İlk Şehid-İlk Şehide İlk Seriyye-İlk Sancak İlk Müslüman Olan Devlet Reisi İlk Müslüman Köle İlk Müslüman Erkek İlk Müslüman Çocuk İlk Muhacir İlk Kur’an-ı Kerim Hocası İlk İslâm Devleti-İlk içtimâî anlaşma metni İlk Hâkim İlk Hac İlk Gazâ İlk Ganimet İlk emir İlk Eğitim Kuruluşu İlk Cami İlk Abdest-İlk Namaz-İlk Cemaatle Namaz Cenaze evine gönderilen ilk yemek Cemaatle İlk Teravih Namazı Bakî Kabristanına defnedilen ilk sahabeler Allah yolunda kan akıtan ilk Müslüman İSLAM'DA İLKLER İLİM NEDİR? ALİM KİME DENİR? İCTİHÂD NEDİR NASIL YAPILIR KİMLER YAPABİLİR? HZ.MEHDÎ SİYÂYASETİ TAM DÎNDAR ÎSEVÎLERE BIRAKACAK HZ. ÎSÂ (AS) BİZZAT GELECEK Mİ? HÜSN-İ ZANLA ME’MÛRUZ NE DEMEKTİR? HİLAFET NEDİR ? HAYR-I KESÎR İÇİN ŞERR-İ KALÎL HARB’DE ZARÂR GÖREN MASUMLARIN DURUMU HAK NEDİR NAZAR-I İLÂHÎDE ANLAMI NEDİR? HAK MESLEK NEDİR? DİNDE ZORLAMA YOKTUR NE DEMEKTİR? CİHÂD VAZİFESİ KİMDEDİR? CEHENNEM EBEDÎ MİDİR? BİZ MUHABBET FEDÂİLERİYİZ NASIL ANLAŞILMALI? BEDÎÜZZAMÂN HAZRETLERİNİN VÂRİSLERİ KİMLERDİR? BAZI MERÂKLI SUALLERİN CEVAPLARININ ŞERHİ ÂHİRZAMÂNDA ÎSEVÎLERLE İTTİFÂK OLACAK MI? 1971 FİTNESİNİN MAHİYETİ HAK MESLEK NEDİR? RİSÂLE-İ NUR HER ŞEYE KÂFİ MİDİR? HAK NEDİR? NAZARI İLAHİDE ANLAMI NEDİR? RİSÂLE-İ NÛR’UN HOCASI, R. NÛR’DUR MEHDİYET CEREYANI NEDİR? MEYVE’NİN 4. MES’ELESİNİN İZAHI RİSÂLE-İ NÛR OKUYAN HERKES EHL-İ NECÂT MIDIR? CEHENNEM EBEDÎ MİDİR? BEDÎÜZZAMÂN HAZRETLERİNİN VÂRİSLERİ KİMLERDİR? HAYR-I KESÎR İÇİN ŞERR-İ KALÎL" NE DEMEK? BEDÎÜZZAMÂN HZ.nin SİYASİLERE MEKTUPLARI
GERİ

Bu mes’ele, “Meyve Risâlesi”nin “Dördüncü Mes’elesi”nin şerh ve îzâhı hakkındadır.

Bizi bu mes’elenin şerh ve îzâhına sevk eden sebeb; mezkûr ecnebî komitenin bu mes’eleyi sû-i isti’mâl ederek, Âlem-i İslâm’ın hâl-i hazırda  içinde buluduğu işgál ve zulümlere karşı Müslümanların lâkayd kalması gerektiğini telkín etmesi ve bu planla ba’zı Müslümanları kendilerine taraftâr etmeye çalışmasıdır.



Bahsi geçen mes’elede ifâde edildiği üzere, Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, İkinci Cihân Harbi ile hiç alâkadâr olmamış ve talebelerini de merâkla bu gibi hâdisâtı ta’kíb etmekten men etmiştir. İşte o gizli zındıka komitesi bu mes’eleyi serrişte ederek, Müslümanların ve husûsan Risâle-i Nûr talebelerinin Âlem-i İslâm’ın hâl-i hazırda  içinde buluduğu işgál ve zulümlere karşı lâkayd kalmaları gerektiğini telkín etmektedir. Halbuki, yapmış olduğumuz bu şerh ve îzâhımızla bu Dördüncü Mes’ele  anlaşıldığında, görülecektir ki; müellif (ra)’ın talebelerini ta’kíbden men ettiği İkinci Cihân Harbi, kâfirler arasında yapılan ve Müslümanların bilfiil iştirâk etmediği bir harbdir.



Üstâd Bedîüzzamân (ra) da talebelerini, kâfirler arasında cereyân eden bu harb boğuşmalarını ta’kíb etmekten men etmiş ve zarârlarını göstererek daha ehemmiyyetli vazîfeleri olduğunu onlara ihtâr etmiştir. Demek, Üstâd Bedîüzzamân’ın merâk ile ta’kíbden men ettiği  bu İkinci Dünyâ Harbi, kâfirler arasında cereyân eden bir harbdir. Şu zamânda olduğu gibi, eğer kâfirler Müslümanlara saldırsalar ve tecâvüz etseler,  o vakit, o Müslümanlara hiç olmazsa kalben taraftâr olmak ve duâ etmek her Müslüman üzerine farz olur.



Nitekim, bu İkinci Cihân Harbini ta’kíbden men eden Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, Birinci Cihân Harbinde, senelerce emek verip yetiştirdiği 500 talebesiyle berâber o zamân Hıristiyan olan Ruslara karşı bizzât harbe katılmış ve o harbde talebeleri şehîd olmuştur. Hem harbin sonrasında, Anadolu’nun işgáli sırasında  en tehlikeli yer olan İstanbul’da İngilizlerle mücâdele etmiştir. İşte böyle hâdiseler arasındaki fark ayırt edilmediği takdîrde ve böyle “hâs” bir hüküm “umûmî” zannedildiğinde, ciddi hatâlara sebebiyyet vermektedir. Bahsi geçen bu eserin metnini, şerh ve îzâhı ile birlikte zikrediyoruz.



METİN


DÖRDÜNCÜ MES’ELE



Yine Gençlik Rehberi’nde îzâhı var:




Bir zamân bana hizmet eden kardeşlerim tarafından suâl edildi ki; “Küre-i Arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderâtiyle alâkadâr olan bu dehşetli Harb-i Umûmîden elli gündür (Şimdi yedi seneden geçti ayni hâl) (*) hiç sormuyorsun ve merâk etmiyorsun.

(*) Parantez içindeki not, 1946 senesine âittir.Cevâben dedim ki:



Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insânın kalb ve mîde dâiresinden ve cesed ve hâne dâiresinden, mahalle ve şehir dâiresinden ve vatan ve memleket dâiresinden ve Küre-i Arz ve nev’-i beşer dâiresinden tut; tâ zîhayât ve dünyâ dâiresine kadar, birbiri içinde dâireler var. Herbir dâirede, herbir insânın bir nev’i vazîfesi bulunabilir. Fakat, en küçük dâirede, en büyük ve ehemmiyyetli ve dâimî vazîfe var. Ve en büyük dâirede, en küçük ve muvakkat arasıra vazîfe bulunabilir. Bu kıyâs ile --küçüklük ve büyüklük ma’kûsen mütenâsib-- vazîfeler bulunabilir.




Fakat, büyük dâirenin câzibedârlığı cihetiyle küçük dâiredeki lüzûmlu ve ehemmiyyetli hizmeti bıraktırıp lüzûmsuz, mâlâyânî ve âfâkí işlerle meşgúl eder. Sermâye-i hayâtını boş yerde imhâ eder. O kıymettâr ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür. Ve ba’zan bu harb boğuşmalarını merâk ile ta’kíb eden, bir tarafa kalben taraftâr olur. Onun zulümlerini hoş görür. Zulmüne şerîk olur.



Birinci noktaya cevâb ise: Evet, bu Cihân Harbinden daha büyük bir hâdise ve bu zemîn yüzündeki hâkimiyyet-i âmme da’vâsından daha ehemmiyyetli bir da’vâ, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hâdise ve öyle bir da’vâ açılmış ki; her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek da’vâyı kazanmak için bilâtereddüd sarf edecek.



İşte o da’vâ ise, yüz bin meşâhir-i insâniyyenin ve hadsiz nev’-i beşerin yıldızları ve mürşidlerinin müttefikan, Kâinât Sâhibinin ve Mutasarrıfının binler vaad ve ahdlerine istinâden haber verdikleri ve bir kısmı gözleriyle gördükleri şu ki: Herkesin, îmân  mukábilinde bu zemîn yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâkí ve dâimî bir tarla ve mülkü kazanmak veyâ kaybetmek da’vâsı başına açılmış.



Eğer îmân vesîkasını sağlam elde etmezse, kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyûnluk tâûnuyla çoklar o da’vâsını kaybediyor. Hattâ, bir ehl-i keşif ve tahkík, bir yerde kırk vefiyâtdan yalnız birkaç tânesi kazandığını sekerâtta müşâhede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acabâ, bu kaybettiği da’vânın yerini, bütün dünyâ saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?



İşte o da’vâyı kazandıracak olan hizmetleri ve yüzde doksanına o da’vâyı kaybettirmeyen hârika bir da’vâ vekîlini o işte çalıştıran vazîfeleri bırakıp, ebedî dünyâda kalacak gibi âfâkí mâlâyâniyyât ile iştigál etmek, tam bir akılsızlık bildiğimizden; biz Risâle-i Nûr Şâkirdleri, “Her birimizin yüz derece aklımız ziyâde olsa da ancak bu vazîfeye sarf etmek lâzımdır” diye kanâatımız var.

Ey hapis musîbetinde benim yeni kardeşlerim!.. Sizler, benim ile berâber gelen eski kardeşlerim gibi Risâle-i Nûr’u görmemişsiniz. Ben onları ve onlar gibi binler şâkirdleri şâhid göstererek derim ve isbât ederim ve isbât etmişim ki :



O büyük da’vâyı yüzde doksanına kazandıran ve yirmi senede yirmi bin adama o da’vânın kazancının vesîkası ve senedi ve beratı olan îmân-ı tahkíkíyi eline veren ve Kur’ân-ı Hakîm’in mu’cize-i ma’neviyyesinden neş’et edip çıkan ve bu zamânın birinci bir da’vâ vekîli bulunan Risâle-i Nûr’dur.



Bu on sekiz senedir benim düşmanlarım ve zındıklar ve maddiyyûnlar, aleyhimde gáyet gaddârâne desîselerle hükûmetin ba’zı erkânlarını iğfâl ederek bizi imhâ için bu defa gibi eskide dahi hapislere, zindanlara soktukları hâlde, Risâle-i Nûr’un çelik kal’asında yüz otuz parça cihâzâtından ancak iki-üç parçasına ilişebilmişler. Demek, avukat tutmak isteyen onu elde etse yeter.

Hem korkmayınız, Risâle-i Nûr yasak olmaz! Hükûmet-i Cumhûriyyenin meb’ûsları ve erkânlarının ellerinde mühim risâleleri --iki, üçü müstesnâ olarak-- serbest geziyorlardı.


İnşâallah, bir zamân hapishâneleri tam bir ıslâhhâne yapmak için bahtiyâr müdürler ve me’mûrlar, o nûrları mahbûslara, ekmek ve ilâç gibi tevzî’ edecekler.




ŞERH VE ÎZÂHI


(Yine Gençlik Rehberinde îzâhı var: Bir zamân bana hizmet eden kardeşlerim tarafından suâl edildi ki: “Küre-i Arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderâtıyla alâkadâr olan bu dehşetli Harb-i Umûmîden elli gündür (Şimdi yedi seneden geçti aynı hâl ) hiç sormuyorsun ve merâk etmiyorsun.) Bahsi geçen harb, İkinci Cihân Harbidir. Bu harbde Almanlar ve İtalyanlar bir tarafta; İngiltere, Amerika, Fransa ve Rusya diğer tarafta olmak üzere harbe katılmışlardı. Bu ecnebî devletler, İslâmiyyete yaptıkları cinâyetin ve niam-ı İlâhiyyeye karşı nankörlüklerinin muaccel bir cezâsı olarak böyle bir âfetle tokatlanmışlardı. Bu dehşetli harbde, beşerin zâlim kısmı Küre-i Arzı yakıp yıkarak bir kan gölüne çevirmişlerdi. Her iki taraf da öyle dehşetli zulümler işliyorlardı ki, ba’zan bir adam yüzünden bir köyü mahvediyorlardı. 



Öyle ki, o asır, kurûn-i ûlânın mecmû’ vahşetini Birinci Cihân Harbinde bir defada kustuktan bir müddet sonra, bu İkinci Cihân Harbinde daha dehşetlisini kustu. İşte, Küre-i Arzı böyle herc ü merce getiren bu harb, aynı zamânda İslâmın mukadderâtıyla da alâkadârdı. Gerçi Âlem-i İslâm o harbe bilfiil iştirâk etmedi; fakat iki cihette bu harb İslâm mukadderâtıyla alâkadârdı.



Birincisi: O devletler, Küre-i Arzın hâkimiyyetini ele geçirmek için harb ediyorlardı. Küffârın böyle birbirleriyle boğuşmaları ve birbirinin kuvvetini hiçe indirmeleri ve aralarına dâimî bir husûmetin girmesiyle ittifâklarının bozulması Âlem-i İslâm’ın menfaati noktasında ehemmiyyetliydi. Hattâ, Topal Şükrü Efendi nâmında ehl-i kalb ve Isparta’nın bir medâr-ı fahri olan zât,   vukúundan çok evvel bu harbi kerâmetkârâne haber verirken, harbin Müslümanlara bu cihette fâidesine işâreten, “Âferin çarha ki, çattırdı kuduzu kuduza”1, yâni “Bütün dünyâ kâfirlerini birbirine musallat ettirdi”  demiştir.



İkincisi: Bu harbde Almanlar, İslâmın amansız düşmanı olan Yahûdîlerle ve onların hâmîleri olan devletlerle harb ediyorlardı. Bu sebeble Almanlar, Âlem-i İslâm’la sulh yapmışlardı. Bu cihette dahi bu harb, İslâm mukadderâtıyla alâkadârdı. Fakat, Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, bütün küreyi yangına veren ve kan gölüne çeviren ve İslâm mukadderâtı ile iki cihetle alâkadâr olan bu harbden hiç sormuyor ve merâk etmiyordu.

Halbuki, bir kısım mütedeyyin ve âlim insânlar, cemâati ve câmii bırakıp radyo dînlemeğe koşuyorlar. Acabâ bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veyâ onunla meşgúl olmanın zarârı mı var?” dediler.



Cevâben dedim ki: Ömür sermâyesi pek azdır. Lüzûmlu işler pek çok çoktur. (Halbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insânlar, cemâati ve câmii bırakıp radyo dînlemeye koşuyorlar.)



İşte bu harb, hem Küre-i Arzı herc ü merce getirdiği, hem de İslâm mukadderâtıyla da alâkadâr olduğu için bütün insânların nazarlarını kendine çevirmiş ve kendiyle meşgúl etmiştir. Hattâ, o vakit Kastamonu’da, tam akşam namazı vaktine tesâdüf eden radyo haberlerini dînlemek için bir kısım mütedeyyin ve hattâ âlim insânlar, cemâati ve câmii bırakıp radyo dînlemeye koşmuşlar. Fakat, Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, herkese muhâlif olarak, İslâm mukadderâtıyla da alâkadâr olmasına rağmen bu harble hiç ilgilenmemiş, sormamış ve merâk da etmemiştir. Onun bu merâksız hâli ve tavrı, talebelerinin merâkını tahrîk etmiş ve sormuşlar:



(Acabâ bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veyâ onunla meşgúl olmanın zarârı mı var?" dediler.) Bu suâl, iki şıklı bir suâldir:



1) Bu harbden daha büyük bir hâdise mi var ki; bu hâdise, ona nisbeten çok ehemmiyyetsizdir. Bununla berâber ekser insânlar, dünyâ harbinden daha büyük olan o hâdisenin farkında değiller.



2) Bu harblerle meşgúl olmanın ciddi zarârları mı var? (Cevâben dedim ki:) Müellif (ra), evvelâ suâlin ikinci şıkkına, yâni “Onunla meşgúl olmanın zarârı mı var?” suâline cevâb vermektedir. Şöyle ki: (Ömür sermâyesi pek azdır; lüzûmlu işler pek çoktur.) Yâni, insânı, uhrevî bir ticâret için şu dünyâya gönderen ve her iki hayâtın levâzımâtını tedârik etmesini emreden Cenâb-ı Hak, o insâna sermâye olarak da bir ömür vermiştir ki; o sermâye, ancak mezkûr lüzûmlu işlere kifâyet eder. Bu lüzûmlu işler o kadar çoktur ki, aklı başında olan bir insân o sermâyesini lüzûmsuz işlere sarf etmez. Allahu Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minlerin  vasıflarını zikrederken şöyle buyurmaktadır:


َالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ


Meâli:“Mü’minler o kimselerdir ki; lağvden, yâni onlara lüzûmu olmayan mâlâyâniyyâttan, yâni ma’rifetullaha ve saâdet-i ebediyyeye fâidesi olmayan şeylerden yüz çevirirler.”



Fakat ekser insânlar, Allah’ı ve Âhireti unutarak, sanki dünyâda ebedî kalacaklarmış gibi saâdet-i ebediyye zarârına lüzûmsuz şeylerle meşgúl olup, o kıymettâr ömürlerini kıymetsiz şeylerde bâd-i hevâ sarf etmektedirler. Onun için, müellif (ra), lüzûmlu işleri nazara verip şöyle buyuruyor:



(Birbiri içinde mütedâhil) iç içe girmiş (dâireler gibi, her insânın kalb ve mîde dâiresinden ve cesed ve hâne dâiresinden, mahalle ve şehir dâiresinden ve vatan ve memleket dâiresinden ve Küre-i Arz ve nev’-i beşer dâiresinden tut, tâ zîhayât ve dünyâ dâiresine kadar, birbiri içinde dâireler var. Herbir dâirede, herbir insânın bir nev’i vazîfesi bulunabilir. Fakat, en küçük dâirede en büyük ve ehemmiyyetli ve dâimî vazîfe var. Ve en büyük dâirede en küçük ve muvakkat arasıra vazîfe bulunabilir. Bu kıyâsla, küçüklük ve büyüklük ma’kûsen mütenâsib) ters orantılı (vazîfeler bulunabilir.)



En küçük dâire, ma’nevî cihette insânın kalbi, maddî cihette ise insânın mîdesidir. Kalb dâiresinde insânın hakíkí vazîfesi, saâdet-i ebediyyenin anahtarı olan îmânı kazanmak ve muhâfaza etmek; o kalbin âyine-i Samed olduğunu anlayıp işleterek bin bir ism-i İlâhî’nin tecelliyâtını görmek;o esmânın arkasında haşri ve saâdet-i ebediyyeyi kalb gözüyle seyretmek; o kalbin şu koca âlemin bir misâl-i musaggarı, bir haritası olduğunu keşfetmek; ve mâsivâdan onu tecerrüd ettirip, başta dünyâ muhabbeti olmak üzere bütün emrâz-ı kalbiyyeden onu halâs etmek gibi pek çok ehemmiyyetli vazîfelerdir. Kalb dâiresindeki bu vazîfenin ehemmiyyetini Bedîüzzamân (ra), “Telvîhât-ı Tis’a” adlı eserinde şöyle îzâh etmektedir:



“Evet, şu kâinâtta insân bir fihriste-i câmia olduğundan, insânın kalbi binler âlemin harita-i ma’neviyyesi hükmündedir. Evet, insânın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misillü, kâinâtın bir nev’i merkez-i ma’nevîsi olduğunu gösteren hadsiz fünûn ve ulûm-i beşeriyye olduğu gibi; insânın mâhiyyetindeki kalbi dahi, hadsiz hakáik-ı kâinâtın mazharı, medârı, çekirdeği olduğunu; hadd ve hesâba gelmeyen ehl-i velâyetin yazdıkları milyonlarla nûrânî kitâblar gösteriyorlar.



“İşte, mâdem kalb ve dimağ-ı insânî bu merkezdedir; çekirdek hâletinde bir şecere-i azîmenin cihâzâtını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları, içinde derc edilmiştir. Elbette ve her hâlde, o kalbin Fâtır’ı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaz’ıyyetine çıkarmasını ve inkişâfını ve hareketini irâde etmiş ki, öyle yapmış. Mâdem irâde etmiş, elbette o kalb dahi akıl gibi işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vâsıta, velâyet merâtibinde zikr-i İlâhî ile tarîkat yolunda hakáik-ı îmâniyyeye teveccüh etmektir.”



Sonra mîde dâiresi gelir ki, helâl rızkı kazanmak sûretiyle maîşetini te’mîn etmektir. Bu en küçük dâire olan kalb ve mîde dâiresindeki vazîfeler, diğer dâirelere nisbeten daha ehemmiyyetli, daha büyük ve dâimîdir. Küçük dâire olan kalb ve mîde dâiresinde büyük, ehemmiyyetli ve dâimî vazîfeler; büyük dâirelerde ise küçük, ehemmiyyetsiz ve muvakkat vazîfeler bulunmaktadır.



Hem kalb dâiresindeki îmân vazîfesi, herbir insânın en ehemmiyyetli ve birinci vazîfesidir. Dâire büyüdükçe, insânın vazîfesi de mesleği ve ictimâî mevkııne göre değişmektedir. Meselâ, mahalle ve şehir, vatan ve memleket, Küre-i Arz ve nev’-i beşer dâiresinde bir âmir veyâ vâli veyâ pâdişâha nisbeten lüzûmlu olan bir vazîfe, bir âmî insâna nisbeten lüzûmsuz ve fuzûlîdir. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri bu konuda şöyle buyuruyor:

 “Evet, bu zamânda merâk ile, radyo vâsıtasıyla, ciddî alâkadârâne Küre-i Arzdaki boğuşmalara merâk edip bakanlar, dikkat edenler; maddî ve ma’nevî pek çok zarârları vardır. Ya aklını dağıtır ma’nevî bir dîvâne olur, ya kalbini dağıtır ma’nevî bir dînsiz olur, ya fikrini dağıtır ma’nevî bir ecnebî olur.



“Evet, ben kendim gördüm: Lüzûmsuz bir merâk ile, mütedeyyin iki adam; biri âmi, biri de ilme mensûbiyyeti varken, eskiden beri İslâm düşmanı olan bir kâfîrin mağlûbiyyetiyle ağlamak derecesinde bir mahzûniyyet ve Âl-i Beyt’ten Seyyidler Cemâatinin bir kâfîre karşı mağlûbiyyetinden mesrûriyyetini gördüm. Böyle âmî bir adamın, alâkasız bir geniş dâire-i siyâset hâtırı için, böyle kâfîr bir düşmanı mücâhid bir seyyide tercîh etmek, acabâ dîvâneliğin ve aklı dağıtmaklığın en acîb bir misâli değil midir?



“Evet, hâricî siyâset me’mûrları ve erkân-ı harbler ve kumandanlara bir derece vazîfece münâsebeti bulunan siyâsetin geniş dâirelerine âit mesâili; basit fikirli ve idâre-i rûhiyye ve dîniyyesine ve şahsiyyesine ve beytiyyesine ve karyesine âit lüzûmlu vazîfesini geri bıraktırmakla, onları merâklandırıp rûhlarını serseri, akıllarını geveze ve kalblerini de hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyeye âit zevklerini, şevklerini kırıp havalandırmak ve o kalbleri serseri etmek ve ma’nen öldürmek ile dînsizliğe yer ihzâr etmek tarzında, kemâl-i merâk ile onlara göre mâlâyânî ve lüzûmsuz mesâil-i siyâsiyyeyi radyo ile ders verip dînlettirmek, hayât-ı ictimâıyye-i İslâmiyyeye öyle bir zarârdır ki; ileride vereceği netîceleri düşündükçe tüyler ürperir.

“Evet, herbir adam vatanla, milletle, hükûmetle alâkadârdır. Fakat, bu alâkadârlık, muvakkat cereyânlara kapılıp millet,  vatan, hükûmetin menfaatini ba’zı şahısların muvakkat siyâsetlerine tâbi etmek, belki aynını telâkkí etmek çok yanlış olmakla berâber; o vatanperverlik, milletperverlik hissinden ve vazîfesinden herkese düşen vazîfe bir ise, kendi kalb ve rûhundan, idâre-i şahsiyye ve dîniyye ve hâkezâ çok dâirelerden hakíkí vazîfedâr olduğu hizmet ve alâka ve merâk on, yirmi, belki yüz’dür. Bu ciddî ve lüzûmlu bu kadar çok alâkaların zarârına olarak, o bir tek lüzûmsuz ve ona göre mâlâyânî olan siyâset cereyânlarına fedâ etmek, dîvânelik değil de nedir?”



İnsânın en ziyâde düştüğü hatâlardan biri de, kendi vazîfesini unutup başkalarının vazîfeleriyle meşgúl olmak, fuzûlî olarak onlara müdahâle edip ömür sermâyesini boş yere zâyi’ etmektir. Hattâ, değil diğer insânların onu alâkadâr etmeyen vazîfelerine müdahâle etmek, --neûzübillâh-- ba’zan Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesine dahi müdahâle edip haddini aşarak kendini ef’âl-i Rabbâniyyenin bir müfettişi gibi telâkkí etmektedir. Halbuki, hakíkí insân, haddinden  tecâvüz etmeyendir!



Hâni: “ Ne mutlu o adama k,i kendini bilip haddinden tecâvüz etmez.” Evet, insânın kendi hatîât ve kusûrâtıyla meşgúl olması nefse ağır geldiği ve âfâk ile meşgúliyyeti ona nefsinin ıslâhıyla meşgúl olmayı unutturduğu ve ölümü hatıra getirmeyip dünyâyı süslü ve dâimî gösterdiği için; geniş dâireler câzibedârdır ve bu câzibedârlığı sebebiyle o geniş dâireler, kendiyle meşgúl eder. O meşgúliyyet ise fikri dağıtıp kalbin zikrine halel verir.



Demek, en mühim iş; evvelâ en küçük dâire olan kalb dâiresinde en mühim vazîfe olan kalbi, mâsivâdan kurtarmak; hikmet-i hılkatine uygun olarak onun âyine-i Samed olduğunu anlayıp, o kalbin ancak ma’rifetullah ve muhabbetullah ile mutmain olacağını iz’ân etmektir. Yine en küçük dâire olan mîde dâiresinde, en mühim vazîfe olan zarûrî maîşetini te’mîn etmektir. (Fakat büyük dâirenin câzibedârlığı cihetiyle küçük dâiredeki lüzûmlu ve ehemmiyyetli hizmeti bıraktırıp lüzûmsuz) ma’rifetullaha ve saâdet-i ebediyyeye lâzım olmayan (mâlâyânî) maksûd-i bizzât olmayan (ve âfâkî) kendisine âit olmayan âlemde cereyân eden fuzûlî (işlerle meşgúl eder. Sermây;e-i hayâtını boş yerde imhâ eder. O kıymettâr ömrünü, kıymetsiz şeylerde öldürür.)



Burada ince bir nükte vardır. O da şudur ki: Şu fânî hayât, eğer ebedî bir hayâtı kazanmaya vesîle olsa ve Hayy-ı Kayyûm’un yolunda fedâ edilse o vakit hayâtlanır. Yâni, hayât, îmân ile istikámet dâiresinde hayâtlanır. Çünkü, böyle bir hayât, ebedî bir hayâtı netîce verdiği gibi; îmân nûruyla mâzî ve müstakbeli hayâttar gösterip, hazır zamân gibi ışıklandırır ve nûrlandırır. Eğer o hayât, yalnız fenâ ve fânî şeylere sarf edilse; o hayât sâhibi ma’nen ölü hükmünde olup, o hayât da fâidesiz gitmiş olur. Bu mes’ele Risâle-i Nûr’un pek çok yerlerinde, husûsan “Yirmi Üçüncü Söz”de îzâh edilmiştir. Oraya mürâcaât edilsin.



Müellif (ra)’ın Meyve’nin Dördüncü Mes’elesi’nde zikrettiği cümleler, insânın geniş dâirelerde hiçbir vazîfesinin olmadığını ifâde etmiyor ve “neme lâzımcılığı” emretmiyor. Aksine Müellif (ra), insânın kalb ve mîde dâiresinde vazîfesi olduğu gibi; diğer geniş dâirelerde de mütefâvit vazîfeleri bulunduğunu; ancak küçük dâiredeki vazîfenin, büyük dâirelerdeki vezâife nisbeten daha ehemmiyyetli ve dâimî olduğunu ifâde ediyor ve insânın, geniş dâirenin câzibedârlığı sebebiyle küçük dâiredeki en ehemmiyyetli ve dâimî vazîfesini unutup âfâkí ve geniş dâiredeki hâdisâtla meşgúl  olduğunu nazara veriyor.


Evet, insân, her vakit kalb dâiresindeki vazîfesi ile meşgúl olmalı, âfâkla meşgúl olduğu vakit dahi asıl dâiredeki vazîfesini unutmamalıdır. Rasûl-i Ekrem (asm) ve Sahabe-i Kirâm gibi… Onlar, dünyânın en boğucu ve tehlikeli hâdisâtı içinde bile küçük dâiredeki vazîfeleriyle meşgúl olmuşlar; hattâ harb gibi en büyük bir hâdise içinde bile namazlarını cemâatle kılmayı ihmâl etmemişlerdir. 


Hem Sahabe-i Kirâm, kendilerine lâzım olan işlerle meşgúl olmuşlar, lüzûmsuz işleri terk etmişlerdir. Meselâ, onlardan çiftçi olan birisi, çiftçiliğini yapmış, vazîfe-i ubûdiyyetini yerine getirmiş, başkasının işiyle meşgúl olmamıştır. Meselâ, devletle alâkalı bir mes’eleyi ulü’l-emre bırakmış, fuzûlî olarak o mes’eleyle ilgilenmemiştir. Eğer geniş dâirelerde şer’î bir mükellefiyyet kendisine düşerse, meselâ cihâd için da’vet edilirse, silâhını alıp cihâda gitmiş. Ama, o cihâd içinde dahi kalb dâiresindeki  vazîfesini ihmâl etmemiş, gaflete düşerek âfâkta boğulmamıştır; enfüsî dâireyle meşgúliyyeti, onun geniş dâirelerdeki vazîfelerini terk etmesine de sebeb olmamıştır.



Temsîl, hakíkati anlamayı teshîl ettiğinden, biz de mes’elenin îzâhında sahabeyi misâl verdik. Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın sahabe ve selef-i sâlihînin anladığı ve tatbîk ettiği tarzda beyân ettiği şu çok ehemmiyyetli düstûru, aynı tarzda anlayıp tatbîk etmemiz gerekir. 

Gelecek âyet-i kerîmeler, şu kudsî düstûru, yâni, “İnsân, her vakit kalb dâiresindeki vazîfesi ile meşgúl olmalı, âfâkla meşgúl olduğu vakit dahi asıl dâiredeki vazîfesini unutmamalıdır” düstûrunu beyân etmektedir: Cenâb-ı Hak şöyle fermân buyuruyor:



وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنفُسَهُمْ


Meâli: “Şu kimseler gibi olmayın ki, onlar Allah’ı (O’nun tâat ve zikrini, hizmetini) unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu. Yâni, nefislerine menfaat verecek şeyleri onlara unutturdu.”



يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُم مَّن ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ


Meâli: “Ey îmân edenler! Nefsinizi iltizâm edin. Yâni, nefsinizin ıslâhıyla meşgúl olun. Siz hidâyette olduğunuz müddetçe,  başkalarının dalâleti size zarâr vermez.”



Âyet-i kerîme, mefhûm-i muhâlifiyle diyor ki: “Siz dalâlet ve hatâda olduğunuz müddetçe, başkalarının hidâyet ve salâhı size fâide vermez. Onun için nefsinizi unutmayın.” 



Evet, insân, kendini unutmamalı ve nefsinin kusûrâtını görüp onun ıslâhı ile meşgúl olmalıdır. Kendisine âit olan vazîfeleri yerine getirip vazîfe-i İlâhiyyeye karışmamalıdır. Bununla berâber, kâfirler Müslümanlarla savaştıklarında, elbette Müslümanlara en azından kalben taraftâr olmalı ve onlara duâ etmelidir. Bu, îmânın bir gereğidir ve kalb dâiresine temâs eden bir mes’eledir, âfâkí bir mes’ele değildir. Hattâ, “Ben kâfire taraftâr değilim. Fakat, Müslümana da taraftâr değilim, tarafsızım” demek dahi îmâna muhâliftir. Çünkü, îmân ile küfrün ortası yoktur. Allah insânları iki sınıfa ayırmıştır. Kişi ya mü’minlerin safında veyâ kâfirlerin safında bulunacaktır. 



Bu sebeble, kâfirler Müslümanlarla savaştığında bu hâdiseye lâkayd kalmak ve bîtaraf olmak; muhâlif tarafı iltizâm etmek, yâni kâfire taraftâr olmak demektir. Bu ise îmâna zıddır. Dünyânın en büyük hâdiselerinden biri olan İkinci Cihân Harbine ehemmiyyet vermeyen ve alâkadâr olmayan Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, Birinci Cihân Harbinde ve Anadolu’nun işgálinde ise, kâfirler Müslümanlara fiilen tecâvüz ettiği için, --bu mes’ele îmâna va şerîata temâs ettiğinden dolayı-- kâfirlerle bilfiil harb etmiş ve esedullahi’l-gálib olmuştur.



Rasûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurmuştur: “Sizden biri, bir münkeri gördüğünde onu eliyle izâle etsin. Buna güç yetiremiyorsa diliyle onu düzeltsin. Buna da güç yetiremiyorsa kalbiyle o münkere buğzetsin ve taraftâr olmasın. Bu ise, îmânın en zayıf derecesidir.”

Demek, münkerâta karşı velev kalben dahi olsun buğz etmemek îmânı tehlikeye düşürür.



Hem Rasûl-i Ekrem (asm), “Mü’minler, bir bedenin a’zâları gibidirler” buyurmuştur. Bir ma’sûm mü’minin herhangi bir a’zâsı, vahşî bir hayvân tarafından ısırıldığı zamân elbette ona karşı lâkayd kalamaz. Teemmel!



Mühim bir ihtâr: Âlem-i İslâm’ın her hangi bir yerinde Müslümanlara küffâr tarafından zulmedildiği, malları talan edildiği, Müslümanların şehîd edildiği bir zamânda; oradaki Müslümanlara kalben taraftâr olmak, onların derdleriyle derdmend olmak  ve bu dehşet-engiz hâdisâta karşı lâkayd kalmamak bütün Müslümanlara farzdır ve bu îmânın gereğidir. Yalnız bu hüküm, zarûret olmadan herkesin oralara gidip bilfiil Müslümanlara yardım etmesi ve harbe iştirâk etmesi ma’nâsında anlaşılmamalıdır. Çünkü, aşağıda zikredeceğimiz âyet-i kerîme mûcibince; umûm Müslümanların ilmî mücâdeleyi terk ederek maddî cihâdda bulunmaları --zarûret olmadan-- câiz değildir. Fakat, küffâr ile Müslümanlar arasında cereyân eden harblerde Müslümanlara en azından kalben taraftâr olmak; kâfirlere ise iltihâken veyâ iltizâmen taraftâr olmamak, umûm Müslümanlara farzdır ve îmânın muktezâsıdır. Cenâb-ı Hak şöyle fermân buyuruyor:



وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنفِرُواْ كَآفَّةًفَلَوْلاَ نَفَرَ مِن كُلِّ فِرْقَةٍ مِّنْهُمْ طَآئِفَةٌ لِّيَتَفَقَّهُواْ فِي الدِّينِوَلِيُنذِرُواْ قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُواْ إِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ


Meâli: “Mü’minlerin hepsinin topyekûn savaşa çıkmaları uygun değildir. O hâlde onların büyük cemâat ve kabîlelerinden bir tâife savaşa gitmeli, bir tâife de dîn ve şerîat ilimlerini iyice öğrenmeleri ve kavimleri savaştan dönüp kendilerine (memleketlerine) döndükleri zamân onları Allah’ın azâbıyla korkutmaları için gitmeyip kalmalıdırlar. Olur ki, bu sûretle mü’minler şerîata muhâlif hareketlerden kaçınırlar.”



Demek, dîn-i mübîn-i İslâm, bir kabîlenin veyâ bir aşîretin hepsini savaşa göndermez. Belki bir kısmını ilim tahsîli için geride bırakır.



Beydavî, Şeyhzâde ve Fahreddîn-i Râzî bu âyetin tefsîri hakkında şöyle buyurmuşlardır: Muhârebe zamânında mü’minler iki kısma ayrılır:



Bir kısmı, Allah yolunda savaşırlarken; Diğer kısmı ise, Kur’ân ve ulûm-i dîniyyeyi öğrenip dînde fakih olur ve ilmî cebhede çalışırlar.



O hâlde, Kur’ân ve hadîste mütehassıs ulemânın ve talebe-i ulûm-i dîniyyenin zarûret olmadan savaşa katılmaları muvâfık değildir. Çünkü, eğer bunlar harbde vefât ederlerse dîn sâhibsiz kalır.



İşte bu âyet-i kerîme mûcibince, Risâle-i Nûr şâkirdleri cihâd-ı ilmîde çalışan kimseler olduklarından, ulûm-i dîniyyeyi öğrenmek ve öğretmek vazîfesinde sa’y u gayret göstermelidirler. Bu ehemmiyyetli vazîfelerini ihmâl ederek zarûret olmadan maddî harbe iştirâk etmeleri doğru değildir. Zîrâ, cihâd-ı ma’nevîde bulunan Kur’ân ve Hadîste mütehassıs ulemâ ve talebe-i ulûm-i dîniyye, fikren kâfirlere taraftâr olmadıkça, aynen cihâd-ı maddîde bulunanlar gibi uhrevî mükâfâta mazhar olurlar. 



Elhâsıl: Yukarıdaki âyetlerin ifâde ettiği ve Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın da beyân ettiği bu kudsî düstûru, selef-i sâlihînin anladığı gibi anlamalıyız, ifrât ve tefrîtten uzak durmalıyız.  Geniş dâirelere âit vazîfemi ihmâl etmeyeyim bahânesiyle kalb dâiresini unutmak ve vazîfesi olmayan şeylerle meşgúl olmak ne kadar hatâ ise; kalb dâiresine âit vazîfelerimi ihmâl etmeyeyim diyerek, mü’minlere yapılan tecâvüzâta karşı lâkayd kalmak, bîtaraf olmak veyâ şıkk-ı muhâlifi iltizâm etmek de aynı derecede hatâdır.



Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın eserlerinde beyân ettiği gibi, dünyâ ve içindekilerin üç yüzü vardır.


Birinci yüzü: O şeyin kendi zâtına ve insânın nefsine bakar. Bu yüz ehemmiyyetsiz, fânî, çirkin ve aldatıcıdır. İşte bu geniş dâirelerin aldatıcı câzibedârlığı ve ehemmiyyetsizliği bu yüzdedir.


İkinci yüzü: Âhirete bakar, âhiretin mezraasıdır.


Üçüncü yüzü: Esmâ-i İlâhiyyeye bakar, o esmânın âyinesidir.



Dünyânın bu iki yüzü ise güzeldir, bâkídir ve ehemmiyyetlidir. Mü’min, kalb dâiresinde ve diğer dâirelerde cereyân eden her hâdiseye bu iki pencereden bakar. Dolayısıyla, mü’minlerin bugün içine düştükleri zillet ve sefâletten kurtulması ve kâfirlerin yaptıkları bu işgál ve taarruzlardan selâmeti için her bir ferd-i mü’minin çalışması, en azından mü’minlerin galebesine ve kâfirlerin mağlûbiyyetine kalben taraftâr olması ve buna lâkayd kalmaması, hem bîtaraf dahi olmaması ve bu işleri küçük işler ve geniş dâirenin aldatıcı ve ehemmiyyetsiz hâdiseleri olarak görmemesi lâzımdır. Aksine, bu hâdiseler, îmâna ve âhirete taallûk eden büyük hâdiselerdir ve kalb dâiresinin içindedir. Bu ince noktayı Müellif (ra) “Yirminci Lem’a”da benzer bir âfâkí hâdise münâsebetiyle ne kadar güzel ifâde etmektedir:



“Ve hâricî düşmanın hücûmunda dâhilî münakaşâtı terk etmek ve ehl-i hakkı sukúttan ve zilletten kurtarmayı en birinci ve en mühim bir vazîfe-i uhreviyye telâkkí edip, yüzer âyât ve ehâdis-i Nebeviyyenin şiddetle emrettikleri uhuvvet, muhabbet ve teâvünü yapıp, bütün hissiyâtınızla, ehl-i dünyâdan daha şiddetli bir sûrette meslektaşlarınızla ve dîndaşlarınızla ittifâk ediniz, yâni ihtilâfa düşmeyiniz. ‘Böyle küçük mes’eleler için kıymettâr vaktimi sarf etmektense, o çok kıymetli vaktimi zikir ve fikir gibi kıymettâr şeylere sarf edeceğim’ deyip çekilerek ittifâkı zayıflaştırmayınız. Çünkü, bu ma’nevî cihâdda küçük mes’ele zannettiğiniz, çok büyük olabilir. 



Bir neferin, bir saatte, mühim ve husûsî şerâit dâhilindeki nöbeti bir sene ibâdet hükmüne ba’zan geçmesi gibi, bu ehl-i hakkın mağlûbiyyeti zamânında, ma’nevî mücâhede mesâilinde, küçük bir mes’eleye sarf olunan senin kıymettâr bir günün, o neferin o saati gibi bin derece kıymet alabilir, bir günün bin gün olabilir. Mâdem livechillâhtır; o işin küçüğüne, büyüğüne, kıymetli ve kıymetsizliğine bakılmaz. İhlâs ve rızâ-yı İlâhî yolunda zerre, yıldız gibi olur. Vesîlenin mâhiyyetine bakılmaz, netîcesine bakılır. Mâdem netîcesi rızâ-yı İlâhî’dir ve mayası ihlâstır; o küçük değildir, büyüktür.”



(Ve ba’zan bu harb boğuşmalarını merâkla ta’kíb eden, bir tarafa kalben taraftâr olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerîk olur.) Bu cümle, bu harb boğuşmalarını ta’kíb etmenin ikinci bir zarârını anlatmaktadır. Yâni, geniş dâirelerle meşgúl olmak;



1) Küçük dâirelerdeki ehemmiyyetli vazîfeleri unutturduğu gibi,


2) Böylesine beşerin zâlim kısmının boğuşmalarını ta’kíb eden, onlardan bir kısmına meyleder ve meylettiği kısmın zulmünü hoş görmekle cinâyetine şerîk olur.



Evet, فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ  وَلاَ تَرْكَنُواْ إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ “Zâlimlere ednâ meyil dahi etmeyin, sonra ateş size dokunur” âyetinin nassıyla, zulme meyletmek ayn-ı zulümdür. Zâlime meyleden, o zâlimin aynı ákıbetine ve cezâsına çarptırılır. Böyle kâfirlerin boğuşmalarını merâkla ta’kíb eden çok defa bir tarafa taraftâr olur. Çünkü, ekser insânlar hikmet sâhibi değildir ve şerîatı bilmemektedir. Onun için, kendi akıl ve hevâlarına göre hükmeder ve bir tarafa meylederler. Rızâ gözü de ayıbı görmediği için, taraftâr olduğu kâfirlerin zulümlerini hoş görürler. Hem şerîatı bilmediklerinden, neyin  adâlet, neyin zulüm olduğunu anlayamazlar. Hem her şeyin arkasındaki hikmet ve rahmet-i İlâhiyyeyi görmedikleri ve her şeye asıl hükmeden kader-i İlâhî’yi bilmedikleri ve âhiret nokta-i nazarından bakmadıkları için; akıl, kalb, rûh ve hayâlleri dâimâ ıztırâb içinde kalır ve beşerin zulmü arkasındaki adâlet ve rahmet-i İlâhiyyeyi görmediklerinden zımnî olarak Allah’a adâvet ederler. 



Evet, onlar, Kur’ân’ın nûru ve şerîatın ölçüsü ile kader cânibinden mes’eleye bakıp, esbâb dâiresinin hükmünü de anlayarak tam bir muvâzene ile muhâkeme etmek yerine; radyodaki haberlere, zâlimlerin yalan yanlış propagandalarına, câhil ve gáfillerin telkínlerine göre muhâkeme etmektedirler. Onun için, böyle mes’elelerin merâkla ta’kíbi, ekser insânların zâlimlere taraftâr olmalarına ve onların zulümlerini hoş görüp zulümlerine şerîk olmalarına sebeb olur. İşte böyle kimselere fâsık-ı mahrûm denilir. Dünyâda bilfiil o zulme iştirâk etmediği ve zulmün netîcesinde elde edilen dünyevî menfaatlerden de mahrûm kaldığı hâlde, o zâlimin âhiretteki cezâsına da aynen ortak olur.



Müellif (ra)’ın Meyve’nin Dördüncü Mes’elesi’nde zikrettiği bu düstûr, --hâşâ-- şu anda kâfirlerin Müslümanlara yaptıkları zulme karşı lâkayd kalmayı değil; aksine zulme uğrayan Müslümanlara kalben taraftâr olmayı emretmekte; kâfirlere kalben taraftâr olmaktan veyâ bîtarafâne hükmetmekle ma’nen ve iltihâken onların tarafında bulunmaktan nehyetmektedir. Müellif (ra)’ın “Yirmi Altıncı Mektûb”da dediği gibi, bîtaraf olmanın muhâlif tarafı iltizâm etmek demek olduğu unutulmamalıdır. Fakat, İkinci Cihân Harbinde iki taraf da kâfirdi. Her iki taraf da zulmediyordu. Böyle zâlimlerin zalîmâne boğuşmalarını merâkla ta’kíb etmek ve onların propagandalarını dînlemek hem lüzûmsuz, hem de zarârlıydı. Bugün ise durum çok farklıdır.

Şu noktayı da unutmamak lâzımdır. Dünyâ târihinde ma’sûmların hatâen öldürülmediği ve zarâr görmediği harb olmamıştır. Harbin zarûreti olarak harblerde ba’zı ferdlerin ba’zı hatâları olmuştur. Hattâ, zamân-ı sahabede dahi harblerde zarûrete mebnî ba’zı hatâların ba’zı sahabelerden vâkı’ olduğu; hem  Rasûl-i Ekrem (asm) ve sahabe devrinde harblerde ba’zı Müslümanların hatâen öldürüldüğü ve Rasûl-i Ekrem  (asm) ve sahabenin hatâen öldürülen o Müslümanların diyetlerini ödediği siyer ve târih kitâblarında nakledilmiştir.



Bu husûs bahâne edilerek, yâni harbin zarûreti olarak Müslümanlardan ba’zı ferdlerin hatâları gösterilerek, onların haklı mücâdelelerini umûmen tenkíd etmek veyâ onlara kalben taraftârlığı terk etmek îmâna muhâliftir. Yâni, küfür ve küfürden gelen zulümlerle, haklı ve mazlûm olan ehl-i îmânın harbin zarûreti olarak hatâ ile veyâ kendisini müdâfaa sırasında düştüğü durumları bir tutmamak lâzımdır.



Ba’zı safdil Müslümanlar, mü’minlerin Ka’be hürmetinde olan îmân ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyyetlerini görmüyor, çakıl taşı gibi ufak tefek hatâlarıyla meşgúl oluyorlar. Kâfirlerin de Cehennem’i gerektiren dağ gibi küfür ve zulümlerini görmüyor; belki setrediyorlar. Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri bu husûsta şöyle buyuruyor:



“Ey insafsız adam! Şimdi bak ki: Mümin kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen, âdî küçük taşları, ‘Kâbeden daha ehemmiyyetli ve Cebel-i Uhuddan daha büyük’ desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de: Kâbe hürmetinde olan îmân ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyyet gibi çok evsâf-ı İslâmiyye muhabbeti ve ittifâkı istediği hâlde, mümine karşı adâvete sebebiyyet veren ve âdî taşlar hükmünde olan ba’zı kusûrâtı, îmân ve İslâmiyyete tercîh etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu aklın varsa anlarsın!..”



Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, işgále karşı mücâdele eden kuvâ-yı milliye harekâtı içinde vukú’ bulan ba’zı hatâları şöyle değerlendirmiştir:



“S - Anadoluda pek çok zulüm ediliyor ve pek çok Müslümanlar i’dâm ediliyor. Neden böyle yapıyorlar?

“C- Evet, maatteessüf pek fecî şeyler oluyor. Fakat, asıl sebeb, mel’ûn mimsiz medeniyyet, öyle zâlimâne bir silâh, şu harb-i vahşîyâneye vermiştir ki; o silâhın karşısında dayanmak, onun nazîriyle mukábele etmek lâzım gelir. Şeşhâne ile mitralyoza mukábele edilmez. İşte o silâh, o düstûr ki, medeniyyet harbin eline vermiştir. Ben de kendi gözümle Grandük Nikoloviçin nâmına iki emri gördüm.



“Der: ‘Askerîmize bir köyden bir tüfek açılsa, çoluk çocuğu ile imhâ edilecektir.’

“İkinci emri de: ‘Bir cemâatte bir adam, cebhe zarârına bize hıyânet etse, çoluk çocuğu ile imhâ edilecektir.’

“İşte böyle azlem bir düstûr ile İngiliz Anadoluya hücûm ediyor.”



Şimdi ise o gizli zındıka komitesi, başta İngiliz milleti olmak üzere diğer milletleri de tahrîk ederek Müslümanların can, mal ve ırzlarına daha şiddetli ve vahşîyâne bir tarzda, hiçbir ölçü tanımadan hücûm ediyor. Üstâdın yukarıdaki cümlelerini okuyucuların ferâsetine havâle ediyoruz.



Bedîüzzamân (ra) Hazretlerinin yukarıda ifâde ettiği gibi; küffârın eşedd-i zulmüne karşı ağız açıp beklemek olmaz. Çâresiz kalan, elbette mukábelede bulunur. Zîrâ, harb, boğuşmaktan ibârettir. Harbin içinde adâlet-i tâmme aranılmaz. Müslümanların Ka’be hürmetinde olan îmân ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyyetleri varken, onların harbin zarûreti olarak meydana gelen ufak tefek hatâlarına, cüz’î yanlışlarına bakılmaz. Sâhib oldukları îmân ve İslâmiyyet, o cüz’î hatâları affettirir ve hiçe indirir inşâallah.



Evet, böyle eşedd-i zulme karşı tam adâletli bir harb yapmak mümkün değildir. Zîrâ, kâfirler, hiçbir ölçü tanımadan havada, karada ve denizde ma’sûm Müslümanları vuruyor. Uçaklarla meskûn mahaller bombalanıyor; çocuklar, kadınlar, yaşlılar cânîce öldürülüyor. Elbette böyle bir eşedd-i zulme karşı adâletle harb edilmez, aynıyla mukábele edilir.


“Harb adâletten ibârettir” düstûru mevcûd iken; kâfirler en modern silâhlarla, uçaklarla Müslümanları vuruyor; Müslümanlar ise taşla, ağaçla, tüfekle mukábele ediyorlar. Elbette, bu derece eşedd-i zulme kalkışan vahşîlere karşı Müslümanların tam adâletle mukábelede bulunmaları güç dışıdır. Mücâdele ederken, harbin zarûreti olarak hatâen elbette kâfirlerden ba’zı ma’sûmlar zarâr görecektir. Harbin zarûreti olarak meydana gelen bu hatâlarla Müslümanlar suçlanamaz. Çünkü, çâresizdirler. Bu hâli daha iyi anlayabilmemiz için, kendimizi o ma’sûm ve çâresiz Müslümanların yerine koymamız yeterlidir. Yakınlarımızın öldürüldüğünü, evlerimizin yakılıp yıkıldığını, bizim gibi sâir dîn kardeşlerimizin de aynı duruma düştüğünü bir an olsun düşünebilsek; o zamân çâresiz kalan Müslümanların ne derece haklı olduklarını elbette derk ederiz.



(Birinci noktaya cevâb ise: Evet, bu Cihân Harbinden daha büyük bir hâdise ve bu zemîn yüzündeki hâkimiyyet-i âmme) umûm yeryüzüne hâkim olma (da’vâsından daha ehemmiyyetli bir da’vâ, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hâdise ve öyle bir da’vâ açılmış ki, her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa,o tek da’vâyı kazanmak için bilâtereddüd) tereddüdsüz (sarf edecek.) 

Metinde geçen cihân harbinden daha büyük “harb” ve “hâdise”; “şeytan-ı ins ve cin” ile “mü’minler ve melâike” arasında cereyân eden harbdir. Yâni, “eşrâr ile ahyâr”, “füccâr ile ebrâr” arasındaki dâimî olan asıl harbdir. Bu harbde ehl-i dalâletin kullandığı en güçlü “silâh” ise, bilhassa bu asırda “kadın tâifesi”dir. Metinde geçen “da’vâ” ise îmânın netîcesi olan ebedî bir Cennet’i kazanmak veyâ kaybetmek da’vâsıdır. İşte Risâle-i Nûr, bu dehşetli mücâdelede Cennet’in anahtarı olan îmân-ı tahkíkíyi kazandırıyor.



Müellif (ra), âhirzamân fitnesinde, ehl-i dalâletin ehl-i îmânla olan muhârebesinde en dehşetli rolü oynayanların kadın tâifesi olduğunu şöyle tasvîr etmektedir:



“Âhirzamânın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan, tâife-i nisâiyye ve onların fitnesi olduğu Hadîs’in rivâyetlerinden anlaşılıyor. Evet, nasıl ki, târihlerde, eski zamânlarda ‘Amazonlar’ nâmında gáyet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife-i askeriyye olarak hârika harbler yaptıkları naklediliyor. Aynen öyle de: Bu zamânda zındıka dalâleti, İslâmiyyete karşı muhârebesinde, nefs-i emmârenin planıyla, şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i îmâna taarruz 

edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuşhâne yolunu genişlettirmeğe çalışarak; çokların nefislerini birden esîr edip, kalb ve rûhlarını kebâir ile yaralıyorlar. Belki, o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene nâmahrem hevesâtına göstermenin tam cezâsı olarak; o bıçaklı bacaklar Cehennemin odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını; ve dünyâda emniyyet ve sadâkatı kaybettiği için, hılkaten çok istediği ve fıtraten çok muhtâc olduğu münâsib kocayı daha bulamaz. Bulsa da başına belâ bulur. Hattâ, bu hâlin netîcesi olarak o âhirzamânda, ba’zı yerlerde nikâha rağbetsizlik ve riâyetsizlik yüzünden, kırk kadına bir erkek nezâret edecek derecede ehemmiyyetsiz, sâhibsiz, kıymetsiz bir sûrete gireceği, Hadîs’in rivâyetinden anlaşılıyor.”



Bu İkinci Cihân Harbi, temelde iki devletin, yâni Alman ve İngilizlerin dünyâya hâkim olmak için yaptıkları bir harb idi. Halbuki:



a) Bu dünyâ fânî olduğundan, ne Almanlara kalır, ne de İngilizlere.


b) Hem onlar dünyâya hâkim olsalar bile, diğer insânlar dahi bu dünyâda onlarla berâber yaşadıkları için, yine hakíkí ma’nâda istedikleri gibi dünyâdan istifâde edemezler.


c) Onların dünyâdan istifâdeleri ise, yer olarak oturdukları kadar bir yer; zamân i’tibâriyle bulundukları an; yedikleri, ancak mîdelerinde olan; giyindikleri ise ancak üzerlerinde bulunandır.




Oysa, her bir insânın, husûsan her bir Müslümanın başına öyle bir da’vâ açılmış ki; eğer o da’vâyı kazanırsa, Alman ve İngilizlerin etba’larıyla berâber uğruna harb ettikleri şu dünyâ kadar bâkí bir mülk, hûriler ve saraylarla süslü dâimî bir Cennet ve sermedî bir saltanat sâdece tek bir mü’mine verileceği bütün kütüb-i semâviyyenin tebşîrâtıyla musaddaktır. Nitekim Kur’ân-ı Azîmüşşân, genişliği semâ ve Arz  kadar olan böyle bir Cennet’i elde etmek için mü’minlerin yarışması gerektiğini şöyle ifâde etmektedir:



سَابِقُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاء وَالْأَرْضِ أُعِدَّتْ لِلَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ


Meâli: “Rabbinizden mağfirete ve genişliği semâvât ve Arzın genişliği kadar olan ve Allah’a ve onun cümle peygamberlerine îmân edenler için hazırlanmış olan Cennet’e ulaşmak için yarışınız. İşte bu Cennet, mağfiret ve rıdvân, Allah’ın fazl u keremidir ki, onu dilediğine verir. (Yâni, Allahu Teâlâ bu Cennet’i îmân edip amel-i sâlih işleyenler için fazl u keremiyle hazırlamıştır ve mağfiret ettiği kullarını o Cennet’e koyar. Yoksa, kimse ameliyle Cennet’i hak edemez.) Allah büyük fazl sâhibidir.”



Hadîste vârid olmuştur ki: “Cennet’in bir tek hûrisini insânlar görseydi, yalnız onu elde etmek için kılınçlarıyla birbirleriyle harb ederlerdi.”

Hem yine Hadîste vardır ki: “Cennet’ten bir karış mülk, dünyâ ve içindekilerden hayırlıdır.”



Şu fânî dünyâya muvakkaten hâkim olmak için insânlar böyle silâhlı mücâdeleye girişirlerse ve bu uğurda hâkimi olmak istedikleri dünyâyı mahvedip kendileri hakkında Cehennem’e çevirirlerse; acabâ bir insân, bu dünyâ kadar bir mülk-i bâkíyi kazanmak için, Alman ve İngiliz kadar kuvveti bulunsa ve bütün dünyâya mâlik olsa, aklı da varsa, o da’vâyı kazanmak için fedâ etmez mi? 

Cennet, dünyâ ve içindekilerden daha hayırlı olduğu ve onu kazanmak için aklı olan her insânın bütün dünyâ servetini sarf etmesi lâzım geldiği gibi; aynı o insân âhirette o kaybettiği da’vâyı kazanmak veyâ müstehak olduğu  Cehennem ateşinden kurtulmak için, şu fânî dünyânın mülk ve saâdetini fidye olarak verse de ne o da’vâyı kazanabilir, ne de o Cehennem ateşinden kurtulabilir. İşte gelecek âyet-i kerîme bu hakíkati ifâde etmektedir:



لِلَّذِينَ اسْتَجَابُواْ لِرَبِّهِمُ الْحُسْنَى وَالَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُواْ لَهُ لَوْ أَنَّ لَهُم مَّا فِي الأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لاَفْتَدَوْاْ بِهِ أُوْلَـئِكَ لَهُمْ سُوءُ الْحِسَابِ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ


Meâli: “Dünyâda tâatle Rablerinin emrine icâbet eden mü’minler için, âhirette ahsen mükâfât vardır ki, o da Cennet’tir. Şunlar ki, Rablerine icâbet ve itâat etmeyip inkâra saptılar; eğer yeryüzünde bulunan eşyânın cümlesi ve onun bir misli daha onların olsa, o Cehennem azâbından  kurtulmak için onu fedâ ederlerdi. Kıyâmette onlar günâhlarından dolayı hesâba çekilirler ve mağfiret olunmazlar. Onların meskeleri Cehennem’dir. O, ne fenâ döşektir.”

(İşte o da’vâ ise, yüz bin meşâhir-i insâniyyenin) insânların meşhûrlarının (ve hadsiz nev’-i beşerin yıldızları ve mürşidlerinin), yâni enbiyâ, asfiyâ ve evliyânın (müttefikan) ittifâkla (Kâinât Sâhibinin ve Mutasarrıfının binler vaad ve ahdlerine istinâden haber verdikleri ve bir kısmı gözleriyle gördükleri şu ki:



Herkesin, îmân mukábilinde, bu zemîn yüzü kadar bağlar ve kasırlarla) saraylarla (müzeyyen) süslü (ve bâkí ve dâimî bir tarla ve mülkü kazanmak veyâ kaybetmek da’vâsı başına açılmış.) Eğer da’vâyı kazanırsa, dünyâ kadar bir Cennet’i kazanacak.Eğer kaybederse Cehennem gibi bir haps-i dâimîye atılacak.



O da’vâyı kazanmanın yolu ise îmândır. Herkes için Cennet’te îmân mukábilinde dâimî bir mülk ihzâr edilmiş. Eğer îmânı sağlam elde etmezse,o bâkí mülkü kaybedecek. Yine  herkes için Cehennem’de de bir yer ihzâr edilmiştir. Îmân da’vâsını kaybedenler, o ebedî Cennet’ten mahrûm olmakla berâber; kendisi için hazırlanan Cehennem’e de idhâl olacaktır.



Hadîs-i Nebevide vardır ki:

“Her insânın hem Cennet’te, hem de Cehennem’de bir yeri mevcûddur. Mü’min, îmânıyla Cennet’teki kendi yerine sâhib olduğu gibi; kâfirin Cennet’teki yerine de vâris olur. Kâfir ise; küfrü sebebiyle Cehennem’deki yerine hak kazandığı gibi, mü’minin Cehennem’deki yerine de vâris olur.”



Yine Hadîs’in ifâdesiyle: “Mü’minin Cehennem’deki yerine bir Yahûdî veyâ bir Hıristiyan vâris olur.”



(Eğer îmân vesîkasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyûnluk tâûnuyla çoklar o da’vâsını kaybediyor.) Sıhhat-ı îmânı bozan maddiyyûnluk hastalığı bir tâûn, bir salgın hastalık gibi ehl-i îmâna bulaşmış; bu dehşetli hastalık yüzünden îmâna ârız olan şübhe mikrobları, çok kimsenin îmânını bozmuştur.



(Hattâ, bir ehl-i keşif ve tahkík, bir yerde kırk vefiyâttan yalnız birkaç tânesi kazandığını sekerâtta müşâhede etmiş; ötekiler kaybetmişler.)



Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın birinci talebesi Hacı Hulusi Bey’in ifâdesiyle, bu kırk kişi, beş vakit namazını cemâatle kılan kişilermiş. Yâni, o veli, beş vakit namazını câmi’de cemâatle kılan kırk kişiden bir kaçı hâric, diğerlerinin sekerâtta îmânlarını kaybettiklerini müşâhede etmiştir. Müellif (ra)’ın zamânında câmi’ cemâatinin ekserisi bu da’vâyı kaybederse; bu zamândaki Müslümanların hâli düşünülsün!



Hattâ, Hadîste vârid olmuştur ki: “Âhirzamânda mescidler dolu olur. Fakat, ba’zan içinde bir tâne bile mü’min bulunmaz.”



(Acabâ bu kaybettiği da’vânın yerini, bütün dünyâ saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?



İşte o da’vâyı kazandıracak olan hizmetleri ve yüzde doksanına o da’vâyı kaybettirmeyen hârika bir da’vâ vekîlini) avukatı (o işte çalıştıran vazîfeleri bırakıp, ebedî dünyâda kalacak gibi âfâkî mâlâyâniyyâtla iştigál etmek tam bir akılsızlık bildiğimizden, biz Risâle-i Nûr şâkirdleri, ‘Herbirimizin yüz derece aklımız ziyâde olsa da ancak bu vazîfeye sarf etmek lâzımdır’ diye kanâatımız var.) 

Evet, Kur’ân-ı Hakîm’in esrârından gelen Risâle-i Nûr, şu büyük da’vâda, hârika bir avukat, bir da’vâ vekîlidir ki o da’vânın beratı olan tahkíkí îmânı, yüzde doksan talebesine kazandırmıştır. Yüzde on ise, Müellif (ra)’ın murâd ettiği ma’nâya muhâlif bir i’tikáda sâhib olan veyâ beyân ettiği düstûrlara riâyet etmeyen kimselerdir.



Evet, Kur’ân,    âyetinin ma’nâ-yı işârîsi ile müjde veriyor ki, Risâle-i Nûr şâkirdleri, ehl-i Cennet’tir inşâallah! Nitekim, Müellif (ra) bu âyetin ma’nâ-yı işârîsiyle verdiği bu müjdeyi, Birinci Şuâ’da şöyle beyân etmektedir:



“Resâili’n-Nûr şâkirdleri, îmân ile kabre girecekler, îmânsız vefât etmezler. Cihân saltanatından daha ziyâde kıymettâr bir müjde-i Kur’âniyye, bir beşâret-i semâviyye bu sahifede vardır.”



Risâle-i Nûr şâkirdi ise; ferâizi işleyen, kebâiri terk eden, sünnetin her nev’ine taraftâr olan ve bid’alara taraftâr olmayan, Kur’ân ve Hadîsden sonra Risâle-i Nûr’u hakáik-ı îmâniyye cihetinde hüccet olarak kabûl edendir.



O hâlde hem kendisi için, hem de Âlem-i İslâm için bu kadar ehemmiyyetli ve hayırlı hizmetleri ihmâl ederek lüzûmsuz, zarârlı, mâlâyânî ve âfâkí olan, yâni îmâna ve âhirete temâs etmeyen dünyevî ve siyâsî işlerle meşgúl olup böylece mü’minlerin îmânlarını kurtarmak hizmetine fütur getirmek akılsızlıktır. Onun için, biz Risâle-i Nûr şâkirdleri, bütün kuvvetimizle îmâna ve âhirete hizmet edip, siyâseti ve dünyevî hâdiseleri merâkla ta’kíb etmeyi terk etmişiz. Fakat, daha evvel de beyân ettiğimiz gibi; hâdisât-ı âlemden îmâna temâs eden cihetler bizi alâkadâr etmektedir. 

Biz Risâle-i Nûr şâkirdlerinin vazîfesi; îmân-ı tahkíkí dersini vermekle berâber, zarûrete mebnî maddî cihâd yapan Müslümanlara da kalben taraftâr olmaktır. Biz Risâle-i Nûr şâkirdleri, zarûret olmadıkça cihâd-ı ma’nevî ile mükellefiz. İlmî cihâda devâm etmekle berâber, maddî cihâdı yapan mü’min kardeşlerimize de duâ etmeliyiz. Her zamân ifrât ve tefrîtten kendimizi muhâfaza etmeliyiz.



Hem böyle bir da’vâ vekîline karşı lâkayd ve müstağnî kalmak da akılsızlıktır. Bu sebeble, Risâle-i Nûr’u okumayan insânlar da, ona karşı lâkaydlığı terk edip o da’vâ vekîlini elde etmeğe, yâni onu okuyup anlamaya çalışmalıdırlar. Bu yüzden müellif (ra) hapishânedeki mahbûslara, Risâle-i Nûr’u tavsiye ederek diyor ki: 


(Ey hapis musîbetinde benim yeni kardeşlerim, sizler, benimle berâber gelen eski kardeşlerim gibi Risâle-i Nûr’u görmemişsiniz. Ben onları ve onlar gibi binler şâkirdleri şâhid göstererek derim ve isbât ederim ve isbât etmişim ki:



O büyük da’vâyı yüzde doksanına kazandıran ve yirmi senede yirmi bin adama o da’vânın kazancının vesîkası ve senedi ve beratı olan îmân-ı tahkíkíyi eline veren ve Kur’ân-ı Hakîm’in mu’cize-i ma’neviyyesinden neş’et edip çıkan ve bu zamânın birinci bir da’vâ vekîli bulunan Risâle-i Nûr’dur.



Bu on sekiz senedir benim düşmanlarım ve zındıklar ve maddiyyûnlar, aleyhimde gáyet gaddârâne desîselerle hükümetin ba’zı erkânlarını iğfâl ederek bizi imhâ için bu defa gibi eskide dahi hapislere, zindanlara soktukları hâlde, Risâle-i Nûr’un çelik kalesinde yüz otuz parça cihâzâtından ancak iki-üç parçasına ilişebilmişler.) 

Yâni, Risâle-i Nûr’un îmâna dâir delîlleri o kadar kuvvetlidir ki, kimse ona i’tirâz edememektedir.



(Demek avukat tutmak isteyen), yâni cin ve insle maddeten ve ma’nen mücâhede  ederken Cennet’in anahtarı olan îmân da’vâsını kazanmak husûsunda bir müdâfaacı tutmak isteyen, yâni îmânını kurtarmak isteyen (onu elde etse), yâni Risâle-i Nûr’u Ehl-i Sünnet ve’l-cemâat i’tikádına göre anlayıp mûcibince amel etse; îmânını tahkíka çevirmek noktasında Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten sonra (yeter.)



Hem korkmayınız, Risâle-i Nûr yasak olmaz. Hükümet-i Cumhûriyyenin meb’ûsları ve erkânlarının ellerinde mühim risâleleri --iki, üçü müstesnâ olarak-- serbest geziyorlardı.



İnşâallah, bir zamân hapishâneleri tam bir ıslâhhâne yapmak için bahtiyâr müdürler ve me’mûrlar, o nûrları mahbûslara, ekmek ve ilâç gibi tevzî’ edecekler.



Kaynak:Rahle Yayınları; Reddu’l-evham-3