştüğünden, Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri asrın müceddidi olması hasebiyle her ikisinde tecdîdât yaparak Kur’ânî bir şekil kazandırmıştır. Risâle-i Nûr, hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyeyi isbât etmek noktasında kelâm ilmine; keşfiyât noktasında da tasavvufa ihtiyâc bırakmamıştır. Hem Risâle-i Nûr, bâtıl efkârını nazara vermeden felsefeyi de  çürütmüştür.

 Demek; Kelâm, Tasavvuf ve Felsefeden mücmelen de olsa haberdâr olmayan bir kimse, Risâle-i Nûr’u hakkıyla anlayamaz, murâd-ı Üstâdâneye vâkıf olamaz.



Sekizinci Esâs: Risâle-i Nûr, yüksek îmân hakíkatlerini ihtivâ eden tedkíkát-ı ilmiyyedir. Yâni, müdakkiktir. O hâlde bu yüksek hakíkatler nasıl rahat anlaşılabilir, müderissiz elde edilebilir ve müdakkik olmayan tam anlayabilir? Burada bir tezâd vardır! Hem, “Risâle-i Nûr, bütün ulûm-i hakíkatı câmi’ dir” diyoruz. Hem de, “Risâle-i Nûr’u herkes anlar, bir müderrisden ders almaya ihtiyâc yoktur” diyoruz. Bu ise bir tezâddır. 



Demek; müdakkik olmayan, Risâle-i Nûr’u tam kavrayamaz ve ondaki yüksek hakáikı keşfedip zevk edemez.



Dokuzuncu Esâs: Risâle-i Nûr okunduğunda kalben, rûhen ve vicdânen feyze ve rahmete mazhar olmak ayrıdır; o yüksek hakíkatleri aklen anlamak ve o hakíkatlere nüfûz etmek ise bütün bütün ayrıdır. Demek;  Risâle-i Nûr’u anlamak için zâhirî ve bâtınî ilimlerden haberdâr olmalı veyâ mezkûr ilimlerde mütehassıs bir müderrisin rahle-i tedrîsâtına ve irşâdâtına oturmalıdır ki, hem tefeyyüz etsin, hem de anlasın.



Evet, Risâle-i Nûr’u okuyan kişi, her ne kadar âmî de olsa, aklı her bir mes’eleyi anlamasa da,  Risâle-i Nûr’u okuduğu zamân kalb, rûh ve vicdân cihetinde feyze medâr olacak bir hâle mazhar olabilir. Çünkü, Risâle-i Nûr, Kur’ân tefsîridir. Teşbihte hatâ olmasın! Nasıl ki, Kur’ân’ı okuyan bir âmî mü’min, Kur’ân’ın ma’nâsını anlamasa da bir feyze mazhar Oluyor. Kur’ân’ın esrârına vâkıf olabilmek için ise, ya bizzât kendisinin ulûm-i dîniyyede mütehassıs olması veyâ ulûm-i dîniyyede mütehassıs olan eşhâsdan ders alması lâzımdır. Aynen öyle de, Risâle-i Nûr’u okuyan bir kimse ne kadar âmî de olsa feyizsiz kalmaz. Ancak, Risâle-i Nûr’u hakkıyla anlamak ve îmânını taklidden tahkíka çevirmek için ya bizzât kendisi çok ilimlerde mütehassıs olmalı; ya da ulûm-i dîniyyede mütehassıs olan eşhâsdan ders almalıdır.



Onuncu Esâs: Risâle-i Nûr’u okumak ve anlamak ve bu hakíkatleri mü’min kardeşlerimize aktarmak için, müellif (ra)’ın ifâdesiyle: “Nûr şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük birer dershâne-i nûriye açmak lâzımdır.”

Demek; medreseler inşâ edilecek, medreselerin de müderrisleri olacaktır. Çünkü, medrese müderrissiz olmaz.  Müderris de, zâhirî ve bâtınî ilimlerden haberdâr olacaktır. Risâle-i Nûr,  bu ölçüler dâhilinde ancak tam anlaşılabilir. O hâlde, bir kısım insânların zannettiği ve kendilerince, “Biz Risâle-i Nûr’u anlıyoruz, başka eserlere ve bir müderrise ihtiyâc yoktur” demelerinin, hakíkatle ve işin içyüzüyle ilgi ve alâkası yoktur. Belki bu düşünce, o gizli komitenin ortaya attığı bir aldatmacadır, bir safsatadır, bir hayâl mahsulüdür.



On  Birinci Esâs: Üstâdımızın emriyle her yerde açılacak dershâne-i nûriyede tedrîsât yapılırken; “Kitâb, Sünnet, İcmâ-i Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ”nın tesbît ettiği ölçüler dâhilinde ve siyâsî fikirlerden uzak bir tarzda eserler okunmalı ve kelime kelime tahlîl edilmelidir. Vaaz gibi veyâ felsefevârî bir ders usûlü ta’kíb edilmemelidir.

Demek, dershânelerdeki tedrîsât, edille-i şer’ıyyenin tesbît ettiği esâslar dâiresinde olmalı; siyâsî havadan uzak kalmalı; yalnız ve yalnız rızâ-yı Bârî esâs tutulmalı; bir vâizin veyâ bir ehl-i tasavvufun  yaptığı vaaz veyâ sohbet şeklinde, husûsan felsefevârî bir tarzda olmamalıdır.



Sâniyen: Bedîüzzamân (ra)’ın, “Risâle-i Nûr’un hocası, Risâle-i Nûr’dur. Risâle-i Nûr, başkalarından ders almaya ihtiyâc bırakmıyor” cümlelerini doğru anlayabilmek için; o zâtın bu cümleleri söylediği zamâna gitmek ve o zamânı iyi bilmek gerekir. Zîrâ, o zamânın insânlarının çoğu eski usûl tedrîsât görmüş ve Kur’ân hattını bilen insânlardı. Bir kısmı da Arapçayı ve ulûm-i dîniyyeyi bilen muhakkık âlimlerdi. Hacı Hulusi Bey, Hoca Sabri, Mehmet Feyzi gibi zevât-ı  âliye, Risâle-i Nûr’u tanımadan önce ulûm-i zâhiriyyeyi elde ettikleri ve  ma’neviyyâttan da haberdâr oldukları için, bir müderrise ihtiyâc duymadan bu Kur’ânî derslerden istifâde ediyorlardı. Müellif (ra), mezkûr cümleleri, bunlar ve bunlara benzer eşhâs için sarf etmiştir.

Bununla berâber, Üstâd Hazretleri, bu cümleleri söylediği zamânda dîni tedrîsât ve Kur’ân hattı her tarafta yasaklanmış; câmi’  ve medreseler kapatılmış; bir kısım âlimler şehîd edilmiş; bir kısmı da susturulmuştu. Hakíkí ma’nâda dîn-i İslâm’ı tebliğ eden Bedîüzzamân Hazretlerinden başka kimse bulunmadığından, elbette böyle bir zamânda hakáik-ı îmâniyyeyi ders veren Risâle-i Nûr eserlerini okumaları için Bedîüzzamân Hazretlerinin insânları böyle cümlelerle teşvîk etmesi lâzım ve elzemdi. 



Tâ ki, dîn hizmeti kaybolmasın. Hem, “Risâle-i Nûr’u ders alın!” dese, zâten buna devlet tarafından izin verilmiyordu. Hakíkí ma’nâda dîn-i İslâm’ı tebliğ edecek başkaları da yok ki gidip onlardan ders alınsın. Çünkü, ulûm-i dîniyyeyi ders vermek yasak idi. O hâlde ders alacakları kimse bulunmadığı için, “Herkes derecesine göre Risâle-i Nûr’dan ne kadar istifâde etse kârdır” denilmiştir ve mezkûr cümleler bu ma’nâda söylenmiştir.



Hulâsâ: Müellif (ra), “Risâle-i Nûr’un hocası, Risâle-i Nûr’dur. Risâle-i Nûr, başkalarından ders almaya ihtiyâc bırakmıyor” cümlelerini söylediği zamânda iki şey hâkim idi:



1) O zamânda yaşayan insânların çoğunun eski medrese usûlünden haberdâr olması;


2) Dînî tedrîsât nâmına her şeyin yasak edilmiş olması idi.



Bugünkü nesil ise, hem o eski tedrîsâttan habersiz; hem de Arapça ve eski Türkçeyi bilmiyorlar. O hâlde günümüz insânının Risâle-i Nûr’u tam anlayabilmesi için ya çok ilimlerde mütehassıs olması; ya da ulûm-i dîniyyede ve ma’neviyyâtta mütehassıs olan bir müderrisin rahle-i tedrîsâtından ders alması lâzımdır. Zîrâ, Risâle-i Nûr’da öyle mesâil vardır ki, sâdece aklen anlaşılmaz. 



Ma’neviyyâtın da olması gereklidir. Meselâ; Haşir mes’elesi, o kadar müşkîldir ki; bir insân ne kadar muhakkık da olsa bir sene okuyup mütâlea etmekle ancak bir kısım esrârını anlayabilir. Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ni, Otuzuncu Lem’a’yı en büyük bir âlim dahi her mes’elesini birkaç defa okumakla hemen çözemez. Çözse de ancak aklıyla çözer. Hakáikını kalben ve rûhen zevk etmek için yine ma’neviyyât ehli olmak gereklidir. 

Demek, bu derslerin hakkıyla anlaşılabilmesi için ulûm-i dîniyyeyi bilen ve ma’neviyyât erbâbı olan mütehassıs zevâtın dersin başında bulunması ve bu vasıflara sâhib eşhâs tarafından îzâh edilmesi lâzımdır. Yoksa, keyfemâyeşâ herkesin bu Kur’ânî derslerin başına geçip bu Kur’ânî dersleri hiçbir ölçü tanımadan hevâsına göre îzâh etmesine müsâade edilmemiştir.



Nasıl ki, bir insânın Kur’ân ve Hadîs’i kendi re’yiyle ve hevâsına göre tefsîr etmesi câiz değildir. Öyle de, Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’in tefsîri olması hasebiyle bir kimsenin bu eseri, kendi re’yiyle ve ölçüsüz olarak îzâh etmesi de câiz değildir. Bu durumda Risâle-i Nûr mesleği, başı boş bir meslek hâline gelir ki; böyle bir meslek de yeryüzünde yoktur. Öyle ise bu işin tek çâresi, muhakkık âlimlerin, ehl-i hakíkatin, ma’neviyyât ehlinin, Risâle-i Nûr’u çok okuyan kimselerin bir araya gelmeleri sûretiyle bir hey’et oluşturup Risâle-i Nûr’u okumak, okutmak, bu eserlerin şerh ve îzâhını yapmaktır. 



Risâle-i Nûr’un hakíkatleri ancak bu şekilde tam ma’nâsıyla anlaşılabilir. O hâlde Risâle-i Nûru hem okumak, hem okutmak, hem şerh ve îzâhını yapmakla mükellef  muhakkık ve ma’neviyyât ehli bir cemâati ve ulûm-i zâhiriyye ve ulûm-i bâtıniyyede mütehassıs bir hey’eti teşkîl etmekten başka çâre yoktur.



Sâlisen: “Risâle-i Nûr’un mücmel cümlelerini, Risâle-i Nûr’un mufassal cümleleriyle îzâh etmek gerektir” düstûruna binâen; Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerinin,“Risâle-i Nûr’un hocası, Risâle-i Nûr’dur. Risâle-i Nûr, başkalarından ders almaya ihtiyâc bırakmıyor” cümlelerini yine bu ma’nâda beyân edilen ba’zı cümleleriyle yedi başlık altında îzâh etmeye çalışacağız. Şöyle ki:



BİRİNCİSİ: Üstâd (ra) Hazretleri, bir âyet-i kerîmenin işârî ma’nâsını beyân ederken şöyle demiştir:

“Ma’nevî bir elektrik olan Resâilin-Nûr dahi gáyet yüksek ve derin bir ilim olduğu hâlde, külfet-i tahsîle ve derse çalışmaya ve başka üstâdlardan taallüm edilmeye ve müderrisînin ağzından iktibâs olmaya muhtâc olmadan, herkes derecesine göre o ulûm-i âliyyeyi, meşakkat ateşine lüzûm kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifâde eder, muhakkık bir âlim olabilir.”

Müellif (ra)’ın bu cümleleri birkaç kayıtla mukayyed olup, mutlak değildir.



Birinci Kayıt: “Herkes derecesine göre” anlayabilir. Demek, herkes her mes’eleyi anlayamaz.


İkinci Kayıt: Müellif (ra), “o ulûm-i âliyyeyi, meşakkat ateşine lüzûm kalmadan anlayabilir” diyor; “anlar” demiyor. Bu ise bir kaziye-i mümkinedir. Yâni, o ulûm-i  âliyyeyi anlamak mümkündür. Fakat, bu, herkes için geçerli değildir.



Üçüncü Kayıt: Müellif (ra), “muhakkık bir âlim olabilir” diyor, “muhakkık bir âlim olur” demiyor. Bu da kaziye-i mümkinedir. Yâni, böyle bir şey mümkündür. Ancak, herkes için her zamân geçerlidir denilmez.

Hulâsâ: Müellif (ra)’ın bu sözleri, Risâle-i Nûr’un bir sehl-i mümteni ile ve gáyet kolay ve vuzûh-i ifâde ile en yüksek hakáik-ı  âliyyeyi ders verdiğini ifâde etmektedir. Elhâk bu doğrudur. Fakat, bu, Risâle-i Nûr’un her mes’elesinin herkes tarafından tamâmıyla anlaşıldığı ma’nâsına gelmez. Belki herkes, derecesine göre istifâde edip anlayabilir. Yâni, tefeyyüz eder.



Nasıl ki, Kur’ân okumak ve dînlemek husûsunda İbn-i Sînâ gibi en dâhî bir feylesof ile en âmi bir mü’min diz dize aynı dersi okurlar, derslerini alırlar. Hattâ, ba’zan olur ki; o âmî adam, kuvvet ve safvet-i îmân cihetiyle, İbn-i Sînâdan daha ziyâde istifâde eder, feyizden mahrûm kalmaz. Aynen bu misâl gibi, Risâle-i Nûr’u okuyan veyâ dînleyen bir mü’min, ne kadar âmî de olsa tefeyyüzden mahrûm olmaz ve hissesiz de kalmaz.



İKİNCİSİ: “Risâle-i Nûr, îmânî mes’eleleri lüzûmu derecesinde îzâh etmiş. Risâle-i Nûr’un hocası, Risâle-i Nûr’dur. Risâle-i Nûr, başkalarından ders almaya ihtiyâc bırakmıyor. Herkes isti’dâdı nisbetinde kendi kendine istifâde eder. Aklınız herbir mes’eleyi tam anlamasa da, rûh, kalb ve vicdânınız hissesini alır. Ne kadar istifâde etseniz, büyük bir kazançtır.”



Müellif (ra)’ın yukarıdaki cümleleri birkaç kayıtla mukayyed olup; mutlak değildir.



Birinci Kayıt: “Risâle-i Nûr, îmânî mes’eleleri lüzûmu derecesinde îzâh etmiş”tir. Evet, îmânî mes’eleleri öğrenmek için Risâle-i Nûr kâfîdir. Risâle-i Nûr’u okuyan bir kimse, hakáikı-i îmâniyye cihetinde derecesine göre istifâde eder, hissesiz kalmaz. Bu husûsta Risâle-i Nûr’un hocası yine Risâle-i Nûr’dur; başkalarından ders almaya ihtiyâc bırakmıyor. Yâni, altı erkân-ı îmâniyye ve beş esâsât-ı İslâmiyyeyi aklî delîllerle isbât etmek husûsunda Risâle-i Nûr kâfîdir, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor demektir.



Evet, Risâle-i Nûr, hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin isbâtı husûsunda Kur’ân ve  Hadîs’ten  sonra kâfîdir; Kelâm ve Tasavvuf ilimlerine ihtiyâc bırakmıyor. Zîrâ, hakáik-ı îmâniyyenin aklî delîllerle isbâtı husûsunda kelâm ilminin serdettiği delîllere bedel; Risâle-i Nûr daha kuvvetli delîller serdetmiştir. 



Tasavvuftaki İmkân Âleminin keşfinden sonra Vücûb Âlemini keşfetmeye bedel; Risâle-i Nûr’da, Âlem-i İmkânla Âlem-i Vücûb berâber ders verilmektedir. Yâni, Risâle-i Nûr, her bir eserde bütün âsârı; her bir fiilde bütün ef’âli; her bir isimde bütün esmâyı göstermektedir. Böylece, tasavvufun en son mertebesinde elde edilebilen hakáikı ve keşfiyâtı Risâle-i Nûr ilk derste verir ve keşfiyâtın en ileri noktasını gösterir. 



Hulâsâ: Risâle-i Nûr, erkân-ı îmâniyyeyi aklî delîllerle isbât cihetinde kelâm ilmine; keşif cihetinde de tasavvufa ihtiyâc bırakmıyor. Çünkü, Risâle-i Nûr hem isbâttır, hem de keşiftir. Bununla berâber Tasavvuf ve Kelâm ilimlerine ihtiyâc yoktur denilemez. Zîrâ, her mü’minin bilmesi lâzım gelen zarûriyyât-ı dîniyyesi ve Risâle-i Nûr’da geçen ba’zı ilmî ıstılâhların ma’nâları bu ilimlere dâir kaleme alınan kitâblarda mevcûddur. Bu konuların öğrenilmesi için o kitâblara mürâcaât etmeyi bizzât Müellif (ra) eserlerinde tavsiye etmiştir. Şerhü’l-Mevâkıf, Şerhü’l-Makásıd; Mîzân-ı Şa’rânî; Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî gibi.



İkinci Kayıt: Müellif (ra), “Herkes isti’dâdı nisbetinde kendi kendine istifâde eder” buyurmakla, Risâle-i Nûr’u herkesin kábiliyyetine göre anlayabileceğini, bununla berâber her bir mes’elesini tam anlayamayacağını ifâde etmektedir.



Üçüncü Kayıt: “Aklınız herbir mes’eleyi tam anlamasa da, rûh, kalb ve vicdânınız hissesini alır” buyurmakla, herkesin her bir mes’eleyi aklen tam anlamasa da kalben, rûhen ve vicdânen bütün bütün feyizsiz kalmayacağını açıkça beyân etmiştir. Çünkü, bir kimse, delîllerle isbât edilen bir  mes’eleyi aklen anlamak için, ya bir çok ilimde ihtisâs sâhibi olmalı; ya da o ilimlerde mütehassıs bir müderristen ders almalıdır.



Demek, Risâle-i Nûr’u okuyan kişi, her ne kadar âmî de olsa Risâle-i Nûr’u okuduğu zamân kalb, rûh ve vicdân cihetinde feyze medâr olacak bir hâle mazhar olabilir. Teşbihte hatâ olmasın! Nasıl ki, Kur’ân’ı okuyan bir âmî mü’min, Kur’ân’ın ma’nâsını anlamasa da bir feyze mazhar olabilir. Kur’ân’ın esrârına vâkıf olabilmek için ise, ya bizzât kendisi ulûm-i dîniyyede mütehassıs olmalı veyâ ulûm-i dîniyyede mütehassıs olan eşhâsdan ders almalıdır. Aynen öyle de, Risâle-i Nûru hakkıyla anlamak ve aklıyla îmânını taklidden tahkíka çevirmek için ya bizzât kendisi çok ilimlerde mütehassıs olmalı; ya da ulûm-i dîniyyede mütehassıs olan eşhâsdan ders almalıdır.



ÜÇÜNCÜSÜ: “Nûr şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük birer dershâne-i nûriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifâde eder, fakat herkes her bir mes’elesini tam anlamaz.”



Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri yukarıdaki ifâdelerinde olduğu gibi bu cümlelerinde de, Risâle-i Nûr’un her mes’elesinin herkes tarafından anlaşılamayacağını; fakat herkesin derecesi nisbetinde bu eserden istifâde edeceğini beyân buyurmuştur. Müellif (ra)’ın, “Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifâde eder, fakat herkes her bir mes’elesini tam anlamaz” cümlesi, “Risâle-i Nûr’un hocası, Risâle-i Nûr’dur. Risâle-i Nûr, başkalarından ders almaya ihtiyâc bırakmıyor” cümlelerini îzâh etmektedir.


Müellif (ra), “Kendi kendine bir derece istifâde eder, fakat herkes her bir mes’elesini tam anlamaz” cümlesinde, “bir derece istifâde eder” diyor; her mes’elesini anlar demiyor. Her bir mes’eleyi tam anlayabilmek için de yol gösterip şöyle buyuruyor: “Nûr şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük birer dershâne-i nûriye açmak lâzımdır.” Müellif (ra), bu ifâdelerinde her yerde küçücük birer dershâne-i nûriye açmak lâzım geldiğini beyân ediyor. Tâ, içinde tedrîsât yapılsın. Zîrâ, dershâne, tedrîsât içindir. Hem dershânenin ulûm-i zâhiriyye ve ulûm-i bâtıniyyede mütehassıs bir müderrisi olması lâzımdır. Çünkü, tedrîsât, müderrissiz olamaz.



Risâle-i Nûr, hakáik-ı îmâniyye cihetinde pek çok ulûm-i mütenevviayı câmi’ bir  eser olduğundan, bu eserin tam ma’nâsıyla anlaşılabilmesi için hem her yerde dershâneler açılmalı; hem o dershânelerin mezkûr şartları hâiz müderrisleri olmalı; hem de o dershânelerde mütenevvi’ ilimler okutulmalıdır. Risâle-i Nûr’un hakkıyla anlaşılabilmesi için o mütenevvi’ ilimler tahsîl edilirken ve Risâle-i Nûr eserleri ders verilirken “Kitâb, Sünnet, İcmâ-i Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ”nın tesbît ettiği ölçüler dâhilinde ve siyâsî fikirlerden uzak bir tarzda o eserler kelime kelime tahlîl edilmelidir. Vaaz gibi veyâ tasavvufvârî veyâ felsefevârî bir ders usûlü ta’kíb edilmemelidir.


En basit bir kitâb dahi tedrîsât olmadan anlaşılmazsa; hakáik-ı îmâniyyeyi ders veren Risâle-i Nûr, tedrîsât olmadan nasıl anlaşılabilir?



DÖRDÜNCÜSÜ: “Bu dürûs-i Kur’âniyyenin dâiresi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazîfeleri, ulûm-i îmâniyye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve îzâhlarıdır veyâ tanzîmleridir.”



“Zannederim ki, hakáik-ı âliyye-i îmâniyyeyi tamâmıyla Risâle-i Nûr ihâtâ etmiş, başka yerlerde aramaya lüzûm yok.  Yalnız ba’zan îzâh ve tafsîle muhtâc kalmış.  Onun için vazîfem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazîfeniz devâm ediyor.  Ve inşâallah vazîfeniz şerh ve îzâhla ve tekmîl ve tahşiye ile ve neşr ve ta’lîm ile, belki Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci Mektûbları te’lîf ile ve Dokuzuncu Şuaın Dokuz Makámını tekmîl ile ve Risâle-i Nûr’u tanzîm ve tertîb ve tefsîr ve tashîh ile devâm edecek.  Risâle-i Nûr’un samîmî, hâlis şâkirdlerinin hey’et-i mecmuâsının kuvvet-i ihlâsından ve tesânüdünden süzülen ve tezâhür eden bir şahs-ı ma’nevî, bâkí ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir.”



Mâdem Üstâd Bedîüzzamân (ra), mezkûr cümlelerinde Risâle-i Nûr’un şerh, îzâh, tekmîl, tahşiye, neşr ve ta’lîmine ihtiyâc olduğunu îzâh etmiştir. Müellif (ra)’ın bu ifâdeleri, Risâle-i Nûr eserlerinin her bir mes’elesinin tam anlaşılmadığını gösteriyor. Demek, bu eserlerin anlaşılabilmesi için şerh ve îzâha ihtiyâc vardır.



Evet, Risâle-i Nûr’da öyle mühim ve müşkîl mes’eleler vardır ki, en mühim bir âlim dahi senelerce uğraşsa yine tam ma’nâsıyla halledemez. Risâle-i Nûr’un birinci talebesi ve birinci muhâtabı olan ve zâhirî ve bâtınî ilimleri ikmâl eden Hacı Hulusi Bey; “Allah kabûl etsin! Elli sene Risâle-i Nûr üzerinde ter döktük. Buna rağmen Risâle-i Nûr’u tam ma’nâsıyla anlayamadım” dediği hâlde; bir kimsenin emek vermeden, ter dökmeden, ilim ve hikmet sâhibi olmadan, ulûm-i zâhiriyye ve bâtıniyyeyi tahsîl etmeden Risâle-i Nûr’un her bir mes’elesini anlayabilmesi mümkün müdür? Nûr’un birinci muhâtabı olan Hacı Hulusi Bey’in bu sözleri delâlet eder ki; Risâle-i Nûr zordur, herkes her bir mes’elesini kendi kendine anlayamaz. Bununla berâber, Risâle-i Nûr’u okuyan bir kimse, okuduğu mes’eleleri aklen anlamasa da derecesine göre kalb, rûh ve vicdânen zevk eder, feyizden mahrûm kalmaz.



Hulâsâ: Risâle-i Nûr’un gáyet bedîhî ve kuvvetli bir tarzda hakáik-ı îmâniyyeyi isbât etmesine rağmen, her mes’elenin herkes tarafından tamâmen anlaşılmadığı isbâttan müstağnî bir mes’eledir. Çünkü, insânlar, bunu o kadar çok söylüyorlar ki, artık isbâta ihtiyâc yoktur. Evet, Risâle-i Nûr’un tam anlaşılmadığı avâm ve havas bütün ümmetçe musaddaktır. Hattâ, Risâle-i Nûr’un anlaşılması çok güç bir eser olduğu ulemâ-i İslâm’ca dahi ikrâr edilmektedir. Öyle ise hem şerh ve îzâha; hem de bir müderrisin yanında taallüme ve tahsîle ihtiyâc vardır. 


Mâdem Müellif (ra), Risâle-i Nûr’un şerh ve îzâhını tavsiye ediyor. Bu ise Risâle-i Nûr’un tam ma’nâsıyla anlaşılmadığının bedîhî bir delîlidir.



BEŞİNCİSİ: “Bir bahçeye girsem iyisini intihâb ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem, ‘Huz mâ safâ’  derim. Muhâtablarımı da öyle arzu ederim. Derler: ‘Sözlerin iyi anlaşılmıyor?’



“Bilirim ki, kâh minâre başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim, zuhûrât öyle.” “Eski Said ilm-i hikmet ve ilm-i hakíkatın çok derin meseleleriyle meşgúl olması ve büyük ulemâlarla derin meseleler üzerinde münâzarası ve medresenin yüksek derslerini gören eski talebelerinin fehimlerinin derecesine göre yazması ve Eski Saidin de terakkíyât-ı fikriyye ve kalbiyyesinde, yalnız kendisi anlayacak bir sûrette, gáyet kısa cümlelerle ve gáyet muhtasar bir ifâde ile uzun hakíkatlara kısa kelimelerle işâretler nevinde o mecmuâyı yazdığı için; bir kısmını en müdakkik âlimler de zorla anlayabilir. Eğer tam îzâh olsa idi, Risâle-i Nûr’un mühim bir vazîfesini görecekti. Demek, o fidanlık Mesnevî, turuk-ı hafiyye gibi enfüsî ve dâhilî cihetinde çalışmış; kalb ve rûh içinde yol açmaya muvaffak olmuş. Bahçesi olan Risâle-i Nûr, hem enfüsî, hem ekseri cihetinde turuk-ı cehriyye gibi âfâkí ve hâricî dâireye bakıp ma’rifetullaha geniş ve her yerde yol açmış. Âdetâ Mûsâ aleyhisselâmın asâsı gibi nereye vurmuş ise su çıkarmış...


“Hem Risâle-i Nûr, hükemâ ve ulemânın mesleğinde gitmeyip, Kur’ânın bir i’câz-ı ma’nevîsiyle, her şeyde bir pencere-i ma’rifet açmış; bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur’âna mahsûs bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamânda hadsiz ehl-i inâdın hücûmlarına karşı mağlûb olmayıp galebe etmiş.”



“Bu risâlelerin ibârelerindeki işkâl ve iğlâkın, keyf için ihtiyârımdan çıkmış olduğunu zannetme. Çünkü, bu risâle, dehşetli bir zamânda, nefsimin hücûmuna karşı yapılan ânî ve irticâlî bir münâkaşadır. Kelimeleri, o müdhiş mücâdele esnasında zihnimin eline geçen dikenli kelimelerdir. O ateşle nûrun karıştıkları bir hengâmda, başım dönmeğe başlıyordu. Kâh yerde, kâh gökte, kâh minârenin dibinde, kâh minârenin şerefesinde kendimi görüyordum. Çünkü, ta’kíb ettiğim yol, akıl ile kalb arasında yeni açılan berzahî bir yoldur. Akıldan kalbe, kalbden akıla inip çıkmaktan bîzâr olmuştum. Bunun için, bir nûr bulduğum zamân, hemen üstüne bir kelime bırakıyordum. Fakat, o nûrların üstüne bıraktığım kelime taşları, delâlet için değildi. Ancak kaybolmamak için birer nişân ve birer alâmet olarak bırakırdım. Sonra baktım ki, o zulmetler içinde bana yardım eden o nûrlar, Kur’ân güneşinden ilhâm edilen misbah ve kandillerdi.”



Müellif (ra)’ın bu cümleleri gösteriyor ki: Akıl ile kalbi birleştiremeyen; Âlem-i İmkân ve Âlem-i Vücûbu berâber mütâlea edemeyen; keşfen gördüğünü kitâb ve sünnetin ölçülerine göre ilmen isbât edemeyen; Risâle-i Nûr’daki ba’zı mesâili tam anlayamaz ve zevk edemez. Husûsan ma’neviyyâtta terakkí etmeyen bir kimse,  Müellif (ra)’ın seyr u sülûk-i rûhânîde giderken ma’nevî âlemde keşfettiği ve işâret nev’inden birer cümle ile ifâde ettiği yüksek hakáikı  derkedemez.



Kısaca, bu eserin tam anlaşılabilmesi için hem ulûm-i zâhiriyyeye, hem de ulûm-i bâtıniyyeye ihtiyâc vardır. Bu ilimler de ancak tedrîsâtla elde edilebilir. Böyle bir tedrîsâtın gerçekleşmesi de ancak ulûm-i zâhiriyye ve ulûm-i bâtıniyyede mütehassıs bir hey’et ile mümkündür. O hâlde, “Risâle-i Nûr, kolay anlaşılan bir kitâbtır; bir hocadan ders almaya ihtiyâc yoktur” gibi sözler, ancak tefeyyüz noktasında kabûl edilir. Yâni, Kur’ân’ı dînleyen bir âmî adam, nasıl ma’nâsını bilmese de bir feyze mazhar olur. Aynen öyle de, Risâle-i Nûr’u okuyan veyâ dînleyen bir âmî adam, Risâle-i Nûr’da geçen mesâil-i îmâniyyeyi aklen anlamasa da kalben, rûhen ve vicdânen hissesiz kalmaz, bir feyze mazhar olur.



ALTINCISI: “Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamânın mühim, hakíkatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir şahs-ı ma’nevîsi var; şüphesiz o şahs-ı ma’nevî bu zamânın bir âlimidir.”



Müellif (ra)’ın bu cümleleri  altı kayıtla mukayyeddir.

Birincisi: “Anlayarak” kaydıdır. Yâni, ulûm-i zâhiriyye ve bâtıniyyeyi elde edip ehl-i sünnet vel cemâat inancı dâhilinde murâd-ı Üstâdâneye muvâfık olarak Risâle-i Nûr’u anlamaktır. Demek, Risâle-i Nûr’u gazete gibi okuyan, hakíkatli bir âlim olamaz. Bu sırra binâen Müellif (ra), “Gazete gibi okumayınız”3  emir buyurmuştur.



İkincisi: “Kabûl ederek” kaydıdır. Yâni, Risâle-i Nûr’u, Kur’ân tefsîri niyetiyle istifâde etmek için okumak; hakíkatlerine teslîm olmak ve tenkíd nazarıyla bakmamaktır.



Üçüncüsü: “Bu zamânın” kaydıdır. Yâni, Kur’ân hattı kaldırılmış; medreseler kapatılmış; tekye ve zâviyeler ilgá edilmiş; câmi’lerden Arapça ezân ve hutbe kaldırılmış. İşte böyle bir zamânda Risâle-i Nûr gibi bir eser ilhâmen Üstâd Hazretlerine yazdırılıyor. Eğer bir kimse, bu eserleri anlayarak ve kabûl ederek okusa, hakáik-ı îmâniyye cihetinde elbette o zamâna göre mühim bir âlim olabilir.



Dördüncüsü: “Hakíkatli bir âlim” kaydıdır. Demek, her ilimde değil; belki hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyeyi isbât ve keşfetmek noktasında hakíkatli bir âlim olabilir.



Beşincisi: Hem Üstâdımızın “bu zamânın mühim, hakíkatli bir âlimi olabilir” cümlesi kaziye-i mümkinedir. Herkes için geçerlidir denilmez. Risâle-i Nûr’da böyle bir hakíkat var ve mümkündür. Fakat, hekes için her zamân geçerli değildir. Çalış, o ferd-i ferîd sen ol demektir.



Altıncısı: “Eğer anlamasa da, mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir şahs-ı ma’nevîsi var; şüphesiz o şahs-ı ma’nevî bu zamânın bir âlimidir” kaydıdır. Müellif (ra), bu cümlesiyle kendisini kasdediyor. Yâni, ben, bu zamânın büyük bir âlimi iken siz de bana talebe olmanız hasebiyle o şahs-ı ma’nevînin birer  a’zâları hükmündesiniz.



YEDİNCİSİ: “Zâten mesleğimizin esâsı uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürîd mâbeynindeki vâsıta değildir. Belki, hakíkí kardeşlik vâsıtalarıdır. Olsa olsa bir üstâdlık ortaya girer.”



Demek, Üstâdsız olmuyor. Peygamber Efendimiz (asm)’ın umûm ümmete karşı nasıl umûmî risâlet vazîfesi varsa; sırr-ı verâsete mazhar olan Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri ve Risâle-i Nûr eserlerinde de şeyhlikten ziyâde üstâdlık (müderrislik) vazîfesi vardır.



Netîce-i Kelâm: Nasıl ki, sözlerin en güzeli olan Kur’ân’ın başta Peygamber (asm) olmak üzere, Sahabe-i Kirâm ve Müfessirîn-i İzâm tarafından binlerce tefsîri yapılmıştır. Kezâ, Kur’ân’dan sonra en büyük eser olan Ehâdis-i Nebeviyyenin yüzlerce şerh ve îzâhı yazılmıştır. Hal böyle iken, bu asırda Kur’ân ve Hadîs’ten  sonra en mühim bir hüccet-i îmâniyye olan Risâle-i Nûr, şerhsiz, îzâhsız ve tedkíksiz nasıl anlaşılabilir ve onun yüksek hakíkatlerine nasıl nüfûz edilebilir?



Kaynak:Rahle Yayınları; Reddu’l-evham-3